Muglak Fikirleri Somutlastirmak

Zihnimizin çalışma biçimine dair en temel sorunlardan biri de ürettiği fikirlerin her şeyden öte muğlak olmasıdır. Tam olarak ne hissettiğimizi ya da istediğimizi tam olarak kavrayamadığımız için hayatlarımızın dümenini doğru ve tatmin edici bir yöne kıramayız bir türlü. Zihin, kaçınılmaz bir tembellikten mustarip gibidir: duyumlarımıza ve arzularımıza hiç detaya girmeye zahmet etmeden son derece genel bir şekilde değinip geçiverir; bize anlatıdan ve işe yarar detaylardansa yalnızca ana başlığı vermekle yetinir, kesin planlar yapabilme ve asıl sorunlarımızın adını koyabilme yetimize gem vurur.

Örneğin, gelecekte ne tür bir iş yapmak istediğimizi düşündüğümüzde ilk olarak aklımıza gelen ‘yaratıcı’ olması ya da ‘insanlarla birlikte çalışabileceğimiz’ bir iş olması gerektiğidir. İlişkimizde neyin eksik olduğunu düşündüğümüzde bu sorunu ‘eğlencenin’ eksikliği olarak tarif ederiz. Biri bize yakınlarda gittiğimiz bir restoranın yemeklerini nasıl bulduğumuzu sorabilir ve izlenimlerimizi ‘harika’ sözcüğüyle anlatırız. Tüm bu ifadeler yanlış değildir ama kendimizi ve durumumuzu anlamak için ihtiyaç duyduğumuz detaylar eksik kalır. Doğru işi bulmak için yeteneklerimiz ve bize tatmin sağlayacak kaynaklarımızın sırf ‘yaratıcı’ olmaktan daha detaylı bir tasvirine ihtiyaç duyarız. Eksik olan unsurun ‘eğlenceden’ daha kesin bir tanımı yapamadığımızda aşk hayatımızı yeniden düzenlemek son derece belirsizlikle dolu bir iş olacaktır. Bir yemeği ‘harika’ bulmak bize başarılı lokantacılığın sırlarını keşfetme konusunda pek de kapı açmaz.

Zihnin ataletine karşı mücadele etmek için kendimize daha fazla soru sormamız gerekir; o muğlak ilk yanıtlarımızın detayına inmemiz gerekir: ‘yaratıcılığın’ bize keyif veren yanı nedir? Şu anki iş hayatımızın hangi anlarında tatmin olamadığımızı hissediyoruz? ‘Eğlence’ darken aslında neyi kast ediyoruz? Yakın zamanda yaşadığımız beş eğlenceli deneyim ne olabilir? Ve bunların tam karşıtı nedir? Genel ifadelerle başlayıp, sorgulama sırasında her şey yolunda giderse ince elenmiş gerçeklere ulaşırız.

 muglak fikriler 1

©Flickr/Farhad Sadykov

Bu emek ister. Güçlükleri tespit ederek ve odaklanarak düşünmeye öncülük eden ilk insan anti Yunan filozofu Sokrates’ti. Atina’da çarşı alanında durup hemşerilerinin hayatlarında ulaşmaya çalıştıkları hakkında basit görünen sorular sormasıyla ünlenmişti. Ona bir çırpıda ve büyük bir özgüvenle ‘adalete’ önem verdiklerini ya da ‘cesarete’ hayran olduklarını veya ‘güzelliğe’ ya da ‘sanata’ düşkün olduklarını söyleyerek cevap verirdi insanlar. Sokrates de onlara katılarak ya da karşı çıkarak değil, onlara ‘adaletle’, ‘cesaretle’, ‘sanatla’ ya da ‘güzellikle’ neyi kast ettiklerini sorarak yanıt verirdi. Bunlar yersiz sorular değildi: arkadaşları bu sözcüklere çok fazla güveniyorlardı. Oysa birkaç dakikalık sohbetin ardından bu insanların neyi kast ettiklerini hiç de açıkça bilmedikleri anlaşılırdı. Sokrates temel bir sonuca varıyordu: düşüncelerimizin berrak olduğunu düşünerek hareket ediyoruz ama kasıtlı olarak daha fazla sorgulamaya kalktığımızda düşüncelerimizin tehlikeli bir muğlaklık taşıdığını görürüz. Ancak bizi bu konuda uyaracak bir içsel uyarı sistemimiz, beyinlerimizde “dikkat et, muğlak düşünüyorsun! Bulanık fikirlerle plan yapıyorsun!” diye bağıracak bir alarm yoktur. Bu yüzden de zihinlerimizin ne kadar flu olduğunu ve bu nedenle sığ ve derinliksiz sularda yüzme tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu fark etmeyiz.

Muğlaklık bir sorundur çünkü herhangi bir durumda bizim için gerçekten önemli olan şeyi ayırt etmeyi başarmamıza engel olur: doğru topraklarda dolanırız ama asıl meseleye bir türlü yaklaşamayız bu yüzden de düşüncelerimiz eylemlerimize yön vermek konusunda yetersiz kalırlar. Bir filmden hoşlandığımızı düşünelim ama tam olarak neden olduğunu söyleyemiyoruz; biri bize sorduğunda bunda büyüleyici ya da etkileyici olan ne bulduğumuzu açıklayamıyoruz. Çoğunlukla bu çok da önemli değildir. Ancak eğer bir sinemacı ya da senarist olmaya çalışıyorsak gerçekten ne deneyimlediğimizi ayırt etmediğimiz sürece bizi etkileyen şeyi nasıl yeniden üretebileceğimizi bilemeyiz.

