YIRMI RUH HALI

Bazen gerçekten nasıl hissettiğimizi başkalarına anlatmak oldukça zordur; hatta kendi ruh halimiz konusunda net olmak bizim için bile aldatıcı olabilir. Bu yüzden çoğunlukla eğer insanlar nasıl olduğumuzu sorarlarsa yalnızca “İyi” diyeceğiz, aslında zihnimizde olup bitenlerin yalnızca keskin bir kısaltmasını sunduğumuzu bilerek elbette.

Bu yazı, belirsizliğimizi aşmak için bize yardımcı olacak bir araç: hepimizin tanıyabileceği ama bazen saptamakta ve açıklamakta zorlandığımız yirmi ruh halini taze bir şekilde açıklayan küçük yazılar.

ÇİRKİN

Beklenmedik biçimde aynadaki görüntümüzü yakalarız ve anında umutsuzluğa kapılırız: tuhaf burun, tatmin edici olmayan saç, hastalıklı görünen cilt tonu, fakat hepsinden öte, çok tanıdık, fazlasıyla ahmak, muhtaç bir ifade. Böyle anlarda hakkımızdaki en kötü korkular doğruymuş gibi hissederiz. Canavar benliklerimizden kaçmak yönündeki tüm girişimlerimiz başarısız olmuştur. Gezendeki kısa vaktimizde, kendisi olmamız gereken kişi çok çirkin bir hayalettir.

Şu çok önemlidir ki çirkin hissetmek herhangi birinin aslında nasıl göründüğünden tamamen bağımsızdır. Kendi görünüşlerinden tiksinen çok güzel insanlar olduğu gibi kendileriyle umursamazca barışık saçı ağarmış cüceler de vardır.

İnsanın kendisini hoş ya da çok çirkin, zeki ya da aptal bulması için her zaman sonsuz sayıda sebep vardır: yani meseleye karar veren sonunda hiçbir zaman gözlerimizin yargısı değil, ruhlarımızın durumudur.

CIRKIN

Aynadaki yüzün değerlendirilmesinde bakışlarımızı yönlendiren ve yüz ifademize içeride hissettiğimiz bencillik, kalitesizlik ve sinsiliği yansıtan da içsel ruh halimizdir. Bu nedenle, üzgün olduğumuzda hiçbir zaman yeni bir kıyafet takımına ya da saç kesimine gerçekten ihtiyacımız olmaz. Saf ve görkemli bir biçimde söylemek gerekirse, cömert değerlendirmeleri kendimize olan nefretimizin verdiği tahribattan bizi kurtarabilecek birisi tarafından, sevginin gözleri aracılığıyla bakılmaya ihtiyaç duyarız.

Özellikle de kendimizi iğrenç hissettiğimizde bir başkasının yardımını istemenin bu kadar zor olması daha da talihsizdir. Kendimizden öyle nefret ederiz ki bir başkasının bizden hoşlanabileceğini ummaya cüret edemeyiz. Hatta nazik incelemelere yanıt olarak tek heceli kaçıngan homurtular yoluyla beğenilemez doğamızı kanıtlamaya yelteniriz basitçe.

Pıhtılaşmış halimizde, başka birinin durumumuzu dünyaya açıklamasına, canavar ya da kaba olmadığımızı, kaybolmuş ve utanç içinde olduğumuzu anlatmasına ihtiyaç duyarız. (En azından bir süreliğine) başka birinin cömert sözcüklerinin zahmete katlanmasına ihtiyacımız olabilir.

İŞ BİTİRİCİ

Çok uzun zaman, üşengeç ve muhtaç olageldik. Fakat şimdi, havada bir tazelik ve amaç var ve biz harekete hazırız. Şüphelerin ve karmaşanın bizi bunaltmasına izin vermemeye kararlıyız. Elle tutulabilir sonuçlar görmek istiyoruz. Hayalperestler ve yan çizenler olmaktan yorulduk.

İş bitirici ruh halimiz, mükemmeliyetçiliğe karşı çevik bir biçimde sabırsız. İşler nasıl olabilirdi veya olabilir ya da para veya zaman derdimiz olmasa ne yapardık sorularına odaklanmıyoruz. Eski ertelemelerimizin çoğu korkudan ortaya çıkmıştı: işleri batırır da ideallerimizin yüzünü kara çıkarırsak diye bir başlangıç yapmaya cüret etmedik. Fakat şimdi dünyayla gerçekte olduğu haliyle baş etmeye ve gerçekliğin dayattığı sınırlamaları kabul etmeye hazırız. Uzlaşmak kulağa fena bir kelime gibi gelmiyor, sonuçlara ulaşmanın gerekli, olgun bir stratejisi. Bir nebze ruhsuzmuşuz gibi, varoluşun şiirselliğini ya da karmaşıklığını kavrayamıyormuşuz gibi görünebilir. Bize bir sonat çalmanın ya da felsefi bir paragraf okumanın zamanı olmayabilir. Fakat insanların kavramasını istediğimiz şey bu açık, enerjik ruh haline oldukça zor bir yoldan gelmiş olabileceğimizdir. Aylaklığın cazibeleri hakkındaki her şeyi biliyoruz; dolambaçlı bir hülyaya dalmanın cezbediciliğinin mükemmel bir biçimde farkındayız. Sonu gelmez tahminlerin, mükemmeliyetçiliğin ve bir şeylerin farklı olmasını dilemenin işleri halletmenin düşmanları olduğunu içeriden biliyoruz. Gerçekçi sonuçlar bulmaya kararlı olmamızın sebebi uysal ya da sığ olmamız değil, amaçsızca sürüklenme konusunda çok fazla yakından deneyim sahibi olmamızdır. Şimdi - bir yaştan sonra - en sonunda işe koyulmaya hazırız.

GÖZÜ YAŞLI

Şu anda aslında ağlamıyoruz - ama yaşlar yüzeye normalde olduklarından çok daha yakınlar. Görece küçük bir sürü şey bizi tetiklemekle tehdit ediyor. Tuhaf bir biçimde, bunlar ağlamakla bağdaştırabileceğimiz zalim şeyler değildir; bunlar özellikle güzel, hassas ya da saf olan şeylerdir.

Uzun bir kışın arıdan sert toprağı kırarak çıkan narin çiçeklerin, ya da bir kafede canlılıkla sohbet eden küçük bir çocuk ve ebeveyninin (çocuk bir kitaptaki bir penguen hakkında konuşuyor) görüntüsünden; ya da bizi sıra dışı bir biçimde karşılayan bir arkadaştan veya bir filmde ahlakçı babanın serseri oğluyla barıştığı andan gözlerimizin dolduğunu hissedebiliriz.

