Duygularin Egitimi

Hayatın amacının mutluluk olduğu fikri tarih boyunca kulağa fazlasıyla tuhaf gelmiş olmalı. Batı düşüncesine hakim olan Hıristiyan öyküde mutsuzluk bir tesadüf değil, Adem ile Havva’nın günahlarının kaçınılmaz bedeli idi. Budistler için hayat özünde basitçe bir çile çekme hikayesiydi. Daha sonra, modern çağın şafağında yavaş yavaş yeni bir kavram gündeme geldi: kişisel doyum; hem işte hem de ilişkilerde mutluluğa ulaşılabileceği fikri.

Ne yazık ki bu yeni kavram mutluluğa ulaşmak için gereken becerilerin eğitim olmadan da edinilebileceği inancıyla paraleldi. Bugünkü keyifsizliğimizin izleri bu hataya dek sürülebilir.

Tüm toplumlarda eğitim muazzam saygı görür, ama işin garibi hangi konuda eğitim görebileceğimiz konusunda son derce müşkülpesenttir aynı toplumlar. Sayılar ve sözcükler, doğa bilimleri ve tarih konusunda, kültür ve iş yaşamı alanında eğitime ihtiyaç duyduğumuzu kabul ederiz. Fakat kendi duygusal işlevselliğimiz üzerine eğitilmenin, örneğin, surat asmaktan nasıl kaçınacağımızı ya da kederi nasıl yorumlayacağımızı, partnerimizi nasıl seçeceğimizi veya bir meslektaşımız tarafından daha iyi anlaşılmayı nasıl becerebileceğimizi (bilmek yerine) öğrenmeye ihtiyaç duyabilmenin, mümkün hatta gerekli olduğunu hayal etmek hala oldukça tuhaf gelir.

duygusal egitim 1

Eğitilmemiş sezgi fikrinden (farkında olmadan) bu kadar hoşlanmamızın sebebi, duygular hakkında Romantik dünya görüşü olarak özetlenebilecek bir zihniyetin mirasçıları olmamızdır. 18. yüzyılda Avrupa’da başlayıp yayılan Romantizm, duyguların hayatımızda kocaman ve dokunulmamış bir rol oynamasına izin vermeye adanmış bir düşünce akımıdır. Duyguları (daha eskiden, Klasik kuramların önerdiği gibi) anlamlandırmak ya da eğitmek yerine, Romantizm, duyguların kendi ham ve serbest biçimleriyle bize bir şeyler öğreteceklerine itimat etmemizi ve onlara teslim olmamızı önermişti. Eğer neşeli hissediyorsak mutlaka nedenini analiz etmeye çalışmamız gerekmez. Mantık, hislere zarar verebilir ya da onları bozabilir. Eğer üzgünsek, tutkularımızı yatıştırmanın yolunu aramamalıyız. Öfke dışa vurulmalıdır, bastırılmamalıdır; duygusal dürüstlüğün sonuçları hakkında endişelenmeden, insanlara nasıl hissettiğinizi söylemelisiniz. Kimi seveceğinizi seçerken içgüdüleriniz sizi yönlendirmeli; bir partner seçmenin en iyi yolu budur. Romantizm, hislerinize karşı dürüst olmanın her zaman bir erdem olduğu konusunda ısrarcıdır.

Romantizm oldukça iyi niyetli bir akımdır ama epey çetrefilli sonuçları olmuştur; çünkü duygusal hayatımızı yalnızca sezgi ile yönlendirmeye girişmek, hiç eğitim almadan bir uçağı yere indirmeye ya da bir ameliyat yapmaya kalkışmanın pervasızlığına benzer. Duygularımız, incelenmeden ve eğitilmeden bırakıldığında aşk hayatımızda ve kariyerimizde, arkadaşlıklarımızda ve kendi ruh halimizi yönetme konusunda bizi oldukça nahoş durumlara sokmaya yatkındır.

