Telefonlarimizi Nasil Daha Akillica Kullaniriz?

Hayatımızdaki herhangi birinin (ya da bir şeyin) akıllı telefonumuzdan daha fazla ilgimizi çekebilmesi ne yazık ki giderek zorlaşıyor. Bu kafa karıştırıcı ve huzursuz edici durumu fark etmek pek çoğumuzun aşk hayatında, ailesinde, boş vakitlerinde ve sağlığında ciddi sorunlara yol açtı. Telefonun varlığının ciddi ölçüde etkilemediği neredeyse hiçbir ilişki yok günümüzde. Zihnimizin bir yerlerinde bu makinenin bize bazı kapıları açarken bazılarını da sert bir şekilde kapattığından şüphe etmiyor olsak telefonların güzelliği ve ilginçliği bu kadar büyük bir mesele olmazdı. Telefonlarımızı çok seviyoruz ve onlardan vazgeçmeyi asla itemeyiz ama aynı zamanda bu eğlenceli aygıtların bize büyük bir bedel ödettiğinin de farkındayız. Bu yazı, en samimi, en sıcak ve muhtemelen en riskli teknolojik ilişkimize biraz daha sağduyu kazandırmayı hedefliyor.

1. Bagimlilik

Vücudumuza yasa dışı maddeler enjekte etmiyor ya da aşırı dozda alkol tüketmiyor olabiliriz ama neredeyse hepimiz bir tür madde bağımlısıyız aslında. Bağımlılık (özünde) gerçek umutlarımızı ve korkularımızı uzak tutmamızı sağlayan bir maddeye bağımlı olmak anlamına gelir: (daha geniş anlamıyla) kendi zihnimizle makul ve dürüst bir yüzleşmeden kaçınmak için benimsediğimiz bütün rutinlerdir.

Telefonlarımıza bağımlı olduğumuzu söylemek onları çok sık kullandığımız anlamına gelmez yalnızca. Daha karanlık bir kavrama işaret eder: telefonlarımızı kendimizden mesafe almak için kullandığımıza. Telefonlarımız yüzünden bir odada zihnimizde uçuşan düşüncelerle baş başa kalamayan, geçmişi ve geleceği merak etmekten korkan, acıyı, arzuları, pişmanlığı ve heyecanı hissetmek için kendimize izin vermeyen bir noktadayız.

Telefonlar hayatımızın önemli bir parçası olduğu için değil, onları kendimizden kaçınma projemize alet ettiğimiz için onlara bağımlıyız. Amaçları bize zarar vermek değil. Ancak biz onları kendimize zarar verecek şekillerde kullanıyoruz çoğu zaman. Bağımlılık kulağa korkunç geliyor. Oysa aslında bu güçlü etiket oldukça normal bir eğilimi tanımlıyor: kendimizi tanımanın hazzından ve dehşetinden kaçma alışkanlığını.

2. Manastir Hayati

telefonlar nasl akllca 1 

Yüzyıllar boyunca, Hıristiyan keşişler ve rahibeler, yaşamak için toplum yaşamından uzak, konforsuz (ve çoğu zaman çok güzel), genellikle ortadaki huzurlu bir bahçenin etrafında sessiz pasajlarla çevrelenmiş yapılar inşa etmişlerdi. Bütün bu zahmete girmelerinin sebebi en temelde tek bir konuda endişe duyuyor olmalarıydı: avuntu. Zihnimizi en iyi şekilde kullanmak konusundaki doğal beceriksizliğimizin son derece farkındaydılar: düşüncelerimizin ne kadar muğlak ve uçucu olabildiğini anlamışlardı. Ve bu avunma ihtiyacının getirdiği sorunları oldukça ciddiye alıyorlardı. Kendileri için neyin önemli olduğuna yoğunlaşmayı o kadar istiyorlardı ki, büyük ve yabani dünyanın getirdiği ilk bakışta cezbedici (ama genellikle gerçekten değersiz) avuntularla aralarına bir duvar çekmek için büyük bir özen gösteriyorlardı.

Bu çabalarının bu denli etkileyici olmasının nedeni aslında çok haklı olduklarının acı verici bir şekilde farkına varmamızdır. Zihinlerimiz doğaları gereği bir eğlenceden diğerine atlayıp dururken gerçekten önemsediğimiz ve değer verdiğimiz her şeyi ihmal eden çılgın maymunlara benzer. Ne yazık ki bizim toplumumuz ve kültürümüz bize manastırlar inşa etmiyor: aksine elimize zihnimizi asıl önemli olan şeylerden uzaklaştırabilecek neredeyse her şeye, emlak fırsatlarına, pornoya, haberlere, geyik muhabbetine, acımasız fikirlere, oyunlara, özel tekliflere,  bulmacalara, dünyanın kim bilir neresindeki en iyi on iki otele, en tuhaf yabancıların yaptığı en tuhaf şeylere ve dünya üzerindeki bütün ünlülerin özel hayatlarının ta içine açılan bir kanal veriyor elimize. Buna direnmek konusunda neredeyse tamamen güçsüzüz çünkü pek çok zeki ve çalışkan insan hayatlarını, birkaç saniye için bile olsa sahip olduğumuz en kıymetli iki şeyi, dikkatimizi ve zamanımızı çelmeyi başararak para kazanmaya adıyorlar. İçimizde en ufak bir dini duygu olmasa da hepimiz bir manastırın hasretini çekiyoruz.

