Dinleme Sanati

Muhtemelen pek çoğumuz başkalarını yeterince dinlemediğimizi içten içe hissedip suçluluk duyarız. Bu yazıda size dinlemenin sıkıcı olabilse de çaba göstermeye değer bir şey, iyi bir şey olduğunu söyleyerek yaranıza tuz basmayacağız.

Aksine dinlemenin aslında oldukça ilginç bir şey olabildiğini, konuşan kişi için olduğu kadar sizin için de oldukça keyifli bir aktivite olabileceğini göstereceğiz.

 dinleme sanat 1

Genellikle Sohbetten aldığımız keyfi şöyle sınıflandırırız:

Kendimden bahsetmek: Eğlenceli

Senin kendinden bahsettiğini duymak: Sıkıcı

Bunun sonucunda da dinlemeye ayırdığımız çabayı asgari düzeyde tutup olabildiğince konuşmak için uğraşırız çünkü hayatımızı ilginç kılmanın yolunun bu olduğuna inanırız.

Peki sohbetlerden aldığımız hazzı bu şekilde analiz etmek gerçekçi mi? ‘Kendi sesimizi duymanın’ haz veren bir şey olduğu elbette doğrudur. Ancak kendimizden bahsetmenin asıl keyifli yanı bu değil. Kendimizden bahsetmenin en keyifli yanı kendimizi anlamak, kim olduğumuzu, ne hissettiğimizi, ne istediğimizi ve bundan sonra ne yapacağımızı daha iyi kavramaktır. Kendimizden bahsetmenin en haz veren tarafı yalnızca kendi sesimizi duymak değil başkalarına da en açık şekilde kendimizi anlatabilmektir.

Genellikle kendimizi en iyi şekilde anlamanın yolunun konuşmaktan geçtiğine inanırız. Oysa çok daha ilginç ve özgürleştirici olan başka bir yol daha vardır: bazen kendimizi en iyi şekilde anlamak başka insanların öykülerini dinlediğimizde mümkün olur.

Bu ilk duyuşta çok mantıksız ve duygusal bir fikir gibi gelebilir. Oysa son derece gerçekçidir ve ispatı da oldukça yakında tanıdığımız bir disiplinde bulunabilir: edebiyatta. Romanlar, başka insanların hikayeleridir ve dinlemekten sıkılmayız; üstelik gerçekten iyi bir roman bize kendimizi anlatır aslında.

Tolstoy, Proust ya da Virginia Woolf gibi insanların hikayelerini, kendi fikirleri ve maceraları hakkında konuşmalarını dinlemek için saatlerimizi ayırmaya razı oluruz. Üstelik bu hikayeleri dinlerken araya kendi sözcüklerimizi sıkıştıramıyor olmak da bizi o kadar rahatsız etmez çünkü aslında onların hikayelerini dinleyerek kendimize dair çok fazla şey öğrendiğimizi hissederiz.

 dinleme snat 2 

Marcel Proust bu konuda şöyle der: ‘Her roman okuru aslında kendi hayatının okurudur; romancının ona verdiği gözlüklerle kendi yaşamanın daha net bir biçimde görüp anlayabilir.’

Tüm bunlar iyi hoş ama dinlemek zorunda olduğumuz ortalama insanlar Marcel Proust kadar ilgi çekici değil, diye düşünebiliriz. Yani romancıyı dinlemek isteyip de ortalama bir insanı dinlemekle ilgilenmemiz çok da şaşırtıcı değil.

Oysa etrafımızdaki insanlar aslında sandığımızdan çok daha ilgi çekicidir – yalnızca nasıl dinleyeceğimizi ve dinlediklerimizi nasıl en doğru şekilde düzenleyeceğimizi bilmemiz gerekir.

Büyük yazarlar olduğu söylenen kişileri dinlemek (kendilerinden bahsettiklerinde bile) ilginçtir çünkü Kişisel Öykülerde gizli olan Evrensel Öyküyü bulup çıkarma sanatında ustalaşmışlardır.

‘Büyük Yazarlar’ dediğimiz kişiler bize teyze çocuklarının yaşantısını ya da ormana yaptıkları bir gezintinin hikayesini anlatsalar bile, Evrensel Öyküyü yakalama becerileri sayesinde bu hikayeler başkalarının zihninde hiçbir yankısı olmayan kişiye özgü anekdotlar olmaktan çıkıp İnsanlığın Evrensel kitabının sayfalarında kendine yer bulan öykülere dönüşürler: onların hikayesi ve bizim hikayemiz haline gelirler.

 dinleme sanat 3

Gerçekte, hepimiz İnsanlığın Evrensel Kitabındaki hikayeleri yaşıyoruz. Ancak bu hayatı anlatma konusunda pek becerikli olmadığımız için, kişisel detaylarda boğulduğumuz, olmadık şekillerde konudan saptığımız için dinleyicilerimizin sıkılmasına ve birini Dinlemenin son derece olumsuz çağrışımlarla eşleşmesine sebep oluyoruz. Hayatımızı yanlış şekilde yaşamıyoruz ama yaşadığımız hayatı anlatma tekniklerimizde bir yanlışlık var. Kötü anlatıcılar olduğumuzda başka birinin konuşmasını dinleme konusunda bitmek bilmeyen bir şüphenin büyümesine de katkıda bulunmuş oluyoruz.