Gözlerimizin doluluğunun kaynağı, hayatın sorunlarının, dünyada hala nazik ve iyi olan şeylerle zıt düştüğü yerde bulunur.

GOZU YASLI

(Bir filmde, bir parkta, bir kitapta) gördüğümüz sevimlilik gündelik hayatın asıl çirkinliğini daha canlı kılıyor. Daima aldatıcı olan bir cennetin dokunaklı hatırlatıcılarına, burnumuzda tüten ama uzağına sürgün edildiğimiz şeye ağlamak istiyoruz.

Eğer gözü yaşlı hissedebilecek bir robot yaratmaya çalışmak üzere alışılmadık bir projeyi göz önünde bulundursaydık, açıkça acımasız olan bir şey yapmamız gerekirdi: Bu robotun acı çekmeyi bildiğinden, kendisinden nefret edebildiğinden ve kayıp ile kafa karışıklığı hissettiğinden emin olmamız gerekirdi ki böyle bir acı arka plana karşı güzel sahneler sırf güzel olmaktan çok, derin bir biçimde önemli hale gelirlerdi. Gözü yaşlılığımız bize kilit bir şey söylüyor: hayatlarımızın biz küçükken olduğundan daha zor olduğunu ve karmaşık olmayan güzellik ve iyiliğe olan özlemin de buna karşılık daha yoğun olduğunu. Gözümüz yaşlıyken neşelendirilmeye ya da hala sahip olduğumuz iyi şeyler için şükran duymamız gerektiğinin söylenmesine ihtiyaç duymayız. İdeal olarak, bir başkasının kederiyle tanışmak için kederin içimizde olmasını sevmemiz gerekir. Kulağa tuhaf gelse de belki de anlayan biriyle bir süre sessizce gözyaşı dökmek isteyebiliriz.

TENSEL

Sırf seks yapma arzusundan çok farklıdır bu. Ruh hali çok daha az spesifiktir ve daha çok herkesi kapsayıcıdır. Onun hükmü altındayken neredeyse her şeyin duyumsal doğasına uyanığızdır: olgun bir limon, gür bir meşe ağacı, avludaki şelalenin sesi, bir kaşmirin genişliği, bir spor arabanın gösterge paneli…

Böyle bir ruh halinde, türdeşimiz insanlara dair ayrım gözetmeyen bir dizi detaya karşı oldukça hassasızdır: bir kişinin duruşu; bir diğerinin yanağının eğimi; bir bilek; bir manşetten görünen bir dirseğin belirtisi; sakin, zeki bir ses; birisinin örtülü bir arzuyu gösterir gibi görünen ayakkabıları. Oyunbaz bir biçimde kandırılmak isteriz. Hafif meşrep, haylaz, yaramaz hissederiz. Bir yaz gecesinin sıcaklığı ya da tenimizin bir duşun ardından taze ve hassas hissettirmesini severiz. Nazik bir rüzgarı, bir bahçenin gürlüğünü, bir koyun karşı kıyısındaki uzak ışıkların göz kırpışını fark ederiz. Ritmik bir basın vuruşlarında dans etmek isteriz.

TENSEL2

 

Bu ruh hali bize bağlananlara tehdit edici gelebilir. Var olan bir ilişkiyi bitirmek ve yenisine başlamak istediğimizi düşünebilirler. Hissettiğimizi söylemeye çalıştıysak, ciddi anlamda yanlış anlaşılma riskini almışızdır.

Burada faydalı bir biçimde Antik Yunan’daki eros fikrine başvurabiliriz. Bu, bir dizi hayat olgusunda bulunabilecek evrensel bir yaşam gücü olarak yorumlanmıştır: bir kayayı tensel bir biçimde kucaklayan dalgalarda, bir tepenin zirvesini pembeleştiren akşam güneşinde, bahar çiçeklerinin tomurcuklanmasında, ya da daha çağdaş bir örnekle, dökümlü bir elbisenin bir dizi okşayışında. Dahası, Yunanlar için, erosun gücünün farkına varmak hayatımızın diğer bağlılıklarından bağımsızdı ve onlar için bir tehdit değildi. Tensel bir ruh halindeyken, yatağa atlamayı istemeyiz, yaşayan her şeyin, sarsıntısı ve yankısı içimizde ve etrafımızı saran doğada bulunan ürüme süreçlerine dayandığının farkına varırız. Tensel ruh halimiz, değer verdiğimiz her şeye hayat veren güçlere biat etmektir.

MELANKOLİ

Melankoli hiddet ya da hoşnutsuzluk değildir, hayatın tabiatı gereği herkes için zor olduğu ve acının, hayal kırklığının insan deneyiminin temelinde olduğu gerçeğine açık olduğumuzda meydan gelen, üzüntünün asil bir türüdür. Melankoli, acıyı akıl ve güzellikle bağlar. Gündelik hayatın trajik yapısına yönelik haklı bir farkındalıktan ortaya çıkar. Melankoli durumlarında, kimsenin gerçekten bir başkasını anlamadığını, yalnızlığın evrensel olduğunu ve günlük hayatın tamamıyla utanç ve kederle dolu olduğunu kızgınlık ya da duygusallık olmadan anlayabiliriz. Melankoli, en çok istediğimiz şeylerin pek çoğunun trajik bir çelişki içinde olduğunu bilir: güvende hissetmek ama yine de özgür olmak; paraya sahip olmak ama yine de başkalarına borçlu olmamak; birbirine bağlı topluluklarda olmak ama yine de toplumun beklentileri ve talepleri tarafından zapt edilmemek; seyahat etmek ve dünyayı keşfetmek ama yine de köklerini derinlere salmak; yemeğe, keşfetmeye, tembelliğe olan iştahımızı doyurmak ama yine de zayıf, ayık, inançlı ve fit kalmak.

MELANKOLI

Melankolik tutumun bilgeliği (hoşnutsuz ya da öfkeli olanın aksine), bizim ayrı tutulmadığımızı, acımızın genel olarak insanlığa ait olduğunu anlamakta yatar. Melankoli acı çekmeye kişisel olmayan bir tepki ile kendini belli eder. İnsanın durumunu acımayla doludur.

Melankolik manzaralar ve melankolik müzik parçaları, melankolik şiirler ve günün melankolik zamanları vardır. Onlarda kendi kederlerimizin yankılarını buluruz, bize ilk çarptıklarında onları acı verici kılan kişisel çağrışımlardan bazıları olmadan bize yeniden dönmüşlerdir.

Bir kültür ne kadar melankolik ise onun bireysel üyeleri kendi yenilgilerinden, kaybolan illüzyonlarından ve pişmanlıklarından cezalandırılmaya o kadar az ihtiyaçları vardır.