3. Dijital Oruc

On Emir’de Tanrı’nın İsraillilere Şabat gününde (yani yedinci günde) çalışmamalarının buyrulduğu söylenir. Bunun nedeni çalışmayı sevmemek değildir. Önceki altı günde arı gibi çalışmaları beklenir. Asıl savunulan, dinlenmenin faydalarının derinliğidir. Bu emir, insan doğasına dair olgun bir farkındalıktan kaynaklanır. Tamamlamamız gereken önemli bir iş bekliyor olsa bile arada bir durmaya ihtiyacımız var. Durma emri daha otoriter bir yerden, hatta belki gökyüzündeki sakallı birinden geliyor olsa bile bize iyi gelecektir. Dijital Oruç özünde teknoloji karşıtlığı değildir; teknolojinin bize sunduğu çok sayıda avantajı inkar etmek ya da başarıları karşısında güçsüz hissetmek değildir. Ancak makinelerimize biraz fazla itaat ettiğimizin farkına varmaktır. Doğamız gereği son derece itaatkarız ve bu yüzden de mümkün olan en üst otoriteyle bazen bir ara vermemiz gerektiğinin bize hatırlatılmasına ihtiyacımız var.

Sorun şu ki tanrılar öldü. Modern yaşamın en büyük otoriterleri artık şirket çıkarlarının sesi; onlar da genellikle bizim için en iyi olanı pek umursamıyorlar. Elbette arada bir telefonumuzu kontrol etmemiz gerekiyor ama aynı zamanda başkalarıyla doğrudan bir iletişime girmeye, biraz rahatlamaya, doğayla ve anla bütünleşmeye de ihtiyacımız var. Zihnimizin kendi başına uçup gitmesine izin vermemiz gerekiyor. Kendimize biraz daha yaklaşabilmek için can sıkıntısı eşiğinden geçmemiz gerek. Bir de bunu tıpkı İsrailli kabilelerin uzun bir zaman önce keşfetmeyi başardığı gibi düzenli olarak, belki haftada bir yapmamız gerek. Her cumartesi gününü bu despot makineyi bir süreliğine susturmaya adayabiliriz.

4. İçimizi Arastirmak

Telefonlarımız aracılığıyla pek çok şeyi araştırabiliyoruz artık: (eğer merak ediyorsak) Lima’nın nüfusuna (8,473 milyon); 1997’de Wimbledon Kadınlar finalini kimin kazandığına (Martina Hingis); ‘totolojinin’ tanımına (aynı şeyi farklı biçimlerde de olsa iki kez tekrar etmek) ya da belki de ‘Seni öldürmeyen seni güçlendirir’ cümlesini hangi etkileyici yazarın söylediğine (Nietzsche) bakabiliriz. Ancak bu kesintisiz kaynakların kasıtsız ama talihsiz bir yan etkisi vardır. Kendimize danışmaktansa, telefonlarımıza danışırız.

Çok sayıda az bilinen gerçeğe hakim değiliz elbette. Ancak en iyi kavrayışların ve fikirlerin temelini oluşturan ham maddenin, biraz daha dağınık ve işlenmemiş haline sahibiz: yalnızca onlara yeterince zaman ve dikkat ayırmamız gerekiyor. Hali hazırda muazzam bir deneyim birikimine sahibiz ancak bu henüz tam olarak kelimeler dökülmüş değil; bu deneyimlerden vardığımız sonuçları henüz formüle etmedik; sonuçlarını henüz ortaya çıkarmadık.

İhtiyacımız olan şey daha fazla bilgiye ulaşmak değil sahip olduğumuz bilgiyi daha etkili ve tutkulu bir şekilde kullanmak. Gerçekten keyifli bir tatil nasıl olmalıdır? Tenisle ilgili ben neyi bu kadar seviyorum? Arkadaşlarıma neleri söylemeye ihtiyacım var ve neleri söylemek istiyorum? Kullanmaya ihtiyacımız olan tek araç beynimiz. Araştırmamız gerekense muhtemelen tek bir alıntı var: ‘Dahilerin zihinlerinde kendi ihmal edilmiş fikirlerimizi buluruz’ (Ralph Waldo Emerson)

5. Telefonlarimiz ve İliskilerimiz

Prensipte, aile yaşamına bayılıyoruz ve ilişkilerimize çok bağlıyız. Oysa gerçek elbette biraz daha karmaşık. Hayatımızdaki harika şeyler aynı zamanda biraz tuhaf ve hüsran verici şeylerle iç içe. Partnerimiz belki idealimizdeki kadar sempatik biri değil; ailemiz adil ya da makul olmayan ölçüde çatışmalı ya da problemli.

Oysa telefonumuz uysal, dokunuşlarımıza yanıt veriyor, her an neşe saçmaya ve biz ne istersek onu yapmaya hazır. Telefonun bu söz dinler hali, başka insanların daha zorlayıcı yönlerinden uzaklaşmak için kusursuz bir bahane. Telefona hızlıca bir göz atmak neredeyse o kadar da kaba bir davranış olarak görülmüyor çünkü belki önemli bir haberi takip etmemiz gerekiyor olabilir; başka bir ülkede yaşayan bir arkadaşımızın yeni bir bebeği olmuş olabilir ya da birisi geçtiğimiz birkaç dakika içinde yeni bir çift ayakkabı almış olabilir.

Partnerimiz gününün nasıl geçtiğini ya da buzdolabının en ideal şekilde nasıl kullanılabileceğine dair görüşlerini anlatırken ekrana tıklamak çok cezbedici olabiliyor. Karşımızdaki kişinin varoluşunun detayları ve ortak domestik yaşamımıza dair umutları, Manhattan’daki en pahalı daire ya da Mymains Stewart Gilligan’ın (dünyanın en büyük evcil kedisi) diyeti ile rekabet edemiyor. Ancak ilkinin uzun vadede çok daha önemli hale geleceğini biliyoruz.

