Neden Hiçbirimiz Gerçekten ‘Günahkar’ Degiliz

Hıristiyanlık geleneğinde günahlardan çokça söz edilir. Dördüncü yüzyılda, Kilise ‘yedi ölümcül günah’ belirlemiştir: tüm erdemli insanlar tarafından özellikle kınanması ve uzak durulması gereken karakter zaafları. Bunlar;

1. Kibir

2. Haset

3. Öfke

4. Oburluk

5. Şehvet

6. Tembellik

son olarak da

7. Açgözlülüktür.

Hıristiyanlık bunları, kişiyi azarlanmaya ve cezalandırılmaya uygun bir hedef olarak belirleyen, ruhun ciddi yanlışları olarak ele aldı. Hesap Günü geldiğinde bizzat Tanrı, günahkarlara karşı merhametsiz olacak ve onları binlerce yıl geçirmeleri için onları Arafın en karanlık ve işkence dolu yerlerine gönderecektir.

 gunahkar 1

Günümüzde tam olarak böyle geleneksel, teolojik kelimeler kullanmıyor, kainatın yaratıcısının kabrin ötesinde insanlar için cezalar hazırlayan biri olarak hayal etmiyor olabiliriz. Yine de sanal ve gerçek dünyalarda insanların çok da talihli olmayan yönlerine yanıt verirken ve karakter zaaflarını yorumlarken benzer şekilde karşı çıkan ve cömert olmayan bir dizi tutumu sürdürme eğilimimiz vardır.

Katılığımız sayesinde insanlığın gelişmesine yardım ettiğimizi hissedebiliriz ancak eğer gerçekten de hedefimiz buysa o zaman pişmanlık duyabilecekleri anlarda insanları aslında neyin harekete geçirdiğini anlama girişimiyle basit bir kınamanın ötesine geçmekte yarar vardır.

Şaşırtıcı bir hakikate rastlamamız muhtemeldir: günah diye adlandırdığımız davranış hiçbir zaman bu kadar basit değildir. Stres ve zorluk karşısında, eğer doğru şekilde anlaşılsa, yönlendirilse ve affedilseydi yönü daha soylu niyetlere çevrilebilecek talihsiz bir ilk tepkiyi temsi eder. Bizler kötü değiliz, yalnızca pek çok alanda acı içindeyiz.

gunahkar 2 

Yedi günahtan her birini sırayla ele alalım:

Kibir – Kendimizden çok memnun olduğumuz için övünüyor ve göstermelik davranışlar sergiliyormuşuz gibi görünebilir. Oysa ilgisi yoktur. Övünmek ancak bir görünmezlik hissine yanıt olarak ortaya çıkabilir. Kendi önemimize dair bir fikir öne sürmeye fena halde ihtiyaç duyarız çünkü (perde arkasında) var olma hakkımız bile şüpheli görünür. Başkalarının hakkımızda kötü düşünmesini kaçınılmaz bir durum olarak görürüz ta ki aniden ve dramatik bir biçimde kendi muhteşemliğimizi dile getirene kadar. Bu yüzden, bütün insanlar arasında kibirli olan kişinin berbat biri olduğunu duymaya ihtiyacı yoktur; bu zaten tam da kendileri hakkında gizliden gizliye düşündükleri şeydir. Kendi erdemleri konusunda biraz daha samimi bir gurur hissetmeye teşvik edilmeye ihtiyaçları vardır.

 

Haset – Haset başka bağlamlarda dürüst bir tutku ve alçakgönüllü bir karakterin temeli olan bir fikirle yüzleşmenin zarafetsiz bir yoludur: bu fikir, eksik, kusurlu ve gelişme ihtiyacında olduğumuz fikridir. Haset başkalarının bize öğretecek bir şeyleri olduğuna dair makul bir içgörüden ortaya çıkar; bunun aslında ne olabileceğine dair bir miktar yanılgı ve panikle harmanlanmıştır. İdeal durumda, kıskançlık bizim öğretmenimiz olmalıdır. Bize ne zaman saldırdığını not etmeli, karmaşık belirtilerini dikkatle incelemeli ve bunları yönümüzü ve amacımızı belirlemek için kullanmalıyız. Haset ataklarımız yüzünden suçlanmak bir çözüm olmayacaktır. Çözüm, hayatımızda aslında neyin eksik olduğunu anlamamıza yardımcı olunmasıdır.