KENDİNE ACIMA

Biraz abarttığımızı biliriz ama bu ruh halinden keyif almak iyi, hatta gerekli hissettirir. Onun hükmü altında her şeyin nasıl da adaletsiz olduğunu, bizim nasıl da başkalarından ayrı olduğumuz, insanların nasıl da acımasız olduğu ve bizim nasıl da güzel bir şekilde iyi ve nazik kaldığımızı güçlü bir biçimde hissederiz.

Kendine acıma temelde önemli bir başarıdır. Kendimize acıyamasaydık her şey nasıl olurdu bir hayal edin. Bir çocuğu rahatlatan bir ebeveyni düşünürseniz, o, aslında çocuğa kendisine nasıl göz kulak olacağını öğretiyordur. Yavaş yavaş bu ebeveyn tutumunu içselleştirmeyi öğrenmeye ve kimse bunu yapmayacağı zamanlarda kendimiz için üzgün hissedebilmeye başlarız. Bu tamamen mantıksız olmak zorunda değildir, bir başa çıkma mekanizmasıdır, hayatın üstümüze attığı devasa hayal kırıklıkları ve hüsranların bazılarıyla baş edebilmek için geliştirdiğimiz bir ilk koruma kalkanıdır.

Kendine acımanın dışında kalan yol kendi durumuzdan öteye uzanmayı kapsar. Kendi acımızın geniş bir insan mutsuzluğu bağlamında yer aldığını fark ederiz. Bu acımızın önemsiz olduğu değil, tüm acıların önemli olduğu ve bu yüzden - kendi acılarından başlarını kaldırıp bakacak vakitleri olduğunda - birbirine acıyabilecek dev bir kolektifle bir araya gelebileceğimiz anlamına gelir. Biz başkalarından ayrı değiliz. Hatta bu daha yüksek olan yerden baktığımızda kendine acımayı çok garip ya da çok üzücü halde bulmak zorunda değiliz. Bu ilkel savunma mekanizması - başkalarını suçlama ve kendi dertlerini abartma - da aslında bir derece şefkati hak ediyor: kendisi de acımaya değer.

 

MUHTAÇ

Bu elbette korkunç bir şekilde sert bir sözcük ama bu ruh halini kabul etmeyi, bunun için kendimizi affetmeyi ve onu kendimize mal etmeyi öğrenmeliyiz. Bize her ne kadar olgunluğun bağımsızlıkla bağdaştığı öğretildiyse de bazen, güven verici ve etkili bir şekilde hala sevgilimiz tarafından bize ihtiyaç duyulduğunu bilmeyi istemek oldukça doğaldır. İstendiğimizi duyma gerekliliği - ya da reddedilme dehşeti - asla kaybolmaz. Ruhumuzun derininde kabul edilme hiçbir zaman verili değildir; her zaman sevginin bütünlüğüne yönelik yeni tehditler olabilir. Güvensizliğin tetikleyicisi açıkça minik olan bir şey olabilir. Belki de diğer kişi alışılmadık süreler boyunca işteydi; ya da bir partide bir yabancıyla aralarında oldukça canlı bir sohbet vardı; ya da seks yapmayalı bir hayli zaman olmuştu. Belki de mutfaktan içeri girdiğimizde bize pek sıcak davranmadı. Ya da yarım saatten uzun süredir sessiz.

MUHTAC

Biriyle yıllar geçirdikten sonra bile istediğimiz kanıtı isteme konusunda bir korku engeli olabilir  - fakat buna eklenmiş, korkunç, yeni bir zorlukla: şimdi böyle bir kaygının var olmasının mümkün olmadığı varsaymamız. Bu, burnumuzda tüten anlayış ve empatiyi elde etme şansını bulabileceğimiz biçimde başkalarıyla paylaşmayı bırakın, güvensiz hislerimizi fark etmeyi bile çok zor kılıyor, özelikle de onlar sözde “küçük” meseleler tarafından tetiklendilerse.

Kabul edilme gerekliliğini asla bırakamayız. Bu yalnızca zayıf ve yetersiz olanlarla sınırlı bir lanet değildir. Güvensizlik, sağlığın bir belirtisidir; diğer insanları elde var saymak için kendimize izin vermediğimiz anlamına gelir. İşlerin hakikaten kötü gidebileceğini ve onlara, umursamaya yetecek kadar çok yatırım yapıldığını görecek kadar gerçekçi kaldığımız anlamına gelir. Belki birkaç saatte bir olacak kadar sıkça, onaylanma isteme konusunda rahat ve meşru hissedebileceğimiz sıradan anlara yer açmalıyız. ‘Sana gerçekten ihtiyacım var; beni hala istiyor musun’ sorusu tüm merakların içinde en normali olmalıdır. ‘Muhtaçlık’ kelimesinin etrafında dönen mahkum edici ve maço çağrışımların kökünü kurutmalıyız ve bu ruh halini olduğu gibi kabul etmeliyiz: bir olgunluk ve sağlık belirtisi olarak.

SUÇLU

Bu ruh halinde, kendi davranışımızda midemizi bulandıracak ve hazin olabilecek her şeyin farkındayızdır. Çoğu zaman, daha kendimizi suçlayıcı düşüncelerimizi kuvvetle uzaklaştırmaya yatkınızdır. Başkalarından gelen suçlamalarla yüzleştiğimizde, öfkeli biçimde kendimizi suçlarız: bu bizim hatamız değildir; suçlanması gereken biz değilizdir; bizimle bir ilgisi yoktur. Fakat şimdi, pek çok açıdan berbat bir şekilde ve büyük bir aptallıkla hareket ettiğimizi kabul etmeye çoktan hazırız.

Pek çok pot kırdığımızı kabul edebiliriz. İncittiğimiz insanlar var: yanıt vermediğimiz nazik mesajlar oldu. Çok büyük bir neden olmaksızın kayıp gitmesine izin verdiğimiz arkadaşlıklar var. İhanet ettiğimiz sırlar var; kendileriyle alay ettiğimiz ya da küçümsediğimiz insanlar. Gayet iğrenç olan şeyler yaptık ve kendimizi aptal durumuna düşürdük.

Sık sık bu ruh hali fazla ileri gider. Çok da iyi bir sebep olmadan kendimizi hırpalarız. Kendimize karşı, bir arkadaşımızın yanındayken olacağımızdan çok daha sertizdir. Çocukluğumuzda bizim için iyi şeyler düşünmeyen ve asla memnun edemediğimiz figürlerin anısına meydan okuyor gibiyizdir. Kendimizi aşağılamaya başlarız: ‘Seni küçük sansar,’ diye fısıldıyor olabiliriz içimizden. Kendinden nefret etme, bizi, telafi etme ve olgunlaşma görevinden alıkoyan amansız bir bağımlılık haline gelir.