6. Flört

Takılmanın çok kolay olduğunu artık anladık. Dışarıda milyonlarca insan var. Doğru kişiyi bulmak o kadar da zor olmamalı, yalnızca doğru siteyi bulmamız gerekiyor. Kendi umutlarımızı yok eden bir canavara dönüştük: karşılaştığımız her insan henüz tanışmadıklarımızla kıyaslanmak zorunda. Tanıdığımız insanlara hoşgörülü olamıyoruz çünkü kesinlikle ideal partnerlerden oluşan bir rezervle aramızda yalnızca bir ya da iki tık kadar mesafe olduğuna inanıyoruz. 

Elbette, telefonlarımız aracılığıyla tanıştığımız insanlardan hiçbiri aslında bizim için doğru kişi değil. Bu yüzden de aramaya geri dönüyoruz ve çabalarımızı ikiye katlıyoruz. Hayallerimizdeki kişi oralarda bir yerlerde olmalı, yalnızca yeterince aramamız gerek.

Yine de onları asla bulamıyoruz, hem de suçu telefonlarımıza atamayacağımız kadar trajik bir sebebi var bunun. Hiç kimse mükemmel değil. Aşkı sürdürme görevi mitsel bir ‘doğru kişiye’ atfedilemez. Uyumluluk aşkın bir başarısıdır, ön koşulu değil. Ancak mükemmeliyete olan bağlılığımızdan vazgeçtiğimizde ve karşılaşacağımız herkesin zorlayıcı yönleri olduğunu görebildiğimizde bir ilişki kurmayı öğreniriz.

Bu, telefonumuzun henüz bize öğretmek istemediği bir gerçek. Peynir yemeyi seven, kauçuk maske takmaktan hoşlanan ve yaşadığımız yerden 8 km’lik yarıçap uzaklığında yaşayan birinin birini bize bulabileceğini vaat edebilir. Ancak henüz aşkın esas zorluğuyla başa çıkmamıza, insanların kusurlarına empati ve anlayışla yaklaşmamıza yardım edemez.

 telefonlar nasl akllca 2

©Flickr/L’oeil étranger

7. Porno ve Gerçek Hayat

Porno sevgisi son derece anlaşılabilirdir ve telefonlarımız bunu çok iyi biliyor. Yaşama işi o kadar zor, ilişkiler o kadar zorlayıcı, iş o kadar hüsran verici ya da sıkıcı, aile dinamikleri o kadar karmaşık, dürüst, keyifli bir sohbet etme kapasitesi o kadar kısıtlı ki hiçbir kabahatimiz olmadan, kısa seksting seanslarının ya da anal seksi deneyen lezbiyenlerin veya birbirini kırbaçlayan kaslı iri kıyım erkeklerin sunduğu anlık yükselişler karşısında son derece savunmasız bir halde buluyoruz kendimizi. Porno yargılamıyor, grup seksten ya da seksi kütüphanecilerden etkilendiğiniz için sizi eleştirmiyor. Sizi sıcak bir şekilde karşılıyor ve şefkat gösteriyor. İdeal koşullarda bir başka insandan almak isteyebileceğimiz bir şeyi, libidomuzun tuhaf işleyişinin kabullenilmesini, bize sanal olarak sunuyor.

Gerçek bir partnerle yakınlaşmak beraberinde heyecanımızı baltalayabilecek çok fazla komplikasyon getiriyor. Çözülmesi gereken birikmiş kırgınlıklar; bir insanın çok da cezbedici olmayan yönlerine her gün tahammül etmek; medeni ve saygı görecek bir tutumu sürdürme baskısı...

Tüm bunlar cinsel keşfin önünde engel oluşturuyor ve bizi pornoya yöneltiyor. Porno sitesi çöpü çıkarıp çıkarmadığınızı ya da ağzınızı şapırdatıp şapırdatmadığınızı umursamıyor; dolabı çarparak kapatıp kapatmadığınıza ya da gününüz nasıl geçtiğinde iki heceli bir kelimeyle mi yanıt verdiğinize aldırmıyor; annenizi neden doğum gününde aramadığınız konusunda detaya girmeye istekli değil veya kredi kartı borçları konusundaki tutumunuzu sorguya çekmiyor. Porno aslında şöyle söylüyor: hayatındaki başka hiçbir şey bizi ilgilendirmiyor; sadece biraz şuna odaklan. Porno tam da bu yüzden yakınlığın zorlu komplikasyonlarından büyük bir rahatlama sunuyor. Cinselliği, gerçek ilişkilerimizin duygusal tabiatından çıkarıyor. Bu ise muazzam bir nimet olduğu kadar bize büyük bir bedel de ödetiyor.

8. Doga ve Yücelik

Neredeyse zamanın başlangıcından bu yana, insanlığı hatırlatan şeylerden uzaklaşıp doğayla bütünleşebilme fırsatına sahip olduk. Okyanusun gri kayıtsızlığına ya da yıldızlarla dolu göğün parlak uçsuz bucaksızlığına dalıp gitmek istedik. Yükselen yamaçların eteğinde durmayı ya da bizonlar hala düzlüklerde otlanırken bir ağacın güçlü gövdesiyle karşı karşıya gelmeyi sevdik. Doğanın sonsuz boşluğu içinde kendi hayret verici küçüklüğümüzü fark etmenin verdiği tuhaf yüceltme ve duygusal rahatlama hissini aradık. Bu büyük sahneler, beraberlerinde endişelerimiz için gerçek bir teselli de getiriyor: büyük resim içindeki yerimiz eğer bu kadar küçükse, demek ki endişelerimiz de öyle olmalı.