duygusal egitim 2

Bu sebeple önümüzdeki görev, bir “duygusal zeka” (emotional intelligence) kapasitesi geliştirmeye katkıda bulunabilecek bir dizi duygusal beceriyi nasıl edinebileceğimiz konusundadır. Duygusal zeka ifadesi kulağa tuhaf gelebilir. Zekadan, bir kişinin sahip olabileceği farklı çeşitlerini ayrıştırmadan söz etmeye alışkınız ve bu sebeple şu anda hak ettiği itibarı görmeyen çok ayrı bir zeka türünün hakkını teslim etmeye eğilimli değiliz. Her zeka türü belirli bir seri zorluk karşısında yön bulma becerisine işaret eder: matematiksel, dilsel, teknik, ticari ve benzeri… Birinin zeki olduğunu söyledikten sonra kişisel hayatında  berbat bir iş çıkardığını eklediğimizde; ya da muazzam para kazandığını ama onu idare etme konusunda zorluk çektiğini söylediğimizde, adına duygusal zeka denmesi gereken bir şeyin eksikliğine işaret ediyoruz.

Duygusal zeka ya da duygusal olgunluk, başkalarıyla ve kendimizle olan ilişkilerimizdeki temel sorunlarımızı sabırla, iç görüyle ve ölçülülükle ele almamıza olanak tanıyan özelliktir. Partnerlerimizle olan ilişkimizde; onun ruh haline duyarlı olabilme, görünenin altında ne yaşıyor olabileceğini kavramaya hazır olma ve meseleye onun açısından bakabilme olarak ortaya çıkar. Kendimizle ilgili ise; öfkeyle, kıskançlıkla, kaygıyla ve mesleki kafa karışıklığıyla baş etme tarzımızda kendini gösterir. Duygusal zeka, varoluşun sorunlarını biraz melankoli ve bazı durumlarda kara mizah da içeren bir esneklikle karşılamayı bilenleri yenilgi ile dağılanlardan ayırt eden şeydir.

duygusal egitim 3

Tarih boyunca, bize duygusal becerileri sistematik biçimde öğreteceği umulan bazı güçler iş başında olmuştur. İşlerini her zaman mükemmel bir biçimde yapmamış olsalar da ana fikri gündemde tutmayı başarmışlardır. Bu güçlerden çoğunun bugünkü hayatlarımız üzerinde  kuvvetli bir iktidara sahip olmadıkları dikkate değerdir.

Bu güçlerden ilki dindi. Dinler en iyi ihtimalle, alışılagelmiş duygusal tepkilerimizin niteliğini yeniden eğitmeyi ve iyileştirmeyi hedeflediler. St Paul (tüm Hıristiyan kiliselerinin gelişmesinde belirleyici figür) Corinthianlara İkinci Mektup’unda, ‘Öfkede yavaş,  bağışlamakta hızlı’ olmayı öğütler. Proje, daha iyi duyguların doğal olarak oldukça öğretilebilir oldukları ve bizlerin de genellikle hiddetlenme konusunda süratli ve affetme konusunda fazlasıyla inatçı olduğuna dair bilge bir varsayıma dayanır. Yine de St Paul başka bir yol daha olabileceğini biliyor ve bir yeniden eğitim programının yeni dininin temel ihtiraslarından biri olabileceğine inanıyordu. Bu sebeple, yüzyıllar boyu, her hafta, kendisini izleyen cemaatten fazla gururlu olma zaafiyeti üzerine düşünmelerini, merhamet hissetmelerini; fedakarlığa ve dünyevi başarılardan feragate yeniden odaklanmalarını istedi.

duygusal egitim 4

Burada amaç dinin duyguların eğitiminde daima başarılı olduğunu ya da ideal biçimde buna odaklandığını vurgulamak değil; dikkate değer ve ilham verici bir biçimde bunun için çabalamaya kendilerini adamış olduklarını anlatmak. Dini kurumlar bugün hala önemli bir güç olmakla birlikte bu proje ile ilgili etkileri daha soluk.