Kendini kırbaçlama hiçbir amaca hizmet etmez ama bir nebze suçluluğun olgun faydaları vardır. Onun hükmü altında fazla kendini beğenmiş olma riskine önemli bir darbe indiririz. İnsanları hayal kırklığına uğratan hata yapmaları değil, onları incelikle kabullenmeyi reddetmeleridir.

Suçlu bir durumdayken, hata payımızı üstleniriz ve evrensel günahkarlar topluluğundaki yerimizi alırız. Ne kadar feci insanlar olabildiğimizin farkına varırız ve bu süreçte, gelecekte daha az böyle olacağımızdan emin oluruz.

MİNNETTAR

Zihnin standart alışkanlığı hayatımızda yolunda gitmeyen şeyleri dikkatlice not etmek ve eksik olan her şeyi takıntı haline getirmektir.

Fakat yeni bir ruh halinde, pek çok özlem ve hengamenin ardından duraklarız ve kayda değer biçimde yanlış gitmeyen bazı şeyleri fark etmeye başlarız. Ev şu anda çok güzel görünüyor. Her şeyiyle düşünürsek, sağlığımız gayet yerinde. Öğle güneşi oldukça güven verici. Çocuklar bazen nazikler. Partnerimiz, zaman zaman, oldukça cömert. Son zamanlarda hava oldukça ılık. Dün, bütün bir akşam mutluyduk. Şu anda işimizin oldukça tadını çıkarıyoruz.

Minnettarlık yaş ilerledikçe artan bir ruh halidir. Çiçeklerden ya da evde geçen sessiz bir akşamdan, bir fincan çaydan ya da ormanda bir yürüyüşten tat almak yirmi iki yaşın altında oldukça enderdir. Endişelenecek daha büyük, daha görkemli, pek çok şey vardır: romantik aşk, kariyer hedefleri ve politik değişimler.

MINNETTAR

Fakat zamanla daha küçük şeylere karşı tamamen kayıtsız hissetmek enderleşir. Yavaş yavaş insanın daha eski, daha büyük arzuları zarar görür, belki de büyük bir zarar. İnsan yakın ilişkilerin çetin sorunlarından bazılarıyla karşılaşır. İnsan mesleki umutları ile erişilebilir gerçekler arasındaki farktan acı çeker. İnsan dünyanın nasıl da yavaş ve düzensiz biçimde olumlu bir yönde değiştiğini gözlemleme şansına sahip olur. Kişi, kendi acayipliği, bencilliği ve deliliği ölçüsünde insan kötülüğü ve ahmaklığına resmen kabul edilmiştir.

Böylece, ‘küçük şeyler’ bir şekilde farklı görünmeye başlar; aziz kaderin ehemmiyetsiz bir alıkoyması değillerdir artık, hırsa yönelik bir hakaret değillerdir, bir sorunlar ayinin ortasında gerçek bir haz, kaygıları paranteze almak ve özeleştiriyi uzak tutmak için bir davet, hayal kırıklıkları denizinde umut için küçük bir dinlenme yeridir. Tost dilimini, dostça bir karşılaşmayı, uzun sıcak banyoyu, bahar sabahını takdir ederiz ve ne kadar kötü olabileceğini ve muhtemelen bir gün olacağını da düzgün bir biçimde aklımızda tutarız.

EVRENSEL SEVGİYLE DOLU

Bu çok sık gerçekleşmez; hayatımızın çoğunu özellikle kendimizle, hayatta kalışımızla ve kendi başarımızla sınırlı olarak harcıyoruz. Fakat ender anlarda, diğer insanları daha hayal gücüne dayalı bir biçimde düşünmeye başlarız. Eleştirmek ve saldırmaktansa rastgele ve cömertçe sevmekte özgür hissederiz. İnsanlığa uygun yanıtın korku, alaycılık ya da saldırganlık değil her zaman empati olduğunu algılarız. Dünya kendini oldukça farklı bir biçimde ortaya koyar: duyulmak için çırpınan ve diğerlerine karşı saldıran insanlarla dolu acı ve yanlış yönlendirilmiş girişimlerin yeri ama aynı zamanda hassasiyet ve özlemin, güzellik ve dokunaklı kırılganlığın da yeri.

Bu bakış açısından bakıldığında statü bir hiçtir, mal varlıkları önemsizdir, şikayetler aciliyetini kaybeder. Eğer belirli insanlar bu noktada bize rastlarsa dönüşümümüzden ve yeni keşfedilmiş sıcaklığımız ve empatimizden hayrete düşebilirler.

EVRENSEL SEVGIYLE DOLU

İçerideki hassas, ilginç, korkulu ve kaygılı kişinin arayışında, başkalarının görünürde cazip olmayan yüzeylerinin ötesine bakma isteğimiz vardır. Normalde, eğer biri bizi incitirse onları korkunç insanlar olarak görürüz, onların da içlerinde incinmiş olabileceklerini düşünmek çok tuhaf hissettirir. Eğer biri tuhaf görünüyorsa, derinlerde onlar hakkında pek çok dokunaklı şey de olabileceğini fark etmeyi fazlasıyla zor buluruz. Fakat evrensel sevgiyle dolu olduğumuz ruh halinde, çekici olmayan görünüşte birini alıp onu kendinin farkında olmayarak yatak odasının zemininde oynayan küçük bir çocuk olarak hayal edebiliriz. Doğumundan biraz sonra annesini, bu yeni küçük hayat için tutkulu bir sevgi tarafından alt edilmiş halde onu kollarında tutarken hayal etmeye çalışabiliriz. Ya da belki de sarhoş ve kendinden geçmiş biçimde onun ağlayan sesini yok sayarken. Bir restoranda domates sosunun tabaklarında yanlış yerde durduğundan şiddetle yakınan hiddetli birini görebiliriz ama küçümsemek ve kendimizi üstün hissetmek yerine bu bireyin nasıl olup da bu kadar imkansız hale geldiğine ve bir şeyin (ve görünüşte şikayet ettiğinden başka bir şeyin) onu derinden hüsrana uğrattığına dair bir hikaye kurmaya çalışabiliriz.

Evrensel sevgiyi hissetmek enderdir ama bize oldukça şaşırtıcı ve önemli bir ders vermesine izin vermeliyiz: yeterli hayal gücü ile muhtemelen hemen herkesin sevilebilir yanlarınız görebiliriz.