Telefonlarımız bu tür deneyimlerin düşmanı. Bu resme küçük benliklerimizi sıkıştırmaya devam ediyorlar. Büyük Kanyon’un kenarında duruyor olsak bile telefonumuz arka cebimizde biplemeye devam ediyor. Matterhorn dağının güney yamaçlarını izlerken telefonumuz evdeyken kullandığımız bir yemek siparişi uygulamasından bildirimler almaya devam ediyor. Egomuzu ve bize sıkıntı veren sonsuz sayıda şeyi asla aklımızdan çıkarmamamızı istiyor. İstemeden de olsa, doğanın büyüklüğünün bize sunduğu yardımı elimizden alıyor.  

Kendimizi kaybetmek yerine, taleplerimizi ve iştahımızı ortaya koymaya devam ediyoruz. Sürekli bir şeyler isteyen, doymayan benliğimizi biraz dinlendirmek yerine her şeyi kaydetmeye başlıyoruz. Uzak tepelerdeki kusursuz günbatımının ya da ormandaki küçük derenin berrak suyunun fotoğraflarını paylaşırken tüm bunların sessizce ve muazzam, dokunaklı bir görkemle bize aslında ne söylüyor olabileceklerini kaçırıyoruz.

9. Heyecan ve Sakinlik

İnsan türü olarak biyolojik evrimimizle bağlantılı olan ve modern dünyada trajik hale gelmiş olan bazı nedenlerden dolayı beyinlerimiz her an uyarana ihtiyaç duyuyor. Bir zamanlar, bir meyveyi yemenin ya da bir yılan tarafından ısırılmanın olası sonuçlarına dair çevreden gelen yaşamsal ve ciddi sinyallere enerjik bir şekilde yanıt veriyorduk. Şimdi ise buzdolabı ve hayvanat bahçesi çağında, gerçek bir tehlike ve yaşamsal bir tehdit olmasa bile hiperaktif imgelemimizi rahatsız edebilecek herhangi bir şeye aynı (ama yanlış yerde ortaya çıkan) aciliyetle cevap veriyoruz.

En ufak bir bildirimde havaya fırlıyoruz. Yeni bilgiye karşı sürekli tetikteyiz, bu bilgi gerçekten bizim için önemi olan şeylerle uzaktan yakından bağlantılı olmasa da.

En acil ihtiyacımız, binlerce yıl boyu hiç ihtiyaç duymadığımız bir şeye dair: huzur. Tamamen yorgun, bitkin, telaşlı ve zıvanadan çıkmış olduğumuz durumlarda bile uyaranlara yanıt veriyoruz. Telefonlarımız da bu konuda suçu biraz üstlenmeli çünkü telefonlar bizi alarma geçirecek ifadeleri durmadan bize taşıyor; oysa asıl ihtiyacımız olan bunun tam tersi: daha sakin ve daha huzurlu olabilmemize yardım edilmesi. 

Oysa bize ihtiyacımızı verebilecek olanlardan doğru şeyleri istemedik. Bizim en kötü tren kazası hakkındaki ya da şu anda dünyanın herhangi bir yerindeki bir terör saldırısı hakkındaki haberleri istediğimizi düşünüyorlar. Bu yeni olsa da bizim için o kadar da önemli olmayabilir. Belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şeyler en sakin manzaralar, 15. yüzyılda Provence’ta ya da Siena’da yaşamış insanların olaysız yaşamları hakkında bilgiler veya Jüpiter’in bizim sorularımıza en uzak ve aldırışsız uydularının görüntüleri.

10. Alisveris

 telefonlar nasl akllca 3

Abraham Maslow, İhtiyaçlar Piramidi

Bilinen evrendeki tüm ürünlere (ya da en azından onlar hakkındaki bilgilere) erişimi elimizde tutuyoruz. Gecenin bir yarısı uyanırsak ve telefonumuzu kontrol edersek, bir ayakkabı şirketinden, demonte mobilyalar satan ya da anlaşılmayacak derecede pahalı saatler imal eden bir kuruluştan gelen bir teklifle karşılaşacağız.

Bununla birlikte, garip olan şu ki aslında bizler alışveriş konusunda oldukça kötüyüz. Bir indirimi kaçırmak ya da bir tost makinesine veya bir çift sandalete çok fazla para vermek anlamında kötü değil. Ancak, satın alma konusundaki tutkumuz ihtiyaçlar piramidinin en alt basamaklarına odaklanıyor.

Telefonumuz bizim indirimli tavuk etindense aslında gerçek bir dosta sahip olmayı tercih ettiğimizi ya da otomobil sigortasında iyi bir fiyat almak yerine uzun dönemli ilişkilerimizdeki sorunlara bir çözüm bulmak istediğimizi bilmiyor. İhtiyaçlar piramidinin üst basamaklarına doğru ilerledikçe, girmemiz gereken pazarlıklar, göstermemiz gereken bağlılıklar, hayatımızın içinde (veya dışında) olmasına en çok gerek duyduğumuz şeyler gösterişli ve kusursuz bir şekilde tasarlanmış ama en nihayetinde içerik bakımından yoksullaşan telefonlarımızın boyunu aşıyor.  

Halen hayatlarımızın daha büyük sorunlarını, Abraham Maslow’un meşhur piramidinin zirvesindeki sorunları doğru şekilde ele almamıza yardım edebilecek donanıma sahip telefonları bekliyoruz.