Din, Batıda 19. Yüzyılda ilk olarak geri çekildiğinde boşluğun bir kısmını üniversitelerin doldurabileceğine yönelik yaygın bir varsayım vardı. Kültür, dini emirlerin yerini alabilir miydi? Fakat sonuç olarak bu umutlara da boşa çıktı. Birçok akademik disiplin - felsefe, tarih, edebiyat - prensipte, duygusal yaşamlarımızı eğitme göreviyle bağlantılıdır; insan deneyimini tüm karmaşıklığıyla kavrarlar; önde gelen üniversiteler genellikle iyi kaynaklara sahiptirler ve görkemli arazilere yerleşmişlerdir. Dışarıdan, insanların ve hatta bütün olarak toplumların duygusal anlamda bilgili olmalarına yardım edecek otoriteye ve fırsata sahip yerler gibi görünmüşlerdir. Fakat maalesef, soyutluğa ve anlaşılmazlığa düşkün akademik saplantı tarafından bu ihtişamlı vaadin altı oyulmuştur (ya da daha açık sözlü bir ifadeyle, ona ihanet edilmiştir). Eğer birisi büyük üniversitelerden birine açıkça yardım istemek için gitseydi, dengesiz biri olarak görülür ve zorla dışarı atılırdı.

duygusal egitim 5

Benzer bir ihanete müzelerde de rastlanır. Burada da umut bu kurumların dinin görevlerinden bazılarını üstlenebileceği yönündeydi: müzelerin yeni katedrallerimiz olabileceğiydi. Dünyanın büyük galerileri bazen bu işe uygun görünür ama yakından bakıldığında bize rehberlik etmek ve cesaretlendirmek için kıyaslanabilir bir azim barındırmazlar. Katedraller, bizi belli sonuçlara yönlendiren bir eğitim süreci yoluyla düzenli aşamalardan geçirerek duygusal eğitim ve rehberlikte çok, özel bir seyir sunmak üzere tasarlanmışlardı. İnsanın kederli bir halde bir müzeye gidip nasıl iyi yaşayacağını ve öleceğini bilmek konusunda yardım istemesi aynı derecede akılsızca olurdu.

Aynı zamanda bütün bir duygusal eğitim fikrinin saygınlığı - en azından evrensel olarak ‘kişisel gelişim’ olarak etiketlenmiş olan popüler biçimiyle - yüksek kültür tarafından saldırıya uğramıştır. Kişisel gelişim kitabından daha fazla küçümsenen bir tür daha yok. Varoluşla baş etmenize yardım etmesi için düzenli olarak böyle başlıklara başvurduğunuzu kabul ettiğinizde, iyi eğitimli ve ciddi görünmeyi arzulayanların tepeden bakan şüpheciliklerine katlanmaya mecbur kalabilirsiniz. Sanki bu türü iyice gözden düşürmek istercesine, kişisel gelişim yayıncıları o kitapları aşırı renkli kapaklarla giydirirken kitabevleri de ayırt edilemez bir pembe, mor kitap sırtı yığını içinde “Zihin, Beden, Ruh” sekmesinin yanına defneder.

Bu her zaman böyle değildi. Batı tarihinin iki bin yılı boyunca kişisel gelişim kitabı edebi başarının tepe noktası oldu. Antik çağdakiler özellikle uzman pratisyenlerdi. Epicurus, Aşk Üzerine, Adalet Üzerine ve İnsan Yaşamı Üzerine de dahil neredeyse her konuda üç yüzü aşkın kişisel gelişim kitabı yazdı. Stoik filozof Seneca kendisi gibi diğer Romalılara öfkeyle nasıl baş edeceklerini (hala oldukça okunabilir olan Öfke Üzerine), bir çocuğun ölümüyle nasıl baş edileceğini (Marcia İçin Teselli) ve politik ve finansal itibarsızlığın nasıl aşılacağını (Lucilius’a Mektup) öğütleyen ciltler yazmıştır. Marcus Aurelius’un Meditasyonlar’ını, finansal bir çöküş yaşayan biri ya da bir imparatorluğun dağılışı ile alakalı olarak, şimdiye kadar yazılmış kişisel gelişim eserlerinin en iyilerinden biri olarak tarif etmek haksızlık olmaz.