KAYGILI

Kaygı, zemini sağlam nedenleri olan temel ve sonu gelmez biçimde tekrar eden bir durumdur: çünkü yoğun biçimde kırılgan fiziksel varlıklarız, kendi seçtikleri bir anda yıkıcı bir biçimde bizi en sonunda yüz üstü bırakmadan önce zamanlarını kollayan kırılgan organlardan oluşan karmaşık bir şebekeyiz. Çünkü büyük hayat kararlarının çoğunun dayandığı yetersiz bilgiye sahibiz. Çünkü sahip olduğumuzdan çok daha fazlasını hayal edebiliriz ve kıskançlık ve hoşnutsuzluğun değişmez olduğu hırsla bağlanan toplumlarda yaşıyoruz. Başka her şeyden öte bir de kaygılandığımızdan kaygı duymaya hiç gerek yok. Ruh hali hayatlarımızın ters gittiğinin işareti değil, yalnızca hayatta olduğumuzun işareti. Hayal ettiğimiz şeylerin peşinden gitmek bize kaygı yaşattığında daha dikkatli olmalıyız. Her anlamda onların başına geçebiliriz ama sakinlik fantezisinden başka sebeplerden ötürü ve daha az kuvvet ve daha fazla şüphecilik ile. En sonunda eve, aşk macerasına ve doğru gelire sahip olduğumuzda hala kaygılı olacağız.

Her noktada kendimize yalnızlık yükünü ayırmalıyız. Bu soruna sahip tek insan olmaktan çok uzaktayız. Herkes söylemeye yatkın olduğundan daha kaygılıdır. Büyük iş adamı ve aşık çift bile acı çekiyorlar. Kendimize paniklemenin ne kadar alışılmış olduğunu itiraf etme konusunda topluca başarısız olduk.

KAYGILI

Kaygılarımızla ilgili kahkaha atmayı öğrenmeliyiz - şimdiye dek mahremiyet içeren bir ıstıraba bir şakada iyi yapılmış toplumsal bir formül verildiğinde kahkaha rahatlamanın hayat dolu ifadesi oluyor. Yalnız başımıza acı çekmeliyiz. Fakat en azından benzer biçimde işkence görmüş, kırılmış ve her şeyden öte kaygılı komşularımıza mümkün olan en nazik biçimde “Biliyorum…” der gibi kollarımızı uzatabiliriz.

Kaygı daha büyük onuru hak ediyor: Bu bir soysuzlaşma belirtisi değildir. Bir kavrayış başyapıtıdır: düzensiz, belirsiz bir dünyaya gizemli katılımımızın gerekçeli bir ifadesidir.

HÜLYALI

Bu, pencereden dışarı bakarak - açıkça hiçbir şey yapmadan ama aslında pek çok şeyi çözerek - çok fazla zaman harcayabildiğimiz bir ruh halidir. Hülyalı bir biçimde pencereden dışarıyı izleyerek kendimize serzenişte bulunmaya eğilimliyizdir. İşte çalışıyor, ders çalışıyor ya da yapılacak listenizdeki şeylere tikler atıyor olmanız gerekirdi. Bu neredeyse boşa giden zamanın tanımı gibi görünebilir.

HULYALI

Fakat hülyalı bir biçimde pencereden dışarı bakmanın amacı paradoksal bir şekilde, dışarıda neler olduğunu anlamak değildir. Bunun yerine, kendi zihnimizin içeriğini keşfetmek için bir alıştırmadır. Ne düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi ve kafamızın içinde neler olup bittiğini bildiğimizi sanmak kolaydır. Ancak nadiren böyle yaparız. Bizi biz yapan şeylerden muazzam bir kısmı keşfedilmemiş ve kullanılmaz halde deveran eder. Potansiyeli kullanılmamışlığında yatar. Utangaçtır ve doğrudan sorgulamanın baskısı altında ortaya çıkmaz.

Eğer doğru şekilde yaparsak hülyalı biçimde pencereden dışarıyı izlemek daha derin benliklerimizin daha sessiz önerilerini ve bakış açılarını dinlememiz için bir yol sunar. Platon zihin için bir metafor önermişti: fikirlerimiz beynimizin kafesinde etrafa uçuşan kuşlar gibidir. Fakat Platon, kuşların durulması için amaçsız sakinlik zamanlarına ihtiyacımız olduğunu anladı.

Hülyalı bir ruh hali böyle bir fırsat sunar. Biz gün içinde hayale dalarken dünyanın devam ettiğini görürüz: bir parça yabani ot kendini rüzgara karşı tutar, gri bir kule bloğu çiseleyen havanın içinden belli belirsiz görünür. Fakat yanıt vermemize gerek yoktur; kapsayıcı niyetlerimiz yoktur ve bu yüzden benliğimizin daha somut taraflarının duyulma şansı vardır, tıpkı gece şehirdeki trafik durduğunda duyulan kilise çanlarının sesleri gibi.

Gün içinde hayale dalmanın potansiyeli, üretkenliğe kafayı takmış toplumlar tarafından fark edilmez. Fakat en büyük kavrayışlarımız, amaçlı olmaya çalışmayı bıraktığımızda ve bunun yerine düşlerin yaratıcı potansiyeline saygı duyduğumuzda gelir. Gün içine hayale dalmak, keşfedilmemiş derin benliğin aklına yönelik ayrıntılı ama çok ciddi bir arayıştan yana, acil (ama nihai olarak önemsiz) baskıların aşırı taleplerine karşı stratejik bir isyandır.

HUŞU İÇİNDE

Çok çeşitli durumlar bu ruh halini başlatabilir. Belki de yalnızca gece dışarıda bahçede bulunduk, yukarı baktık ve gece gökyüzünün muazzamlığını gördük. Belki de binlerce yıl önce gezegendeki hayat hakkında bir tarih kitabı okuyorduk. Ya da Antarktika’daki buzullarla ilgili bir program izliyorduk.

Hesaplanabilenin ya da kavrayışımızın ötesinde  (uzay, çağ, ya da zamana ait) bir büyüklük deneyimi yaşadık ve umutsuzca küçük hissettik. Hayatın çoğunda küçüklüğümüzün hissi bir aşağılanma olarak hissedilir (bir mesleki düşmanımızın ya da bir odacının elleriyle gerçekleştiğinde örneğin). Fakat şimdi küçüklük ifadesinin tuhaf bir biçimde moral verici ve derinlemesine kurtarıcı bir etkisi var.

Daha büyük bir düzen içindeki bütün hükümsüzlüğümüzün ve önemsizliğimizin ifadesi bize verildi, bizi hırslarımızın ve arzularımızın çoğunlukla baskılayıcı olan ciddiyet duygusundan bizi kurtaran bir ifadesi. Yerimize yeniden konulmayı ve kendimizi bu kadar ciddiye almamayı memnuniyetle karşıladık, çünkü bunu yapan araç da en azından on bin yaşındaki bir buz tabakası ya da Mars’ın yüzeyindeki bir volkan kadar soylu ve hayranlık vericidir.