11. Instagram’in Ötesinde

telefonlar nasl akllca 4 

19. yüzyılın sonlarında fotoğraf teknolojisi iyice yerleştiği zamanlarda İngiliz sanat eleştirmeni ve toplumsal reformcu John Ruskin zahmetli ve hatalarla dolu çizim sürecine kendini adamıştı. İnsanların bu kadar çok fotoğraf çekmeyi bırakmasını ve kurşun kalem, suluboya ve kendi gözlerinin şahitliğini kullanmaya başlamasını öğütlüyordu. Fotoğrafa karşı olmasının sebebi yeni bir teknoloji olması değildi. Neredeyse her şeyin anında gerçek bir görüntüsünü yakalayabilme kapasitesinin hayranlık verici olsa da biraz karanlık, beklenmedik bir olumsuz yönü olabileceğini fark etmişti.

Bir yaprağın (ya da sevgilinizin yüzünün, beş yaşındayken yaşadığınız evin veya denizden yükselen bir buzulun) fotoğrafını çekebilirsiniz ancak bu fotoğrafını çektiğiniz şeyi ruhunuza katabildiğiniz anlamına gelmez. Ancak kendimize detaylı sorular sorduğumuzda (yaprağın bu yüzü diğerinden daha koyu renk ya da açık renk mi, yaprağın damarları küçük dala nasıl bağlanıyor, yaprağın üst kısmında tam olarak kaç noktacık var?) detayları fark etmeye ve onları zihnimize kaydedebilmeye başlarız.

Dikkatimizi vermek için kendimizi zorlamalıyız. Ne ironik ve trajik ki, bir görüntüyü yakalamaktaki kolaylık bir şeyleri gerçekten fark edebilme arzumuzun aleyhine işliyor.

Daha incelikli bir şeyi yapabilmek, bir şeyin bizim için ne anlama geldiğini keşfedebilmek için belki daha kabataslak bir mekanizmaya başvurmamız gerekiyor olabilir.

Kimi zaman belki de telefonu yere bırakıp bir eskiz yapmamız gerekir.

12. Takdir

Telefonlarımız dünyayı doğrudan ayağımıza getiriyor gibi görünüyor. Oysa (biz farkında olmadan) genellikle gerçekten dikkatimizi verdiğimiz şeyleri sınırlıyorlar. Avuçlarımızdaki ekrana baktığımızda aslında şunları unuttuğumuzun farkında olmuyoruz:

  • Bir arkadaşımızın bileğinin tuhaf zarafeti
  • Uzaklardaki trafiğin rahatlatıcı sesi
  • Eski bir taş duvarı tutmuş yosunlar
  • Sıkı çalışmanın ardından gelen tatlı yorgunluk
  • Bir yaz sabahı, tamamen kendimizle baş başa bir saat ayırabilmek için erkenden kalkmanın heyecanı
  • Gökyüzünde yavaş yavaş süzülen bir bulut yığını
  • Taptaze bir incirin, dokusu, kokusu ve rengi
  • Birinin gülümsemesindeki utangaç tereddüt
  • Küvette bir şeyler okumanın ne kadar güzel olduğu
  • Koltuk altları delinmiş eski bir tulumun rahatlığı

Hepsi biraz dikkat etmemiz için bekliyor.

13. Siir

Kısalığı tembellikle özdeşleştirmeyi öğrendik. Ciddi fikirler, uzun ve kavranması zor metinlerde anlatılmalı diye düşünürüz. Twitter Kant’ın yazdığı Saf Aklın Eleştirisi, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı ya da Platon’un Devlet’i gibi büyük eserlerden olabilecek en uzak mesafeyi temsil eder.

Oysa bu entelektüel bir yanılsamadır. Birkaç kelimede en derin, en tatlı ve en acı gerçekleri dile getirebilirsiniz.

 

Hayat yürüyen bir gölge, sahnede kasılarak zamanı dolsun diye huzursuzlanan, sonra da bir daha adı bile anılmayan beceriksiz bir oyuncu; bir soytarının anlattığı, hiçbir anlama gelmeyen gürültülü ve hiddetli bir peri masalı yalnızca.

[192 karakter, William Shakespeare tarafından tweet atıldı, MS. 1606] 

 

Şerefime iç yalnızca gözlerinle,

    ben de benimkilerle sana yemin edeyim;

Ya da kadehime bir öpücük bırak,

    ve başka şarap istemeyeyim.

[128 karakter, Ben Jonson tarafından tweet atıldı, 1616]

 

Hayattaki ufak şeylere ağlamaya ne gerek var, hayatın bütünü göz yaşlarımızı çağırıyorken.

[79 karakter, Seneca tarafından tweet atıldı, M.Ö. 1. yüzyıl]

 

Normal olduğunu düşünebileceğimiz yegane insanlar, henüz pek tanımadıklarımız.

[79 karakter, 10 Ağu. 2012’de tweet atıldı]

 

Şiir, hiç bitmeyecek, çok önemli bir göreve verilmiş zekice bir isimdir: bir deneyimden çıkardığımız dersleri mümkün olan en kısa ve en akılda kalıcı şekilde özetleme görevi.

Yeterince iyi olmadığını düşünerek kısa ve öz olmaya karşı gelmemeliyiz. Kısa cümleleri yalnızca büyük ve önemli şeyleri söylemek için kullandığımızdan emin olmalıyız yalnızca.