duygusal egitim 6

Hıristiyanlık da bu şekilde devam etti. Benedikler ve Cizvitler dünyevi hayatın tehlikelerinde yol bulmaya yardım edecek el kitapları dağıttılar. Ortaçağ çok satanlarından İsa’nın Taklidi’nde teolog Thomas à Kempis bir metinden cümleleri not etmeyi, onları ezberlemeyi ve kriz anlarında tekrarlamayı önermiştir. Büyük kişisel gelişim yazarları 19.yüzyılın başlarına dek hala tavsiyeler dağıtıyorlardı. 1823’te ‘İnsan, gün boyu daha iğrenç bir şeyle karşılaşmayacağından emin olmak için her sabah bir kara kurbağası yutmalıdır’ diyen, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar’ın yazarını, kısa, öz ve faydalı ifadelerin ustası Arthur Schopenhauer’ı,  ele alalım. Bu uzun geleneğin ardındaki varsayım, başkalarının sözcüklerinin bize yalnızca pratik tavsiyeler vererek değil aynı zamanda kafa karışıklığımızı ve kederlerimizi edebi cümlelere yeniden dökerek bize faydalı olabileceğidir. Bir kereliğine daha az yalnız ve daha az korkmuş hissederiz.

Peki, o halde kişisel gelişim kitaplarının itibarındaki bugüne dek devam eden aşamalı düşüşü açıklayan şey ne? Temel katalizörlerden biri, 19. yüzyılın ortalarında filozofları ve entelektüelleri işe alan ana kurumlardan biri olan ve onları faydalı oldukları ya da danışmanlık verdikleri için değil hakikati doğru kavradıkları için ödüllendiren modern üniversite sisteminin gelişimiydi. Burada doğruluğa yönelik bir saplantı ve ona karşılık yararlılığa yönelik bir ihmal başladı. Bilgilenmek için bir filozofa ya da tarihçiye danışmak (atalarımız için tamamen doğal bir varsayım olsa da) gülünç derecede idealist ve ergenliğe özgü görünmeye başladı. Bununla beraber toplum sekülerleşmeye başladı ki bu da modern insanın yaşama ve ölme işini yalnızca sağduyuya, iyi bir muhasebeciye, empati sahibi bir doktora ve bilime olan bol miktarda inanca dayanarak gerçekleştirebileceğini vurguluyordu. Geleceğin vatandaşları nasıl sakin ya da kaygısız olunacağına dair derslere ihtiyaç duymamalıydı. Hayatın büyük ikilemlerine yanıt bulmak için bugün bir üniversiteye gidecek olursanız akademisyenler kahkahalar atacak ve ambulans çağıracaklardır.

duygusal egitim 7

Böylece kişisel gelişim alanı, bugün içerisinde büyüyüp gelişen pek çok meraklı ve genellikle talihsiz tipte insana terk edildi: kendimize inanırsak, güven duyarsak, sıkı çalışırsak ve umudumuzu kesmezsek bize finansal cennet vaat eden Hıristiyan mesajına kılık değiştirten insanlara... Ya da Budizm’e, psikanalize ya da Daoizm’e yönelik geçici bir heves taşıyanlara... Modern pratisyenleri birleştiren şey azılı iyimserlikleridir. Birini neşelendirmenin en iyi yolunun onlara her şeyin yoluna gireceğini söylemek olduğuna dair vakur bir varsayımda bulunurlar. Birini iyi hissettirmenin en hızlı yolunun, işlerin düşündüğünden, hatta muhtemelen bundan da daha kötü olduğunu, söylemek olduğunu bilen daha soylu seleflerinin ruhundan tamamen kopmuşlardır. Ya da Seneca’nın çok iyi ifade ettiği gibi ‘Hayatın parçalarına ağlamaya ne gerek var? Tamamı gözyaşlarını gerektiriyor.’

duygusal egitim 8

Kişisel gelişim kitaplarına hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var, bu yüzden en ciddi yazarlarımızın türün olanaklarının farkında olmaması ve okuyucuya ‘faydalı’ bir şey söyleme fikrinin bayağılıkla eş anlamlı hale gelmesi özellikle üzücü görünüyor. Carlyle, Emerson ya da Virginia Woolf’ın elinde bu türün durumu nasıl olurdu bir hayal edin. Mevcut ahlaki ve pratik kafa karışıklıklarımızda, kişisel gelişim kitabı yeniden doğmak ve eski haline dönmek için haykırıyor.

Duygusal eğitim fikri bu sebeple fazlasıyla ihmal edilmiş durumda. Önümüzdeki zorluk, duygusal zekayı (duygusal olgunluğu) bilge ve ölçülü hayatlarda iş başında olan bir dizi beceriye, bir duygusal beceriler müfredatına dönüştürmektir. Çok uzun zamandır, adaletsiz ve acılı bir biçimde sezgi ve şansın sahası gibi görünen bir alanda sistematik eğitsel bir programa girişmeye hazır olmalıyız.