HUSU ICINDE

Bizim karar değiştirmelerimiz de daha az önemlidir. Doğanın ve dolayısıyla hayatlarımızın her yönünü tüketen kişisel olmayan, yatıştırılamayan güçlere karşı daha canlı hale geliriz. Planlarımız, hırçın okyanusların baskısı altındaki kayalıklar gibi çökecek ve yenilecek. Kederlerimiz evrensel ve kaçınılmazdır. Varoluşun yoğun adaletsizlik yükü azalır.

NOSTALJİK

Belirli bir ruh halinde, bedenimiz bu anda bulunsa da zihnimiz başka bir yere gitmiştir. Geçmişin engin savları tarafından cezbedilmiştir ve şimdi ve buradaki olayları yalnızca uzun zaman önce ne olduğuna dönmek için kullanır.

Sanki şimdiye dek yaşadığımız neredeyse hiçbir şeyi unutmamış gibiyizdir. İçimizdeki bir fotoğrafçı neredeyse deneyimlediğimiz her şeyin bir fotoğrafını çekmiştir: Yaklaşık altı yaşlarında olmamız gereken bir zamanda gittiğimiz Athena yakınlarındaki bir koy; taşınmadan önceki eski evin tavan arası; üniversitedeki odamızın dışındaki bahçenin ışıkları.

Nostaljik ruh hallerindeyken, zihnimizin arşivlerinde, hem güzellikleri hem de acıyı içimize çekerek ve her ikisinin de eşit ölçüde keyfini çıkararak geziniriz. Kederlerin artık bizi incitecek gücü yoktur. Neredeyse eski yoğunluklarını özleriz. Bize ilişkinin bittiğini söylediklerinde nasıl hissettiğimizi, gerçekleştiği küçük restoranı, gözyaşlarını ve son sarılmayı hatırlarız…

NOSTALJIK2

 

Her şeyin hala orada olduğunu fark ederiz ve kendimizi geçmişe, böyle bir netlikle hayatta kaldığını tahmin etmediğimiz görüntüler, sahneler arasına seyahat ederken buluruz. Bazı anılar daha hoştur. Yeniden yedi yaşındayızdır. Bir Cumartesi gecesi, güneş yatak odamızın perdeleri arasından parlar; duvar kağıtlarında pembe ve mavi çiçekler vardır. Herkesin uyanmasını beklerken yerdeyizdir, büyük bir kağıt yaprağı üzerinde bir oyun tasarlıyoruzdur. Sahnenin ruh hali huzurlu, odaklanmış ve umutla dolu. Ya da ilk New York’tayızdır. Otuzlarımızda olmamız gerek. Oldukça sıcak neredeyse tropikal bir akşam ve Aşağı Manhattan’ın sokaklarında geziniyoruz; kaldırımları, restoranları, binaların şekillerini hatırlayabiliriz.

Hatıralarımızın çeşitliliği içinde tahmin ettiğimizden daha büyüğüz. Hayatımızın şu ya da bu noktasında o kadar çok şeyle karşılaştık ki, her ne kadar bunlar zihnimizin çukurlarında derinlere gömüldüyse de, doğru düşünceli nostaljik zihniyetle yeniden ortaya çıkabilir.

TAKINTILI

Birisine yalnızca birazcık, rastgele ilgi duymayız. Çok sık aşık da olmayız. Birisine abayı yakarız; biraz takıntı (tabiri kötü niyetli kullanmadan) haline getiririz.

Herkese tanıştığımızı anlatmak isteriz (eğer kulağa bu kadar aptalca gelmeseydi). Nerede karşılaştığımızı, ne konuştuğumuzu, onlar hakkındaki küçük detayları açıklamak isteriz. Arzulanan kişi hakkında konuşmak basitçe kaygılı arzumuzu yatıştırır. Zihnimiz durmadan sevilenin düşüncesini dolandırır: ne kadar zeki, nazik ve esprili göründüklerini, hayatlarımızın nasıl birlikte ilerleyebileceğini (şimdiden onunla evlendik ve bir sürü çocuğumuz oldu - henüz bir randevuya çıkmamış ya da onlarla bir kelime etmemiş olmamıza karşın).

Takıntımız romantik felsefenin dinamiklerinin saf ve mükemmel bir formunu temsil eder: sınırlı bilgi, daha fazla keşfe yönelik dışarıdaki engeller ve tükenmeyen umudun patlayıcı etkileşimi.

TAKINTILI

Alaycı ses, konferansta ya da trendeki, sokakta ya da süpermarketteki bu heyecanlı hayal kurmaların yalnızca hayal dünyasında yaşamak olduğunu söyler. Fakat takıntımızın hatası daha az göze batar, bir dizi hakikaten ince karakter özelliklerini saptamaktan pervasızca naif bir romantik sonuca (tren koridorunun ya da kaldırımın karşısındaki kişinin içsel ihtiyaçlarımızın bütün cevabı olduğuna) varmaya bu kadar kolay hareket etmemizde yatar.

Takıntılı ruh hallerimizin tadını çıkarmalıyız. İyi bir biçimde takıntılı olmak kafamızda taslağını yaptığımız tatlı insanın bizim yaratımımız olduğunun farkına varmaktır: Bizim hakkımızda onlar hakkında olduğundan daha fazla şey söyleyen bir yaratım: Fakat bizim hakkımızda ne söylediği önemlidir. Takıntı kendi ideallerimiz için bize erişim sağlar. Diğer kişiyi gerçekten doğru düzgün tanımıyor olabiliriz ama gerçekten kim olduğumuz konusundaki kavrayışımızı büyütürüz.

 

TEK BAŞINA

Kültürümüz sosyalliğe böyle yüksek bir değer biçtiği için, bazı durumlarda, yalnız kalmaya ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu açıklamak zorunda olmak oldukça tuhaf olabilir. 

Arzumuzu işle alakalı bir şey olarak geçiştirmeye çalışabiliriz: insanlar genellikle bir projeyi bitirme ihtiyacını anlarlar. Fakat gerçekte, çok daha az saygı duyulabilir ve daha içten bir arzudur bizi ilerleten: yalnız olmadığımız sürece, kim olduğumuzu unutma riskimiz vardır.

Kendimizle zaman geçirmedikçe oksijensiz kalan bizler, diğer insanları çok ciddiye alırız - belki de sonu gelmez bir biçimde toplu halde yaşayanlardan oluşan kolay insan dizilerinden daha fazla ciddiye alırız. Hikayeleri yakından dinleriz, kendimizi başkalarına veririz, duygu ve empatiyle yaklaşırız. Fakat bunun sonucunda sınırsızca birlikte yüzmeye devam edemeyiz.