14. Haberler

Haberleri takip etmek telefonumuzla olan bağımızın en ciddi gerekçelerinden biri olarak kullanılır. Kabalık etmiyoruz ya da boş işlerle uğraşmıyoruz: dünya gündemini takip ediyoruz. oysa aslında neyin ‘haberden’ sayıldığı konusunda tuhaf bir şekilde hiç de seçici değiliz. Haberler yalnızca yaşanan olaylar değildir: haber kelimesinin çok önemli, gizli (ancak kolayca görmezden gelinen) bir iması da vardır; yaşanan ve bizim mutlaka haberdar olmamız gereken olaylar.

Dünyada yaşananların çoğu aslında dünya üzerinde yapmaya çalıştığımız şeyle tamamen alakasızdır. Modern yaşamdaki ‘haberler’ kavramı hatalı ve tehlikeli bir biçimde pohpohlayıcıdır. Hepimizin dünyanın herhangi bir yerinde son bir gün hatta bir saat içinde olup biten her şeyi her an bilmemiz gerektiğini varsayar.

Oysa gerçekte, kişisel bir bakış açısından (ki önemli olan da budur) bakıldığında gerçekten önemli olan haberler bizim kendi dünyamızı ve oradaki yerimizi anlayabilmek için dikkat etmemizin çok önemli olduğu her şeydir; bizim önceliklerimiz küresel çapta önemli olmasalar bile.

Bugün bizim için asıl haber muhtemelen annemizi bir aramamız gerektiği olabilir.

15. Bir Seyleri Kacirma Korkusu (Fear of Missing Out)

Telefonlarımız sayesinde başkalarının yaptığı cezbedici şeylere her zamankinden çok daha fazla maruz kalıyoruz: ‘hepimiz şu harika bardaydık geçen gün…’; ‘küçük bir köy kilisesinde evleniyor…’; ‘Sydney Limanında güneşli bir gün…’; en iyi after-party … muhteşem manzaralar… yerlilerin bayıldığı şık Brooklyn barı…’

Yapmadığımız, davet edilmediğimiz, parçası olmadığımız o kadar çok şey var ki. Kendi yaşamlarımız doğal olarak 'Bir Şeyleri Kaçırma Korkusu'yla doluyor. Hepimiz FOMO ile cebelleşiyoruz.

Bu noktada biraz alaycılık çekici gelebilir. Belki de bu abartılı şeylere ölüp bitmeye o kadar da gerek yoktur? Belki de her şey biraz boştur?

Durum bundan biraz daha karmaşık: tabi ki bir şeyleri kaçırma tehlikesiyle karşı karşıyayız. Ancak asıl tadını çıkarmayı isteyebileceğimiz şeylerin listesi, telefonumuzun odaklanmamızı istediklerinden biraz daha farklı olabilir: ebeveynlerimizi gerçekten tanımak, yalnızlıkla başa çıkabilmeyi öğrenmek; ağaçların ve bulutların teselli edici gücünü takdir edebilmek; en sevdiğimiz müzik eserlerinin bir arkadaşımız için ne anlama geldiğini keşfetmek, yedi yaşında bir çocukla sohbet etmek …

Sorun olan, bir şeyleri kaçırma konsepti değil. Asıl önemli olan neyi kaçırıyor olabileceğimize dair düşüncelerimiz ve telefonlarımızın bunları faydasızca çarpıtıyor olması asıl sorun olan.

16. ‘Begenilme’ Rüyasi

Kabul etmek son derece naif ya da narsistik hissettirebilir ancak hepimiz ‘beğenilmeyi’ gerçekten de çok seviyoruz. Wisconsin’den Mateo’nun ya da Livorno’dan Emile’in arkadaşımız olmak istediğini bildiren mesaj hepimizi gerçekten heyecanlandırıyor. Bu küçük kelimeler ‘beğenme’ ve ‘arkadaş’ ruhumuzdaki çok derin ve hassas bazı özlemleri harekete geçiriyor: sıcak, sempatik, zekice bir onaylanma; nazik, yürekten gelen bir anlayış vaadi. Daha fazlasını keşfetmeye istekliyiz. Ve neredeyse her zaman hayal kırıklığına uğruyoruz. Muhtemelen gerçekten iyi insanlar ancak bize aslında hayallerimizde hızlıca çizdiğimiz türde bir şefkat ve yakınlık sunmuyorlar.

‘Beğeni’ ve ‘arkadaşlık’ tüm kısa ve öz halleriyle benliğimizin tam kalbine dokunur. Bir sürü ilginç insan tanısak bile bizler, yalnız yaratıklarız. Ancak başkaları hiçbir zaman bizi tam arzu ettiğimiz şekilde tanıyamaz. Kişiliğimizin en anlaşılması zor, yani en karanlık, en karmaşık ve en güzel yanları tenha kalır. 

Bir mesaj geldiğinde yaşadığımız anlık heyecan utanç verici ya da gülünç değildir. Son derece evrensel, ancak gizli bir umut sancısıdır bu: içimizdeki yalnızlığa nüfuz edileceği, sıkıntılarımızın ve mutluluklarımızın başka biri tarafından gerçekten anlaşılacağı; dünyaya göndereceğimiz tüm mesajların duyulacağı ve en azından birileri tarafından kusursuz bir şekilde anlaşılacağı umudu.

Her yanı kuşatan yalnızlığımızdan korkmamalı ve ona mağlup olmamalıyız. Çok sayıda arkadaşı var gibi görünen Alman yazar Goethe, hayatının sonlarına doğru, yılgın bir anında, sitemle haykırmıştır: ‘Kimse beni gerektiği gibi anlayamadım, ben de hiç kimseyi tam olarak anlamadım ve hiç kimse hiç kimseyi anlamıyor.’