Modern toplumlar, çocukların nasıl büyüdüğünü takip etmekle çok ilgilidirler. İsveçli klinikçi Jean Piaget’nin çalışmalarından başlayarak 20. yüzyıl psikolojisi, ortalama bir çocuğun yaşamının erken yıllarında gelişimsel yolculuğu boyunca geçeceği her temel aşamayı özenle belirleyen ve etiketleyen bir çocuk gelişimi yaklaşımında öncü oldu. Bu çalışma sayesinde bugün biliyoruz ki altıncı ayda bir çocuk kendi başına oturabilmeli, küçük nesneleri baş ve işaret parmaklarını kullanarak tutabilmeli ve kendi görüntüsünü aynada tanıyabilmelidir. Bununla birlikte bir bardaktan kendi başına bir şey içmesi ve basit ricaları anlayabilmesi için muhtemelen bir üç aya daha ihtiyacı olacaktır. İki yaşına geldiğinde, ‘Ben’ ve ‘sen’ demeye başlayacak ve muhtemelen kendi başına şapka giyebilecektir. Dört civarlarında, birkaç kelime uzunluğunda cümleler kullanması beklenebilir ve bir hayali arkadaş icat etmesi (Piaget’nin Sembolik İşlev Alt-Aşaması dediği döneme ait bir başarı) oldukça olasıdır.

Ebeveynler, amcalar ve büyükanne/büyükbabalar, bu gelişimsel dönüm noktalarıyla oldukça ilgili olurlar. Aile sofrası etrafında bir çocuk ilk adımlarını attığında, ilk kez içinde fiil olan bir cümle kurduğunda ve okulun ilk gününün sıkıntı ve zaferlerinde onu desteklerler. Bu dönüm noktalarını kutlamanın, çocuğu olgunlaşma sürecinde teşvik edeceğine dair arka planda yatan bir duyguya sahiptir aileler.

Fakat yaş ilerledikçe tuhaf bir sessizlik yerleşir. Toplumun bir bireyin olgunlaşmasına verdiği dikkat git gide daha büyük taneli bir hale gelmeye başlar. Birkaç yıl, psikolojik ve duygusal büyümenin bazı aşamalarının resimlerine hala sahip oluruz ama bunlar daha az bilinir, adlandırılır ve tespit edilirler. 14 yaşında birinin 17 yaşından farklı olacağına dair yaygın bir kanımız vardır ama tam olarak nasıl ve neden olduğunu belirlemek zor olabilir. Yirmi yıl kadar sonra, muğlaklık bunaltıcı hale gelmeye başlar. Çocukluk sonrası gelişimin herhangi bir senaryosunda, kamusal düşüncemiz dışsal, materyal konulara yoğunlaşır: birinin üniversitede ne diploması aldığının, hangi işi garantilediğinin ve kurumsal hiyerarşide nasıl ilerlediğinin izini süreriz.

Oysa, gerçekte büyümemiz asla durmaz. Duygusal gelişim olasılığı hayat boyu mevcuttur. Değişikliklerin izini sürmeyiz ama büyük bir doğum günü, bir terfi ya da mühim bir statü olmadan da değişiklikler yine de gerçekleşebilir. Belki de 27 ile 29 yaşları arasında ebeveynlerimizin eksikliklerine bakış açımızı radikal biçimde gözden geçiririz. Ya da kıskançlığa yönelik görüşümüz 36. yılımızın ortasında ileri doğru bir sıçrayış yapabilir. Ya da 45’e yaklaşırken bir sabah erken saatlerde bir otelde yatakta uzanırken, evliliğimizdeki çatışmalara yaklaşımımızı revize edebiliriz. Aşağı yukarı aynı insan gibi görünebilir ama içimizde yavaş, beklenmedik duygusal değişimlere gebe olabiliriz.