TEK BASINA

Belirli bir noktada, bizi kendi düşünce süreçlerimizden uzağa götüren sohbetlerden, bizi iç çalkantılarımıza aldırış etmekten alıkoyan dışarıdan gelen taleplerden, bizim örtülü içsel melankolimizi inkar eden yüzeysel neşeliliğin baskısından ve kendimize özgün yanlarımızla daha az alışıldık iştahlarımızı törpüleyen sağlam sağ duyudan artık yetmiştir.

Yalnız kalmaya ihtiyaç duyarız çünkü diğer insanlar arasındaki yaşam çok çabuk gözler önüne serilir. Temponun insafı yoktur: şakalar, kavrayışlar, heyecanlar. Bazen beş dakikalık sosyal hayatta bir saatlik analizi dolduracak kadar şey olabilir. Hissettiğimiz her duygunun bir anda tamamen kabul edilmemesi, anlaşılmaması hatta - mümkünmüş gibi - gerçekten hissedilmemesi zihnimizin bir cilvesidir. Başkaları arasında geçen zamanın ardından içimizde ‘işlenmemiş’ halde var olan sayısız duyum vardır. Belki de birisinin ortaya attığı bir fikir bizi kaygılandırarak hayatlarımızdaki değişikliklere yönelik tamamlanmamış dürtüleri harekete geçirdi.  Belki bir anekdot, büyütmek için deşifre etmeye ve dinlemeye değecek kıskanç bir hırsı ateşledi. Belki birisi göze çarpmayan bir biçimde bize saldırgan bir dart fırlattı ve incindiğimizi fark edecek şansımız olmadı. Kirliliğin nereden gelmiş olabileceğine dair açıklamaları formüle etmek için kendimizi yatıştırmak için biraz sessiz zamana ihtiyacımız var. Hayal etmeye yüreklendirildiğimizden daha kırılgan ve hassas-tenliyiz.

Kendimize çekilerek başkalarının düşmanlarıymışız gibi görünüyoruz fakat tek başınalık anlarımız gerçekte sosyal varlığın zenginliğine biat etmektir. Yalnız başımıza zaman geçirmediğimiz sürece türdeşimiz insanların etrafında olmak istediğimiz gibi biri olamayız. Orijinal fikirlerimiz olmaz. Hayat dolu ve otantik bakış açılarımız olmaz. Yanlış bir biçimde herkes gibi oluruz biraz.

İnsanlıktan iğrendiğimiz için değil başkalarının zorunlu kıldığı bir birlikteliğe karşı düzgün biçimde hassas olamadığımız içindir. Kapsamlı yalnız olma süreleri gerçekte nasıl daha iyi bir arkadaş ve düzgün biçimde dikkatini veren bir refakatçi olunacağını bilmenin bir önkoşuludur.

SOMURTKAN

Bu, elbette tam anlamıyla olgun değil. Uzun bir süredir sessizdik. Neyin yanlış olduğunu sormayı defalarca denediler ve biz yalnızca neşeyle başımızı salladık ve (ikna edici olmayan bir biçimde) ‘Yok bir şey!’ dedik.

Somurtmak, yoğun öfke ile öfkeli olduğu şey hakkında iletişim kurmamak için yoğun bir arzunun birleşimidir. İnsan hem umutsuzca anlaşılmayı ister hem de yine de kendisini yalın bir biçimde açıklamamaya düpedüz kendini adamıştır. Kendini açıklamak zorunda olmak sorunun merkezidir hatta: eğer partnerimiz ya da arkadaşımız bir açıklamaya ihtiyaç duyuyorsa o zaman bu onlara herhangi bir şeyin açıklanmasına değmediklerinin kanıtıdır. Ki bu da insanı somurtulan olmanın tuhaf ayrıcalığına getiriyor: insan yalnızca anlaması gerektiğini düşündüğü, yani saygı duyduğu insanlara somurtur. Sevginin garip armağanlarından biridir bu.

SOMURTKAN

Belirli bir seviyede, somurtmanın yapısı erken çocukluğa olan bir borcu ortaya koyar. O zamanlar açıklamamıza gerek yoktu. Başkaları gözyaşlarımızı, konuşamamamızı, kafa karışıklığımızı gördüler: biz kelimelere dökemediğimiz zamanlarda onlar açıklamalar buldular. Bu en büyük incelikti ve bunu özlüyoruz. Kendini en iyi ifade edebilen insan, bir ilişkinin ya da bir arkadaşlığın hudutları içindeyken kendini açıklamak istemeyebilir; bu, bir kelime bile söylemeden anlaşılmak konusundaki romantik hayale bir ihanet gibi görünür.

Çok başarılı bir ilişkide bile, sevgililerden birinin sevdiğini sözcüklerle açıklanmadan bilmesine dair yalnızca ufak bir miktarda bir beklenti söz konusudur. Sevgililerimiz doğru tahmin etmediklerinde hiddetlenmemeliyiz. Ağızlarımızı sürgülemek ve somurtmanın rahatlatıcı sessizliğine gömülmektense her zaman açıklamaya çalışma cesaretini göstermeliyiz. Ruhumuzun, hakkında onlarla konuşma cesaretini bulamadığımız parçalarını anlamadıkları için bunu insanlara yüklememeliyiz.

KISKANÇ

Kıskançlık çok uzun bir süre, en azından iki bin yıl, öyle bir tabuydu ki bazılarımız ‘asla kıskançlık duymadığımızı’ iddia etmenin cazibesine kapıldık. Böyle bir beyan psikolojik olarak mümkün değil. Kıskançlık hepimiz için temel bir ruh hali. Yine de asıl numara belki de ondan acı çekmek değil, ondan öğrenmektir. Kıskançlık önemlidir çünkü potansiyelimize, tutkularımıza ve ilgilerimize dair bir sürü kavrayış sağlar. Birisini her kıskandığımızda, derinlerde kim olmak istediğimize dair bir ipucuyla karşılaşıyoruz. Herkesi kıskanmayız. Bizim hak ettiğimiz, bizim ilgi duyduğumuz ve belki de bir gün sahip olabileceğimiz bir şeye sahip olduğunu hissettiklerimizi kıskanırız. Kıskandığımız her insan bizim gelecekteki muhtemel benliklerimize dair öneriler içerirler.

KISKANC

Asıl sorun kıskanç hissetmemiz değil ama incelenmemiş ve verimsiz biçimlerde kıskanmamızdır. Başlangıç olarak, kıskançlığımızdan oldukça utanç duyarız. İkinci olarak, kıskançlıktan öğrenilecek bir şey olduğuna inancımız yok ve bu yüzden bu ruh halinin şiddetli bir humma gibi geçeceğini umuyoruz.