Bu büyük adamdan gelen oldukça faydalı bir haykırıştı. Bizim suçumuz değil: bir derece mesafe ve birbirini anlayamama hali hayatın kötü gittiğinin bir işareti değil. Aksine en başından beri beklememiz gereken bir şey.

Her koşulda, yalnızlık daha iyi fırsatların karşımıza çıkması durumunda bizi gerçek yakınlığa daha elverişli kılıyor. Kendimizle yaptığımız sohbetleri artırıyor, bize karakter kazandırıyor. Başkalarının düşündükleri şeyleri tekrar etmiyoruz. Bir bakış açısı geliştiriyoruz. Şu anda bir başımıza hissediyor olsak da eninde sonunda karşılaşacağımız insanlarla çok daha yakın, çok daha ilginç ilişkiler kurabileceğiz.

Yalnızlık dostluğun en olması gerektiği ve ne olabileceğine dair hakiki ve tutkulu bir bakış açısına tutunmak için vermemiz gereken bir bedeldir yalnızca.

17. Seyahat

Telefonlarımız tatillerde en iyi yardımcılarımız gibi görünürler: kaldığımız pansiyondan katedrale nasıl gidebileceğimizi ya da şık ama uygun fiyatlı bistronun konumunu gösterirler, taksimizi çağırırlar. Kiraladığımız villadaki hasarlı fayansları belgeleyebilir ve başkalarıyla paylaşabilir veya Ho Chi Minh City’de Quan An Ngon’da sipariş ettiğimiz dilimlenmiş domuz kulağıyla birlikte gelen yeşil papayanın görüntüsüne herkesin bizimle birlikte şaşırmasını sağlayabilirler.

Ancak bunlara rağmen telefonlar seyahat ihtiyaçlarımızla ancak yüzeysel olarak temas edebilirler. Kim olduğumuzu, neyi önemsediğimizi gerçekten bilmezler çünkü henüz onlara, en azından verimli bir biçimde, kalplerimizdeki sırları itiraf edebilecek durumda değiliz. Bu yüzden de sevdiğimiz (ama orada olmayan) insanlara bizim için seyahatin nasıl hissettirdiğini anlatmamıza henüz yardım edemezler.

Piramitler görüş alanımıza girdiğinde ya da Harrods’ın kapılarından ilk kez içeri girdiğimizde yarı yarıya biçimlenmiş düşünceler zihnimizde dönüp durmaya başlar. Telefonlarımız anı kaydedebilse de, henüz, derinlerdeki düşüncelerimizi yüzeye taşıyamazlar. Müzenin ne zaman açılacağını söyleyebilirler ama bizim, başkalarından farklı olarak özellikle bizim, neden oraya gitmemiz gerektiğini söyleyemezler.

18. Oynamak

Kendi başınıza oynayabilirsiniz, kolayca. Ekranınızda büyüleyici, hızlı, devamlı ve bir aşamadan diğerine kolayca geçebiliyorsunuz.

Ancak ‘oynamak’, yani başka insanlarla birlikte saçmalamak ve eğlenmek farklıdır: bir çocuğun işler istediği gibi gittiğindeki gürültülü neşesi; normalde ağırbaşlı ve ölçülü bir tanıdığınızla aylaklık etmenin verdiği beklenmedik yoğun hisler; beş yaşındaki utangaç bir çocuğa piştide kaybetmenin keyfi; normalde biraz gözünüzü korkutan birinin başarılı bir kurtarışın ardından çimlere kapaklandığını görmenin yapıcı acayipliği; daha yakından tanımak istediğiniz bir tanıdığınızla su savaşında aynı takımda olmanın getirdiği beklenmedik ama son derece hoş karşılanan samimiyeti.

Başkalarıyla oyun halindeyken, benliğimizin daha az belirgin ama son derece gerçek olan yanlarını güvenle ortaya koyarız. Olgun, özenle bir araya getirilmiş iş benliklerimiz çocuk havuzunu şişirirken son derece alakasız kalır; bizden yaşça büyük (ve şaşırtıcı derecede yaratıcı bir küfür dağarcığı olan) komşumuza damada keyifle yenilirken ya da kazanan poker elini açtığında annemizin ihtiyar yüzündeki (çocukluğumuzdan tanıdık olan) gülümsemeyi gördüğümüzde borsada durumların ne olduğunun bir önemi yoktur.

Ve tüm bu süreçte, gerçekten oynarken, telefonumuza bakmayı unuturuz.

19. Selfieler

 telefonlar nasl akllca 5

 

Sorun selfie çekmemiz değil, onları yeterince ciddiyetle çekmiyor olmamızdır. Biraz ironik olma ihtiyacını hissediyoruz: ‘Sosis yerken ben!’ ‘Bu komik şapkayla nasıl göründüğüme bakın!’ Oysa selfieler aslında saçma ya da kendini önemseyen bir yerden gelmek zorunda değildir. Aslında sanatın en yüksek formlarından biri altında yer alırlar: oto portre. Her ne kadar yağlı boya ve fırça kullanmanın engelleriyle karşılaşmış olsa da Rembrandt kendi portrelerini yapmaya bağımlıydı (tüm kariyeri boyunca yüzden fazla yapmıştır). Ancak kendisini hiçbir zaman göz kırparken ya da komik el hareketleri yaparken göstermemiştir. 

Aksine kim olduğuna ve neye dönüştüğüne yakından bakıyordu: kendi yüzünde biriken hüzün üzerine düşünüyor, hayatta olmaktan ne elde ettiğini anlamaya çalışıyordu: hayat bana ne yaptı böyle? Dünya üzerindeki vaktimle ne yaptım? Başkalarının onayını aramıyordu, kendisini tanımaya çalışıyordu.