Duygusal gelişim kapasitemiz sürekli olarak erişimimizdedir ama bebeklerin ve küçük çocukların keyfini sürdüğü gibi açık ve detaylı, büyüme aşamalarımızı fark etmemiz ve takip etmemiz konusunda bizi teşvik edecek ve bize cesaret verebilecek referanslara ve kaynaklara sahip değilizdir. Kendi hayatlarımızı arkadaşlarımıza ve kendimize, sırf dışsal ve materyal vurgularla anlatmaya alışkın olmamız tüm duygusal büyüme fikrinin ihmal edildiğinin belirtisidir. Yaşlı bir tanıdık tarafından geçmiş yılların nasıl gittiği sorulursa, en gurur verici başarılarımız arasında kaygıya yönelik yeni bir yaklaşımı ya da suçluluk duygusunu yeniden değerlendirişimizi aday göstermemiz olası değildir. Singapur’da bir görevin ardından nasıl İstanbul’a geri taşındığımızı ya da internet satışlarını geliştirmede yeni ve oldukça önemli bir rol üstlendiğimizi anlatmak daha doğal hissettirir.

Başka bir deyişle senaryo, tabiatı gereği imkansız olduğu için değil onu yazmaya zahmet edilmediği için, hayat boyu süren duygusal gelişimi ön plana almayı reddeden bir kültürde yaşıyoruz. Fakat gerçekte her yetişkinin yaşamı - gizli biçimde - olgunluğa giden bir haritada edinebileceğimiz bir dizi beceri içerir; her durak kendince, bir çocuğun dilin inceliklerinde ustalaşması ya da bisiklet sürmeyi öğrenmesi kadar önemlidir.

Duygusal gelişimin ideal bir haritası olsa üzerinde bir dizi temel kavrayışı edinişimizi belirleyen duraklar olurdu. Örneğin, bir insanın kendisini pek de iyi tanımıyor olabileceğini ya da her zaman haklı olamayabileceğini - her ne kadar olmak zorundaymış gibi hissetse de - kabul etmeye ciddi olarak istekli olması ya da başkalarıylayken surat asmak yerine, rahatsız olduğu şeyleri sakin biçimde sözcüklerle açıklamaya çabalamak zorunda olduğunu fark edebilmesi çok önemli bir gelişimsel dönüm noktası olarak müjdelenebilir. Birinin kırkıncı doğum gününü nasıl kutlayacağımızı biliyoruz, ama daha bilge bir dünyada olsaydık, birisinin en sonunda özür dileme ya da diğer insanların kötü davranışlarının genellikle kötülükten çok kaygıdan ya da korkudan kaynaklandığını fark etme becerilerini kazandığı anı nasıl kutlayacağımızı da bilirdik.

Hayatın diğer alanları, ilerlemenin kilometre taşlarına sahip olmanın faydalarını gösterir. Örneğin havacılıkta, ilk acemi sınavından bir jeti okyanus ötesine uçurabilme becerilerine dek, birinin artan uçuş becerilerinin izini sürebiliriz. Golfta, çim alan boyunca güçlü noktaları kaydetmeye yarayan belirli engeller vardır. Fakat konu iç dünyamız olunca gelişimsel bir hikayeyi belirlemeyi ve anlatmayı zor buluyoruz.  Hala büyümeye ihtiyaç duyan birinden muğlak ifadelerle bahsediyoruz ya da kendimiz hakkında daha fazla şey öğrenmek için biraz ara verme dileğimizi ifade edebiliyoruz. Fakat altta yatan dönüm noktalarına tutunuşumuz zayıf ve kusurlu olmaya devam ediyor.

İdeal bir toplumda duygusal gelişim, bugün kariyer ya da yaş dönüm noktalarına verilen aynı türden bir ilgi ve itibarı üzerine çekerdi. Bugün mesleki ilerlemeyi, yeni bir on yıllık döneme geçişimizi ya da yeni bir eve taşınmamızı kutlamak için bir parti verebiliriz, gelecekte ise aynısını, birinin kendine şefkat gösterme ya da daha affedici olma konusunda yeni kazanılmış uzmanlığına dikkat vermek için yapabiliriz.