Üçüncü olarak da, bazı bireyleri kendi bütünlüklerinde kıskanmaya başlıyoruz, aslında sakince yaşamlarını analiz etmek için bir an dursaydık, yaptıklarının yalnızca küçük bir parçasının bizim bir sonraki adımlarımızla gerçekten uyumlu olabileceği ve onları yönlendirebileceğinin farkına varırdık. İstediğimiz, restoran işletmecisinin bütün hayatı değil yalnızca kuruluşlar inşa etme konusundaki becerisi olabilir. Ya da bir çömlekçi olmayı gerçekten istemiyor olabiliriz, yine de bir gazete ekinde okuduğumuz bir örneğin içinde sergilenen oyunbazlığa birazcık daha ihtiyacımız olabilir.

Kıskançlığın ne kadar ayrıntısına inersek, onu tetikleyen belirli insanların asıl hayatlarının çekiciliğine kapılmaya o kadar az ihtiyaç duyarız.

Hayran olduğumuz özellikler yalnızca onları keşfettiğimiz çok özel, çok çekici yerlere ait değiller. Bu özellikler, hayranlık duyduğumuz hayatların daha küçük, daha yönetilebilir ve daha gerçekçi versiyonlarını yaratma olasılığını açan daha az, daha zayıf (ama hala gerçek) dozlarda sayısız başka yerlerde aranabilirler.

YALNIZ

Yalnız bir ruh hali içinde olduğumuzu söylemekten daha utanç verici çok az sayıda itiraf vardır. Temel varsayım saygıdeğer olan bir insanın asla yalnız hissedemeyeceğidir, başka bir ülkeye taşınmadığı ya da dul kalmadığı sürece. Yine de, hakikatte yüksek düzeyde yalnızlık duyarlı zeki bir insan olmanın insafsız bir parçasıdır. Karmaşık bir varoluşun yapısal bir özelliğidir.

Başka bir insanı dinlemek ve onun deneyimlerine girmek çok fazla enerji alan bir şeydir. Kim olduğumuza odaklanmayı başaramadıkları için diğerlerini suçlamamalıyız. Bizimle tanışmayı istiyor olabilirler ama kendi hayatlarının gündemini konunun merkezi yapacakları enerjiyi kabul etmeliyiz.

Bizimle tamamen ortak görüşte birini bulmamız oldukça olanaksızdır ama sabit bir uyuşmazlık olacak çünkü dünyaya farklı zamanlarda geldik, farklı ailelerin ve deneyimlerin ürünleriyiz ve tam olarak aynı kumaştan yapılmamışız. Bu yüzden sinemadan çıkarken bizimle aynı şeyi düşünmeyecekler. Gece gökyüzüne bakarken, tam da onların entelektüel ve güzel bir şey söylemelerini istediğimiz sırada belki de ev yaşantısının bir alanından acı verici biçimde bayağı ve yersiz bir detayı hatırlıyor olacaklar. Bu, neredeyse, gülünç.

YALNIZ

Yalnızlığı bir kez kabul ettiğimizde, yaratıcı olmaya başlarız: bir şişe içinde mesajlar göndermeye başlarız: şarkı söyleyebiliriz, şiir yazabiliriz, kitaplar ve bloglar üretebiliriz, etrafımızdaki insanların bizi asla tam olarak anlayamayacaklarını fakat diğerlerinin - zamandan ve mekandan ayrı olarak - anlayabileceklerini fark etmekten doğan aktiviteler.

Yalnızlık, eğer doğru fırsatlar gelirse gerçek yakınlık kurma becerimizi artırır. Kendimizle yaptığımız sohbetleri artırır, bize karakter kazandırır. Başka herkesin düşündüklerini tekrar etmeyiz. Bir bakış açısı geliştiririz. Şimdilik izole olmuş olabiliriz ama en sonunda biriyle çok daha yakın, daha ilginç bağlar kurabileceğiz.

Yalnızlık basitçe, arkadaşlığın ne olduğu ve ne olabileceği konusunda samimi, hırslı bir görüşe tutunmak için ödeyeceğimiz bir bedeldir.

UTANÇ İÇİNDE

Çok hoş olmayan - ve muhtemelen gerçekten oldukça kötü - bir şey yaptığımızı biliyoruz. Bunun bizim hatamız olduğu duygusunu uzaklaştırmaya çalışabiliriz. Kendimize yanlış bir şey yapmadığımızı ve diğer herkesin yok yere yaygara kopardığını söylemeyi severiz. Fakat şimdi çok daha içten bir ruh halindeyiz, aslında başka bir insanı yüzüstü bıraktığımızı ya da onlara bizden hoşlanmamaları veya bize öfke duymaları için çok mantıklı gerekçeler verdiğimizi görebiliyoruz. Çok üzücü bir biçimde, etrafında bulunması zor, hatta berbat biri olabildiğimiz bir resmi kabul ediyoruz.

Utancımızın doğrudan sonuçlarından biri belirli bir güvenilmezliktir. Saklayacak bir şeyimiz olduğunun farkındayızdır aslında. Her şeyin yolunda olduğuna dair abartılı bir rol yaparız; tüm meraklı soruları sinirli bir kahkahayla geçiştiririz; suçlamalar tüylerimizi diken diken eder - özellikle de doğru olduklarını bildiğimiz için. Utancımız bizi sinsi, kırılgan, kaygılı ve soğuk kılar.

UTANC ICINDE

Yine de, gerçekte, itiraf etmek, özür dilemek ve üstlenmek isteriz ama kendimizi bu yükten kurtarmak zordur çünkü başkalarının eleştirel tepkilerinden korkarız. Bir aptal ya da korkunç, bencil veya sorumsuz olduğumuzun söylenmesine ihtiyacımız yoktur; bunun oldukça bilincindeyizdir zaten. Yalnızca zaten kendimize söylemeye alışık olduğumuz şeyleri başkalarından duymuş oluruz.

İdeal olarak aradığımız şeye, dini tabirlerle bağışlanma denirdi: yaptığımız yanlışa dair kendi hakiki takdirimize bağlı bir affedilme. Mükemmel bir dünyada, açıkça üstlenseydik, merhamet ederlerdi; kederimizi ve utancımızı kabul etseydik, küçümsemelerini ve kızgınlıklarını bir kenara koyarlardı.

Affedilmek yaptığımız şeyin önemli olmadığı anlamına gelmez. Basitçe, gizlice, yaptığımız şeye duyduğumuz gamın doğru bir biçimde takdir edilmesini ve bizi kefaret yoluna koyabilmesini dileriz. Kısaca, ve kati bir samimiyetle, çok üzgünüzdür. 

Recent entries