Daha Uzun Bir Ömür

Ömrümüzü uzatma çabalarımız normalde hayatımıza daha çok yıl eklemek için yapılanlarla kendini gösterir; örneğin daha çok yeşil çay içerek veya erken yatarak bunu gerçekleştirmeye çalışırız. Oysa bu yaklaşım, aslında değirmenlerle savaşmaya benzetilebilir. Ölümü yeşil çay ile savuşturamayacak olmamız bunun nedenlerinden biridir ama aynı zamanda, daha derin anlamıyla ömrümüzü uzatmanın en iyi yolunun kuyruğuna birkaç yıl daha tutturmak olmadığını da görürüz.

Zamana dair en temel gerçeklerden biri, her ne kadar onu objektif bir birim gibi ölçmeye çalışsak da, aynı hızda akmıyor olmasıdır. Beş dakika bize bir saat kadar uzun gelebilirken on saat, yalnızca beş dakika sürebilir. Bazen on yıl, belki yalnızca iki yıl gibi geçer; bazen de iki yıl, yarım asrın ağırlığını taşıyabilir.

 uzun omur 5

Başka bir deyişle, zamana dair öznel algımızla onu bir saat ile ölçme yöntemimiz arasında çok az ilişki vardır. Zamanın hızı insan zihninin kaprislerine bağlıdır: uçup gidebilir de bir türlü geçmeyebilir de. Hiçliğe de karışabilir, sonsuza dek sürecek bir yoğunluğa da ulaşabilir.

Eğer hedefimiz daha uzun bir ömürse, diyetisyenler ne derse desin, önceliğimiz sayısal bir zaman artışı kazanmak değil önümüzdeki yılların yeterince doyurucu olmasını sağlamaktır. Amacımız, zamanın yoğunluğunu artırmak olmalıdır, ölümün vefasız pençesinden bir ya da iki yıl daha koparmak değil.

Peki, neden zaman bu kadar farklı hızlara sahiptir? Neden kimi zaman baş döndürücü bir hızla kimi zaman da can sıkıcı bir yavaşlıkla ilerler? İpucunu çocuklukta bulabiliriz. Ömrümüzün ilk on yılı neredeyse hepimiz için yaşadığımız diğer on yıllara kıyasla çok daha uzun sürer. Ergenlik yılları biraz daha hızlıdır ama hala emeklemeye devam eder. Öte yandan 40 yaşında geldiğimizde zaman adımlarını hızlandırır; 60larımıza geldiğimizde ise dörtnala koşturacaktır.

 uzun omur 6

Bu hız farkının gizemli bir tarafı yoktur: tamamen yenilik duygusuyla ilgilidir. Günlerimiz ne kadar yeni, öngörülemez ve zorlayıcı deneyimlerle doluysa zaman da bize o kadar uzun gelecektir. Öte yandan bir günümüz diğerine ne kadar benzerse zaman hızla gözden kaybolan bir karaltı gibi geçip gidecektir. Çocukluğumuzun bu kadar uzun sürmüş gibi hissettirmesinin nedeni çocukluğun bir yenilik kazanı olmasıdır; çünkü en sıradan günlerimiz bile sıra dışı keşiflerle ve duyumlarla doludur: bunlar bir hırkanın fermuarını ilk kez keşfedişimiz ya da burnumuzu suyun altında tutuşumuz, güneşe ilk kez bir plaj havlusunun pamuklu yüzeyi altından bakışımız veya pencere pervazındaki macuna parmağımızı daldırışımız gibi ufak ama önemli şeyler olabilir. Uyaranlar ne kadar yoğunlaşırsa ilk on yılın uzunluğu bin yıl bile hissettirebilir.

 uzun omur 7

Orta yaşlarımıza geldiğimizde her şeyin biraz daha tanıdık hale geleceğinden emin olabiliriz. Yurtdışına birçok kez çıkmış olabiliriz. Bir ananas yemek, araba almak ya da bir çakmağı parmaklarımız arasında çevirmek gibi şeylerden heyecan duymayız. İlişkileri, para kazanmayı, başkalarına ne yapmaları gerektiğini söylemeyi biliriz. Bunun sonucunda da zaman acımasızca ellerimizden kayıp gider.

Bu noktada genellikle önerilen çözümlerden biri, tüm çabalarımızı taptaze yenilik kaynakları bulmaya yöneltmemiz doğrultusundadır. Küçük, öngörülebilir ve dolayısıyla da ‘hızla geçen’ hayatlarımızı yaşamaya devam edemeyiz; kaşif ve maceracı olmamız gerekir. Machu Picchu’ya ya da Angkor Wat’a, Astana’ya veya Montevideo’ya gitmemiz, yunuslarla yüzmenin bir yolunu bulmamız veya Lima’nın merkezindeki, dünyaca ünlü bir restoranda on üç çeşitten oluşan menüyü sipariş etmemiz gerekir. Böylece zamanın acımasız koşusu nihayet duracaktır.