İdeal bir toplumda okula giden yalnızca çocuklar olmazdı. Yetişkinler genel olarak kendilerini, devam eden bir eğitim ihtiyacı içinde görürlerdi: duygusal türde bir eğitim. İnsan,  psikolojik müfredatın etkin bir mezunu olarak kalması gerektiğini bilirdi. Duygusal zekaya adanmış okullar herkese açık olurdu ki böylece çocuklar, hayat boyu sürecek bir sürecin erken aşamalarına katıldıklarını hissederlerdi. Bazı sınıflarda - öfke ya da surat asma, suçlama ya da dikkate almama hakkında - yedi yaşındakiler ile elli yaşındakiler, verilen alanda eşdeğer olgunlukta oldukları tespit edilmiş iki topluluk, birlikte öğrenirlerdi. Ütopyada ‘Okulu bitirdim’ ifadesi kulağa fazlasıyla tuhaf gelirdi.

Günümüzde insanların içsel olarak büyüyebilecekleri ve hayat boyu psikolojik ilerleme kaydedebilecekleri - hatta kaydetmek zorunda oldukları - konusundaki temel gerçeği hiçbir şekilde tanımıyoruz. Bu ilerlemenin nasıl göründüğü ve onu nasıl teşvik edebileceğimiz konusunda açık bir fikrimiz yok. Yalnız başımıza mücadele ediyoruz. Bu nedenle, daha iyi bir dünyada, okula gitmeye devam ederdik; çocukken bildiğimizden çok daha farklı bir okul - her daim çetrefilli ve bitmemiş bir işte bize yardımcı olacak bir hayat okulu: gerçek bir yetişkin olma işinde.

Geçmiş dönemlerde de, duygusal olarak daha olgun olmayı (özgün olduğu kadar yabancı da olan bir ifade) hayati bir hedef yaptığını ilan etmek kulağa tuhaf gelebilirdi. Toplumlar, tarih boyunca üyelerine tatmin edici bir hayatın neleri içerebileceğine dair senaryolar vermiştir: dindarlık, zenginlik, şöhret ve askeri cesaret önde gelen seçeneklerden olmuştur. Fakat duygusal olgunluk ifadesinin altında hedeflenenler muğlak kalmıştır. Buna şaşırmamamız gerekir. Tam tersi olan durum, yani duygusal toyluk utanç verici bir kusur değil, bizim doğal durumumuzdur, dünyaya böyle geliriz ve oldukça sıra dışı ve genellikle beklenmedik bir şey başımıza gelmediği sürece öyle kalabiliriz.

Duygusal hayatlarımızla normal ilişkimiz biraz şöyle ilerler: duygusal olarak nasıl işlev gösterdiğimizi pek çok yönden anlamak için çabalarız. Kaygılı, üzgün ya da heyecanlı olma sebeplerimiz gün be gün elimizden kayar gider. Bunun sonucunda, incinmeye, biriyle yakınlaşmaya ya da arzularımızı açmaya dair tipik tepkilerimiz ve yöntemlerimiz muğlak ve kontrolsüz hissettirebilir. Bir dizi rahatsız edici duygu karanlığa itilir, onları tanımayı ya da işlemeyi beceremeyiz ve böylece bize semptomlar bırakırlar: rahatsız olma, depresyon, kaygı, uykusuzluk, bağımlılık. Kendimizi başkalarına açıklamaya çalışırken tökezler, onları dengesiz sapmalarımızla şaşırtabilir veya incitebiliriz. Aynı zamanda başkalarının davranışlarını yorumlamakta zorluk yaşarız. Onları kolaylıkla yaralı değil de kötü, acı çekmekte olan biri olarak değil de kasıtlı olarak acımasız olarak görürüz. Duygusal hayatın zorlukları ilişkilerimiz etrafında filizlenir. Birkaç ayın sonunda başka bir insanı mutlulukla hoş görebilmemiz zorlaşabilir. İş ortamı ise daha derin, daha otantik benliklerimiz ile toplumun keskin talepleri ve ailelerimizin beklentileri arasında bir uyum bulmamızı gerektirdiği için, en az bu kadar zorlu bir alandır. Kolaylıkla sinirli, verimsiz biçimde kızgın ve hayal kırıklığı tarafından ezilmiş hale gelebiliriz.