Bir şey (mesela selfie çekmek) bize biraz saçma göründüğünde onu daha az ciddiye almak cezbedicidir; onunla aramıza mesafe almamız ve onu biraz alaycı bir ışıkta görmemiz gerektiğini düşünürüz. Ancak daha bilge bir hareket bunu daha tutkuyla yapmak olurdu. Selfie sanatının gidecek çok yolu var henüz. 

20. İletisim

İlginç (fakat tuhaf bir biçimde büyüleyici) ‘telefon’ kelimesi son derece etkileyici bir kavram etrafına inşa edilmiştir: uzak mesafeyle iletişim. Bir vaatte bulunur: yalnız sesimizin boşluğa gönderilip bir alıcı, söylediklerimizi duyacak anlayışlı bir kulak bulacağı vaadi. Telefon temas kurma fırsatlarımızı büyük ölçüde artırır ancak söylememiz gerekeni söylemeyi ya da onlara söylemeye çalıştığımız şeyi başkalarının gerektiği gibi anlamasını kolaylaştıracak bir şey yapmaz.

Teknoloji, fiziksel mesafeyi ortadan kaldırır, psikolojik değil. Sözcüklerimiz bir uydudan yansıyarak onları tamamen anlayabileceklerini umduğumuz kişinin beynine ulaşır.

Teknolojimiz hala oldukça ilkel. Sözcüklerimiz bir postacı güvercininden ya da ferman taşıyan bir köleden kat be kat daha hızlı hareket ediyor ancak kendimizi açıklama konusunda tarihin erken dönemlerinden daha iyi sayılmayız.

Gizli üzüntülerimizi ve tereddütlü umutlarımızı başkaları tarafından gerektiği gibi kavranabilecekleri, anlaşılabilecekleri ve yanıtlanabilecekleri şekilde kelimelere dökmemize yardım edecek başka bir teknoloji olmalı ve belki bir gün olacak da. Bu araç bizi kendi endişelerimizi daha açıkça formüle edebilmeye teşvik edecek ve başkalarının defanslarını kırabilecek biçimde kendimizi ifade etmek için ihtiyaç duyduğumuz becerileri destekleyecek.

Geleceğin telefonları bir yüreğin diğer bir yürekle konuşabilmesine olanak tanıyacak.

21. Ölüm

Randevularımızı takip etmek için telefonlarımızı sürekli kullanıyoruz. Ancak, düşünecek olursak hatırlatılmasını seçtiğimiz şeyler konusunda son derece sınırlı bir çerçeveye sahibiz. Diş hekimiyle olan randevumuz için ayarlanmış bir hatırlatıcımız var; ebeveynlerimizin evlilik yıl dönümü konusunda hafızamızı tazelemesi için bir alarmımız ya da pazar öğleden sonra tenis maçımız olduğunu bize hatırlayan bir mesajımız var.

Oysa aklımızda bulundurmamız gereken başka, çok daha farklı randevularımız da var. 

Randevularımızı kendimize saklamayı hatırlamamız gerekiyor: kendi endişelerimizin yarattığı kaygıyı yaşamanın ötesine geçip onları anlayabilmemiz için onlarla vakit geçirmemiz gerek.

En büyük (ve en kötüsü) ölümle olan son randevumuz. Geri sayımdan geriye kaç günümüz kaldığını bilmiyoruz. Ancak bize hatırlatılması gereken de günü ve saati değil bir gün geleceği. İdeal durumda her sabah şöyle bir mesaj almamız iyi olurdu: Memento, homo, quia pulvis es, et in pulverem reverteris. / Topraktan geldiğini ve yeniden toprağa döneceğini hatırla. 

Ne yazık ki kısalık takdir için en önemli koşuldur. Ölümü hatırladığımızda kalan günlerimizi en iyi şekilde kullanmanın önemini tam olarak kavrayabiliriz.

22. Ütopya

Telefonlarımız son derece karmaşık aygıtlar: ilerleyen Kapitalizmle el ele çalışan sıkıştırılmış, pratik bilimin küçük mucizeleri. Onlar hakkında çok iyi fikirlerimiz var çünkü onları geleceğin olanakları yerine geçmişle kıyaslıyoruz. Bundan yirmi ya da kırk yıl öncesinde sahip olunanlarla kıyaslandığında son derece ileri aletler. Ancak yine de uzak geleceğin getirebileceği ideallerle kıyaslandığında dayanılmaz derecede ilkeller. 

Gerçekten gelişip olgunlaşabilmemiz için gereken teknolojiyi icat edebilmekten hala çok uzağız. Kapitalizm yalnızca en temel ihtiyaçlarımızı karşılıyor. Lyons’un şehir haritasını bir araya getirebiliyoruz ama partnerimizin gerçekten ne düşündüğünün ve ne hissettiğinin bir şemasını çıkaramıyoruz; telefon on beş farklı haber kanalını takip etmemize yardım ediyor ama bunu yaparak yeterince zaman harcadığımız noktayı bilmemize yardım edemiyor; gelip geçici bir hevesle ruhumuzun en derin ihtiyaçları arasında bir ayrım yapmayı reddediyor.

Ütopyada telefonlarımız bizden daha bilge olurlardı. Şefkatli olurlardı ve körü körüne itaat etmezlerdi. Bizi aptalca kararlarımızdan döndürmenin ve doğamızın daha iyi yönlerini bir araya getirmenin yollarını bilirlerdi.

Böylesi ilkel zamanlarda doğduğumuz için halimize üzülmeliyiz.  

Recent entries