Öfke – Kızgın olduğumuzda söylediğimiz kaba, sinirli şeyler neredeyse hiçbir zaman kastedilerek söylenmez. Bunlar, panik ve kaygının sonucudur. Birine aptal bir budala olduğu söylememizin sebebi o anda dehşet içinde olmamızdır. Kendimiz için savaşmaktan korktuğumuz için bağırırız. Bu yüzden, bize tekrar tekrar sinirli olmanın ne kadar berbat bir şey olduğunun söylenmesindense (tabii ki bunu zaten gayet iyi biliyoruz) asıl ihtiyacımız olan birinin altta yatan korkularımıza yönelik yerinde bir anlayış sergilemesidir. ‘Korkmuş olmalısın’ sinir krizlerine verilebilecek en nazik ama aynı zamanda da en etkili yanıttır; çünkü asıl meseleye parmak basar. Başkalarının bizim kırılganlığımızı takdir etmesine ihtiyacımız vardır, bağırışlarımız için bizi azarlamasına değil.

Oburluk – Bu kadar çok tavuk kanadı ve tost yememizin nedeni açgözlülüğümüz değil, duygusal açlığımızdır. Aslında kalorileri değil, sevilmeyi isteriz; yalnızca bunu nasıl bulabileceğimiz konusunda kaybolmuşuzdur. O halde çözüm (diyet guruları ve Hıristiyan ilahiyatının önerdiği gibi) daha az yememiz gerektiğini duymak değil; yeni nezaket, güvenlik ve duygusal bağ kaynaklarını keşfetmek konusunda yardım almaktır. İştahımız özünde kötü değildir – yalnızca henüz ideal hedefini bulamamıştır. Fazla kilolarımız, duygusal doyumumuzun azlığının bir sembolüdür.

Şehvet – İnsanlarla yatağa atlamak istememizin sebebi yozlaşma değil, yalnızlıktır. Seks iletişim ve kabul edilmenin mükemmel bir örneğidir. Arzu ettiğimiz sözde ‘kötü’ ve erotik şeylerin bu kadar heyecan verici olmasının nedeni bunları bir başkasının açık uçlu duygularının bir kanıtı olarak okuruz; ki bu duygulara sıradan yaşamda çok ender rastlanır. İdeal olan daha az şehvet duymamız değil, sekste samimiyetle neye ihtiyaç duyduğumuz konusunda daha açık olmaktır: karmaşık, dağınık ve son derece insani benliklerimizin kabul edilmesi.

Tembellik – Tembellik aslında korkudur. İşe koyulmayı kaldıramayız çünkü kendimizi işe verirsek dehşet verici bir aşağılanma riskiyle karşılaşırız. İstediğimiz kadar başarılı olamayabiliriz, görevi çok zor bulabiliriz, henüz o görevi üstlenmek ya da dünyaya alay konusu olmak için henüz donanımlı olmadığımızı fark edebiliriz. Bunlar zaaf değil, son derece anlaşılır kaygılardır. Eylemsizliğimizin ardında bir felaket beklentisi, facialar bekleyen zihnimiz yatar. Nihayet, hiçbir şey yapmama korkusu bir şeyi kötü yapma korkusundan üstün geldiğinde başlarız.

Açgözlülük – Adil payımızdan daha fazlasını alma konusundaki güçlü dürtü aslında bir yoksunluk hissidir; o denli ihmal edilmiş ve savunmasız hissederiz ki hep daha fazlasını isteriz. Korkumuz o kadar köklüdür ki alabildiğimiz kadar çok şeyi, mümkün olduğunca hızlı alarak korkuları uzak tutmaya çalışırız. Başkaları için zaten avantajlı ve ayrıcalıklı görünebiliriz oysa içten içe yalnızca çaresiz hissederiz.

 gunayhkar 3

Kısacası, ‘günahlarımız’ kötü insan olmamızın işaretleri değildir; Karşılanmamış, ihtiyaçlarımızla ilgilenmenin daha iyi bir yolunu bulamadığımızda bu ihtiyaçların aldığı biçimlerdir. Azarlanmamıza ya da cehennemle tehdit edilmemiz gerekmez. Bizi olduğumuz gibi buyur edecek açık bir sevgiye, eleştiri içermeyen bir bağışlayıcılığa ve nezaketle, aşağılanmadan esas savunmasızlıklarımızın yerini belirleyen ve iyileşme için içsel iştahımızı teşvik eden bir şefkate ihtiyacımız vardır.

 

 

Recent entries