Duygusal olgunluk fikri muğlak bir boş hayal olarak kalmak zorunda değildir. Bizi doğal durumumuzun ötesine taşıyabilecek çok sayıda tutarlı adımdan ve kavrayıştan oluşur. Duygusal olarak gelişmek, kendini anlamak ve kendinle empati kurmayı öğrenmek; çocukluktan gelen etmenlerin hesabını iyi yapmayı, başkalarının doğrudan bize söylediklerinin ötesindekileri yorumlamayı, hataları ve acayiplikleri başkalarına zamanında söylemeyi, gerçeklik tarafından yok edilmeden onun sert kenarlarını fark etmeyi, teselliye ve yardıma olan ihtiyacı kabul etmeyi, gerekli bir özgüven seviyesine ulaşmayı, kendini karmaşadan koparabilmeyi ve içinde bulunduğu koşulların kıymetini bilmeyi ve varoluştan tümüyle vazgeçmeden umudu kesmeyi bilmeyi içerir.

‘İçsel yolculuk’ olgusu karışık çağrışımlardan yorgun düşmüştür ama (her zaman kırılgan olan bir) duygusal olgunluk seviyesine erişmek için insanın uğraması gereken farklı aşamaları betimleme gücünü sürdürür. Duygusal hayatın farklı alanlarını her biri yerleşim yerleri, şehirler ve sınır işaretleriyle işaretlenmiş adalar gibi hayal edebiliriz; tıpkı Rönesans İtalya’sının kentlerinde ya da Ege sahil şeridinin nefis manzaralı noktalarında yapabileceğimiz gibi yolumuzu sistematik biçimde bulma zahmetine katlanmalıyız. Böyle bir yolculuğun var olduğunu bilmek ve farklı anlarını fark edip hissetmek bize bir odak ve bir amaç duygusu verebilir. Sisler içinde ve bu sebeple ulaşılamaz görünmüş olan şey makul bir tutku olarak ortaya çıkar. Duygusal olgunluğa ulaşma girişimlerimizi diğer, daha iyi şöhretli amaçlarımızla birlikte betimleyebiliriz: Finansal güvenceye erişmek ya da bir çocuğu üniversiteye kadar yetiştirmek gibi.

Yolculuk bir miktar saygınlık da kazanabilir. Egzantrik bir bireysel tercih gibi görünmekten öte, tam bir yetişkin olmanın bir parçası olarak kabul edilebilir. İnsan gelecek yıllarda duygusal olgunluğa erişmeye yönelik makul bir hedef koyabilir - golf ya da kemanda ustalaşmak veya ev kredisini tamamlamaktan daha az itibarlı olmayan ve hatta daha faydalı bir hedef.

Duygusal olgunluğun öfkemizde, kaygımızda ve yenilgiye uğramış ilişkilerimizde ispat edilmiş genel eksikliği bir utanç kaynağı olmamalıdır. Duygusal olarak büyüme görevini, daha yeni yeni, kafa yormamız gereken bir alan olarak algılamaya başladık. Kendimizi en faydalı ve en heyecan verici ihtirasların birinden uzun süre mahrum ettik.

The School of Life isminde kasıtlı bir paradoks vardır. “Hayat Okulu”nun amacı bize yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz şeyleri öğrenmede eşlik etmektir. Ama yine de ismin hafif bir hüzünle öne sürdüğü gibi bizim için dersleri veren çoğunlukla hayatın kendisidir (ki bununla asıl kast ettiğimizse, acı verici deneyimlerdir). The School of Life bu sebeple bir umut ve bir teşvik taşır. Yıllar boyu süren tökezlemeler yoluyla edinebileceğimiz dersleri zamanında ve sistematik bir biçimde öğrenebileceğimize inanmaya cüret eder. Kolektif olarak, bilmemiz gereken en önemli şeyleri şansa bıraktık; sistematik olarak bilgeliği yayma fırsatını ciddiye almadık. Bununla birlikte teknik ve yönetsel beceriler için eğitime olan inancımızı koruduk. Oysa doğru şekilde anlaşıldığında eğitim, deneyimin tüm alanlarını kapsamalıdır. Her yeni neslin, ekonominin yasalarını ya da fizik kanunlarını her yirmi yılda bir yeniden icat etmeye çalışmakta ısrar ettiği kadar ilişkilerin doğasını çözmeye gayret etmesi gerektiğini düşünmek de çılgınlık olmasa gerek. The School of Life - nihayetinde - bize zaman kazandırma girişimine inanan bir kurumdur.

Recent entries