Ancak bu, adaletsiz, pahalı ve nihayetinde hiç de uygulanabilir olmayan yenilik için zahmete girmek demektir. Orta yaşlarımıza dek yakın çevremizde de birçok önemli şey gördük, ancak şanslıyız ki bunlardan çoğunu muhtemelen hiç fark etmedik. Varoluşun elimizin altındaki mucizelerine şöyle üstünkörü birkaç bakış attıktan sonra muhtemelen onlar hakkında bilinmesi gereken ne varsa bildiğimizi varsaydık. İçinde yaşadığımız şehri, etkileşimde olduğumuz insanları ve tüm bunların özünü çözdüğümüzü sanırız.

Oysa ancak yüzeyde kalabilmişizdir. Daha derinlemesine anlamayı denemeye bile başlamadığımız bir dünyadan sıkılmışızdır. Bu zamanın hızlı akmasının asıl sebebidir.

Ömrü uzatma konusunda öncü olanlar diyetisyenler değil, sanatçılardır. En iyi durumda sanat, bize ne kadar az şey kavradığımızı ve fark ettiğimizi hatırlatan bir araçtır. Bize sıradan şeyleri yeniden sunar ve özellikle de önemsemeyi bıraktığımız alanlardaki saklı güzelliğe ve ilgiye gözlerimizi açar. Yeni doğduğumuzda sahip olduğumuz çılgın duyarlılığı yeniden bulmamıza yardımcı olur. Burada Cezanne, elmalara sanki daha önce hiç elma görmemiş gibi yakında bakıyor ve bizi de bunu yapmaya davet ediyor:

 uzun omur 8

Burada ise Van Gogh, portakalların büyüsüne kapılmış:

 uzun omur 9

Albrecht Dürer, bir toprak parçasına, genellikle çocuklara özgü olan bir tarzla çok yakından bakıyor:

Sanatçılardan bu en değerli dersi almak, yani doğru şekilde fark etmeyi, gözümüz açık yaşamayı ve bu sayede zamanın tadını çıkarmayı öğrenmek için sanat eseri yaratmamız gerekmez. Bir sanat galerisine konabilecek bir şey üretme niyeti taşımasak da daha bilinçli yaşama hedefinin bir parçası olarak yaşadığımız şehrin bilmediğimiz bir semtinde yürüyüşe çıkabilir, eski bir arkadaşımıza hayatının daha önce merak etmeye cesaret edemediğimiz bir kısmını sorabilir, parkta sırt üstü uzanıp yıldızlara bakabilir ya da partnerimize daha önce hiç denemediğimiz bir şekilde sarılmayı deneyebiliriz. Yeni bir şey bulmak için Machu Picchu’ya gitmek gerektiğini düşünmek için biraz hayal gücünden yoksun olmamız gerekir.

Fyodor Dostoyevski’nin romanı Budala’da, bir mahkum aniden idam hükmü giyer ve kendisine yaşayacak yalnızca son birkaç dakikasının kaldığı söylenir. ‘Ah bu hükmü giymeseydim!,’ diye bağırır. ‘Benden alınan bu zaman bana geri verilseydi, ne büyük sonsuzluk! Bir dakikayı bir çağa dönüştürebilirdim …’ Hayatını kaybedeceği gerçeğiyle karşı karşıya kalınca kahramanımız, yeterince hayal gücü ve minnettarlıkla her bir dakikayı ebediyete dönüştürebileceğini fark eder.

Daha uzun hayatlar yaşamaya çalışmak makuldür. Ne var ki uzun ömrün ne anlama geldiği konusunda yanlış bir fikirle çalışıyoruz. Bin yıl yaşasak da yine her şeyin hızla geçip gittiğinden şikayet edebiliriz. Biz, ancak beş yaşındakilerin doğal bir şekilde uygulamayı bildiği türden açık yürekli bir minnettarlıkla ve kibirsiz bir hassasiyetle doldurduğumuz hayatlar yaşamayı başardığımız için uzun hissettiren bir ömür sürmeyi hedeflemeliyiz. Durup başkalarının yüzlerine bakmalı, her akşam göğü dikkatle incelemeli, Boğaz’ın renklerini keşfetmeli, ruhlarımızı açacak sorular sorma cesaretini göstermeliyiz. Daha fazla yıla ihtiyacımız yoktur; her bir günün bilinçli bir şekilde yaşandığından emin olarak kalan zamanımızı daha yoğun yaşamaya ihtiyacımız vardır. Bunu da basit olduğu kadar önemli bir manevrayla yapabiliriz: bugüne dek görmediğimiz her şeyi nihayet fark etmeye başlayarak.

 

 

Recent entries