Düşünce pratiğimizde genellikle değerli metaller arayan, her seferinde ilk olarak bileşik bir cevhere rastlayan ama bunu ayıklayıp değerli olan özüne ulaşması gereken (ancak bunun farkında olmayan) madencilere benzeriz. Tanım eksikliği bazen tamamen akademik bir kaygı gibi görünse de başarısız olmuş pek çok çabanın ve talihsiz girişimin ana nedenidir.

Cesaret, sevgi, adalet, eğlence, sanat, aile gibi bel bağladığımız büyük sözler ve ifadeler, içinde kendi deneyimlerimizin, sevgimizin ve korkularımızın büyük ölçüde yer aldığı yanıltıcı bir dış kabuktur sadece. Ancak bize ait olan anlam muhtemelen çok daha belirli, çok daha detaylı, çok daha özel ve çok daha acayiptir. Kendimizi anlamak için de bireysel olarak bu sözcüklerin ardında yatan sözcükleri bulup çıkarmamız gerekir.

 

 muglak fikirler 2

 

Büyük sanat eserlerini vasat olanlardan ayıran, muğlaklıkla netlik arasındaki farktır. Marcel Proust’un Gabriel de la Rochefoucauld adlı bir arkadaşı The Lover and the Doctor (Sevgili ve Doktor) adlı bir kitap yazmış ve bir müsveddesini yorumları ile tavsiyelerini sunması için Proust’a göndermiştir. “İncelikli ve güçlü bir roman, karmaşık ve dört dörtlük bir ustalıkla harikulade, trajik bir eser yazmış olduğunuzu aklınızda bulundurun,” diyerek kendine has nazik üslubuyla arkadaşına yanıt vermiştir Proust. Ancak bu harikulade ve trajik eserin birkaç sorunu var gibi görünmektedir, özellikle de klişelerle dolu olduğu için: “Romanınızda bazı incelikle tarif edilmiş büyük manzaralar bulunuyor,” diye açıklamıştır Proust, zarafetle ilerleyerek “ama kimi zaman daha fazla özgünlükle tasvir edilmiş olmalarını diliyor insan. Gün batımında gökyüzünün alevler içinde olduğu doğrudur elbet ama bu çok sık söylenmiştir; mehtabın gümüş gibi parladığını söylemek de birazcık yavan kalıyor.”

Proust neden itiraz etmiştir? Sonuçta mehtap gerçekten de gümüş gibi parlamaz mı? Gün batımları sanki gökyüzü alev almış gibi görünmez mi? Klişeler popüler olmayı hak etmiş iyi fikirler değil midir zaten?

Klişelerin sorunu yanlış fikirler içermeleri değil, iyi fikirleri yüzeysel bir şekilde ifade etmeleridir. Klişeler, meselenin özüne dönecek olursak, muğlaktırlar. Güneş genellikle gün batımında alev gibi yanar ve mehtap da gümüş gibi parlar ama güneşi ya da ayı her gördüğümüzde bunu söylersek asıl duyularımıza değemeyiz. Proust’un romanının ilk cildi The Lover and the Doctor’dan sekiz yıl sonra yayımlandığında o da mehtaptan söz eder ancak kalıplaşmış tabirlerden kaçınarak bu kozmik deneyimin gerçekliğini daha iyi yakalayan alışılmadık ve özgün metaforlar bulur:

“Bazen, akşamüstü semada beyaz bir ay, ufacık bir bulut gibi, kaçamak, gizli saklı baş gösterir, tıpkı bir süre ‘sahnede’ olması gerekmeyen ve sıradan kıyafetleriyle bir an için kumpanyanın geri kalanını izlemek üzere ‘öne’ geçen ama geri planda kalıp ilgiyi üzerine çekmek istemeyen bir aktris gibi. 

Yetenekli bir sanatçı her şeyden önce bizi değerli deneyimlerin detaylarına götürendir. Bize yalnızca baharın ‘hoş’ olduğunu söylemekle yetinmez, bu hoşluğa katkıda bulunan belirli unsurlara bütün dikkatini çevirir: yeni doğan bir bebeğin elleri kadar yumuşak yapraklar, sıcak güneşle keskin bir rüzgar arasındaki zıtlık, yavru karatavukların hazin çığlığı. Sanatçı genel özelliklerden özellere doğru ilerledikçe sahne de gözümüzde canlı bir şekilde belirir. Aynısı resim sanatı için de geçerlidir. Büyük bir ressam haz veren genel izlenimlerin derinine inerek bir manzaranın gerçekten etkileyici özelliklerini seçer ve vurgular: gün ışığının ağaçların yaprakları arasından süzülüşünü ve yoldaki bir su birikintisinin yansımasını gösterir; bir dağın yalçın yüksek yamaçlarını ya da uzakta sıralanmış bayırları ve vadileri çizer. Kendisine alışılmadık bir zahmetle belirli bir sahnede neyi büyüleyici bulduğunu sorar ve çarpıcı izlenimini sadakatle tuvale döker.

Hedef sanatçı ya da filozof olmak değil ancak bu işlere doğal olarak eşlik eden bir süreçtir: belirsiz genellemeleri belirli ve özel hale getirmek, bulanık ilk izlenimlerden özgün detaylara geçebilmek, belirsizlikten netliğe ilerleyebilmek ve dolayısıyla gerçekten aradığımız şeye ulaşabilmek için kedimize en iyi şansı sunmaktır.

 

 

Recent entries