Seceneklerin Kaygisi

Tarihin büyük bir bölümünde insanlar, hayatlarındaki çoğu şey üzerinde seçim hakkına sahip değillerdi: yapılabilecek tek bir iş vardı ve bu da aileler tarafından belirlenirdi. Evlilik için tek bir eş adayı olurdu ve bu kişiyi de yine aileler seçerdi. Yakın çevredeki insanlar belirliydi ve onlardan kaçınmak mümkün değildi. Başka bir yerde yaşama şansı yoktu; satın alınabilecekler oldukça sınırlıydı, uzak yerlerden haber almak mümkün değildi ve kıskanılacak ya da eksikliği hissedilecek hiçbir şey yoktu. Otorite figürleri sorgulanamazdı: ailelerin, din adamlarının, öğretmenlerin, hükümdarların ve tabi doğumdan ölüme hemen her gün hayatın nasıl yaşanması gerektiği konusunda son derece kesin planları olan ve her şeyi bilen Tanrının buyruklarına uyulmalıydı. İnsanın mutlu olup olmadığını merak etmesinin hiçbir anlamı yoktu çünkü mutlu olmayan biri bunu değiştirmek için bir şey yapamazdı. Varoluş, katı ve hapsedici duvarların arasında sıkışmış durumdaydı.

 seceneklerin kaygs 1

Modern yaşam bizi kuşatan duvarları yıkıp bizi her anlamda ‘özgürleştirdi’. Bugün, artık istediğimiz işi seçebiliyor, kimle istersek evlenebiliyor, yürümediğinde boşanabiliyor, nereye istersek oraya gidebiliyor, her şeyi sorgulayabiliyor ve kimseye itaat etmiyoruz. Bu özgürlük bazı açılardan çok iyi ancak aynı zamanda bizim için ağır, hatta kimi zaman dayanılmaz bir yük haline geliyor.

Hayatımızın büyük bir bölümünde, taşıdığımız özgürlüğün tümüyle farkına varmaktan kendimizi korumayı başarabiliriz. Çocukluk yıllarımızda edindiğimiz bir düşünce yapısını yetişkinlikte de sürdürmeye çalışırız; bir yetişkin gibi davranan uysal çocuklar olarak kalırız. Çocukluktaki öğretmenlerimizin yerini artık patronlar ve hükümetler almıştır ve çocukken öğretmenlerimize nasıl güvendiysek, bu kez de patronlarımıza ya da hükümetlere aynı şekilde güveniriz. Hayatımızın en can sıkıcı yönlerinin ‘görevlerle’ (ödevlerle) ilgili olduğunu söyleriz kendimize. Yine de arkadaşlarımızın ve yakınlarımızın bunu kaldıramayacağını düşünerek her türlü değişim fikrini zihnimizden uzaklaştırır ve var olan düzene daha da fazla yatırım yaparız. Bunun yanı sıra, otorite konumundaki insanların bir şeyler biliyor olması gerektiğini, son derece saygıdeğer ve bilgili göründüklerini düşünürüz; bu nedenle de verdikleri kararların gerekçelerini tam olarak anlamasak bile onların peşinden gideriz. Olması gereken bu gibi gelir.

En sonunda, her ne kadar kişisel yaşamımızda kendilerini gösterseler de aslında çağımızın bütünü için son derece yaygın olan krizler ortaya çıkmaya başlar: artık neden şunu değil de bunu yaptığımızı, neden başka biriyle değil de bu kişiyle evli olduğumuzu, neden başka bir işi değil de bu işi seçtiğimizi, neden başka bir yerde değil de burada yaşadığımızı merak ettiğimiz radikal belirsizlik anları gelir. Her şeyden çok iki şeyin farkına varırız: kimsenin umurunda değil ve kimse bilmiyor. Kimle birlikte olduğumuz ve amacımızın ne olduğu kimsenin umurunda değil; evet, insanların bazı önyargıları olabilir ama temelde kimle birlikte yaşadığımızı umursayamayacak kadar kendi dertleriyle meşguldürler. Bir zamanlar, başkalarının bizim hakkımızdaki varsayımlarını asla değiştirmeyeceğimizi ve bu varsayımlarla beklentilere mutlaka uyum sağlamamız gerektiğini düşünürdük. Oysa bu varsayımlar aslında son derece değişken ve esnektir. Bugün o insanları çağırıp zihinlerinde bize dair yazdıkları öyküyü değiştirmelerini istediğimizde bizi şaşırtacak kadar kısa bir an içinde omuzlarını silkip yollarına devam edebilirler. 