Hayatımızı anlatmayı denediğimizde ters giden bazı şeyler şunlar olabilir:

a) Fiili detaylara kendimizi kaptırıyoruz: bir olayı asıl ilginç kılanın yaşananlar değil bunların bizde uyandırdığı hisler olduğundan bihaber; zaman, mekan ve başka pek çok detay hakkında konuşup duruyoruz.

b) Yaşadığımız bir duygunun yoğunluğuna o kadar kapılıyoruz ki, o duyguyu tarif etmek yerine ne kadar yoğun olduğunu ısrarla söylemeyi tercih ediyoruz. Tekrar tekrar ‘o kadar güzeldi ki’ ya da ‘dünyanın en korkunç şeyiydi’ gibi şeyler söylüyoruz ama yaşadığımız hissi doğru şekilde açmayı ve bir başka kişinin zihninde de canlandırmayı başaramıyoruz.

c) Ne zaman hikayemiz biraz ilginçleşmeye başlasa, korkup saklanıyoruz. Taşıyamayacağımızı hissettiğimiz bir üzüntüyü, kafa karışıklığını ya da heyecanı tetikleyebilecek yoğunluktaki duygularımız bizi korkutunca daha yüzeysel bir anlatıma doğru geri adım atıyoruz.

d) Ayrıca tek bir hikayeye odaklanamıyoruz. Zihnimizde çok fazla şey var, sürekli yeni alt başlıklar açarak ilerliyoruz.

İyi Dinleyici bu talihsiz konuşmalara denk geldiğinde paniklemek yerine, bir editör gibi davranmaya çalışır.

İyi bir dinleyici olmak bir yayınevindeki iyi bir editörün yaptığı işi yapmaya benzer. Amerikalı yazar Raymond Carver ile onun New York editörü Gordon Lish arasındaki ilişkiyi ele alalım.

 

dinleme sanat 4 

    Editör: Gordon Lish                                Yazar: Raymond Carver

Lish, Carver’ın metinlerini ciddi ölçüde düzeltmiştir. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, onu son derece yaratıcı ve dönüştürücü bir kulakla, bize günlük hayatta da dinleme sanatı hakkında pek çok şey öğretebilecek bir kulakla dinlemiştir.

– Lish, Carver’ın özgüvenini pekiştirmiştir. Tüm dünyanın ona kulak verdiğini ve bu yüzden hislerini en doğru şekilde açmak için göstereceği çabanın çok kıymetli olduğunu hissettirmiştir. Onun bir editör olarak yaptığı işin bir sohbetteki karşılığının konuşan kişinin gözlerinin içine şefkat ve empatiyle bakmak olduğunu söyleyebiliriz.

– Carver’ı kişisel detayların sıkıcılığına düşmekten kurtarmıştır. Carver’ın Amerika kırsalındaki deneyimlerine evrensel bir boyut kazandırarak yazarın bugün Kore’den Almanya’ya dek dünya çapında tanınır olmasını sağlamıştır.

– Carver’ın konudan sapmasına engel olmuştur; yazdığı her bir hikayenin ana temasına odaklanmasını sağlamıştır.

dinleme sanat 5

 Raymond Carver’ın “The Bridle” öyküsünün girişinden dört sayfanın taslağı

Bir dinleyici olarak yapmamız gereken, Lish’in Carver için yaptığı işin bir benzeridir. Dinlerken, kötü anlatının arkasına gizlenen iyi öykünün dinlediğimiz kişinin zihninde belirmesini sağlamak için gereken biçimlendirmeyi, araştırmayı ve vurgulamayı yapmamız gerekir.

Bu yüzden, dinlerken, konuşan kişinin konudan uzaklaşmasını engellemek için onu durdurup şöyle sorabiliriz: ‘Biraz önce .…. diyordun.’ Onu hikayenin en bütünlüklü ve duygusal bakımdan ‘canlı’ kısmına dönmeye davet edebiliriz.

Hissiz yüzeysel detaylardan uzaklaşıp daha derin duygusal gerçekliğe dokunması için onu teşvik edebiliriz: ‘Peki bu sana nasıl hissettirdi…?’

Sıra dışı ve garip şeylerin dile gelmesine izin vermeliyiz. Açık fikirlilikle dinlediğimizin işaretlerini verebiliriz. Belki karşımızdaki kişi kız kardeşine ilgi duyduğundan ya da bir şirketten para çaldığından söz etmek üzere. Hassas bir konunun kapanmasına neden olacak bir şey yapmamaya özen göstermeliyiz. ‘Devam et…’ diyerek yüreklendirebiliriz. Biz bir yargıç değiliz, bir dostuz.

İyi Dinleyici, kendi hayatındaki bir sorunu derinlemesine anlamanın en iyi yolunun, o sorunun bir başkasının hayatı üzerinden konuşulduğunu duymaktan geçtiğini bilir ve dahası, başkalarının sözcüklerinde kendini bulabilmek için ihtiyacı olan editörlük becerilerine sahiptir.

Bu açıdan bakıldığında dinlemek artık bir mecburiyet değil, son derece heyecan verici bir eylem haline gelecektir.

 

Recent entries