İstifa etmeye karar verdiğimizde çalıştığımız kurum eksikliğimizi hissedebilir ama bir hafta geçtiğinde artık akıllarına bile gelmeyeceğiz. Hiçbir yerde yeri doldurulamaz değiliz. Sanatçı, politikacı, bahçıvan ya da Endülüs’ün kurak bir bölesindeki küçük bir evde yaşayan bir münzevi olabiliriz. Hiçbir yerde olmak zorunda değiliz; bu düşünce eskide kaldı. Bu devir kapandı ve artık geri dönüp bakmak zorunda değiliz, hem de hiçbir zaman… Otoriteler söz konusu olduğunda ise aslında hiçbirinin bizden daha fazlasını bilmediğini görürüz: hükümetler de, eski öğretmenlerimiz de, bir zamanlar gözlerinin içine baktığımız ve örnek aldığımız insanlar da, anlarız ki, aslında çok ama çok az şey biliyorlar. 

Bu radikal belirsizlik anında, düşüncelerimizi daha da yoğunlaştıran ve bize en çok tedirginlik veren şey zamanın hızla akıp gittiğini bilmek olur: yaşıtlarımızın şimdiye dek çok fazla şey başardığını, artık bir şeyleri değiştirmek için çok geç kaldığımızı, çok yakında yaşlanacağımızı ve hayata veda edeceğimizi düşünürüz. Seçenekler başımızı döndürür. Bugün artık tarihte kalmış olan, seçeneklerimizin sınırlı olduğu o katı, hapsedici duvarları ararız. Göklerden bir ses bize ne yapmamız gerektiğini söylesin isteriz. Aklımızı kaçırıyormuşuz gibi gelir: oysa yaşadığımız, modern zaman insanlarının en tipik kaygılarından biridir.

Bu tür krizler hakkında konuşmak istemeyiz. Bu konu genellikle bize utanç verir. Oysa bu kriz, modern yaşamın en yaygın özelliklerinden biridir. Bilincimiz yerindeyken ve kendimizin farkındayken, kim olduğumuzu ve yaptığımız seçimleri zaman zaman sorgulamamak nasıl mümkün olabilir? Kaçırdığımız fırsatları, sormayı aklımıza bile getirmediğimiz soruları, nasıl kullanacağımızı bilmediğimiz enerji ve potansiyeli düşününce paniğe kapılmamak elimizde olabilir mi? Bir gün gelecek, ömrümüz sona erecek. Ne var ki benliğimizin en iyi yönleri daha onları keşfedemeden toprağın altına girme tehlikesiyle karşı karşıya ve bunun en büyük sebebi de yetişkinliğin sınırsız seçeneklerinden kendimizi korumuş, çocuk olarak kalmak için direnmiş, edilgenliğimiz ve korkularımız için hep başka insanları ve dış koşulları suçlamış olmamızdır.

Seçeneklerimizi en iyi şekilde kullanmak için çoğunlukla yeterli güce ve karaktere sahip olmadığımızı kabul etmeliyiz. Bizimle aynı nesilde olup bunu yapabilen ancak birkaç yüz insan var. Var olan potansiyelimizi büyük ölçüde ‘mahvetmiş’ olacağız. Özgürlüklerimizi en iyi şekilde nasıl kullanacağımızı belki hiçbir zaman anlayamayacağız. Belki de uzun yıllar boyunca bizim için bir zamanlar çok önemli olmuş otorite figürlerini memnun etmek için uğraşmaya devam edeceğiz. Tüm bunları değiştiremesek de en azından sorunu kabullenebiliriz. Bunları yaşamak son derece normaldir ve hatta sakinlikle karşılandığında komiktir bile. Yapmamız gereken bizim gibi acı çeken diğer modern zaman insanlarına kollarımızı uzatmaktır. Bu yalnızca bizim çuvallamamız değil, insanlığın içinde debelenip durduğu genel bir sorundur: seçebilmek ama yanlış seçimler yapmak, hareket edebilmek ama kıpırdamaktan korkmak, büyük varsayımların yanlış olduğunu bilmek ama alternatifleri arayacak cesarete ya da zihinsel iradeye sahip olmamak, etrafımızdaki çoğu insanın aslında hiç de hazzetmediğimiz ahmaklar olduğunu bile bile hakkımızda ne düşündüklerini ölümüne umursamak. 

Bunların hiçbiri garip çelişkiler değil, aksine modern yaşamın en yaygın sıkıntılarındandır; bu yüzden de bunlar hakkında konuşmamız, bazen gülüp geçmemiz, içimizden geliyorsa yakınıp söylenmemiz gerekiyor; üstesinden gelmek elimizden gelmiyor olsa da.

 

Recent entries