Sevdigimiz Isi Bulma Arzusu Nereden Gelir

Çağımızın en sıra dışı ama oldukça rutin özelliklerinden biri de yalnızca para kazanmak için katlanacağımız bir iş değil, taşıdığı yüksek amaç, samimiyet ve yaratıcılık için hakikaten takdir edeceğimiz bir iş bulabilmemiz gerektiği inancıdır. Sevdiğimiz bir iş bulmaya çalışmamız gerektiği konusundaki kayda değer düşüncede hiçbir gariplik görmeyiz.

Bu isteği oldukça anlayışla karşılamak, yine de bunu gerçekleştirmeyi normal ya da kolay bir şey olarak görmeyi ve bu isteği onurlandırmak uğruna altındaki karmaşaya yoğun bir zihin gücü, zaman ve hayal gücü harcamamız gerekeceği konusunda ısrar etmeyi reddetmek mümkündür.

 sevdigimiz isi bulma arzusu 1

Tarihin büyük bir kısmında, işimizi sevip sevmediğimiz sorusu gülünç ya da en azından garip bir soru olarak görülürdü. Toprağı sürdük, hayvanları güttük, maden ocaklarında çalıştık ve lazımlıkları boşalttık. Üstelik çile çektik. Serfler ya da küçük çiftlik sahipleri yalnızca birkaç tatmin edici anı sabırsızlıkla beklerdi ve bunlar kesinlikle çalışma saatlerinin dışında kalırdı: gelecek yılki hasat festivali ya da şu anda 6 yaşında olan, en büyük çocuğun düğün töreni, gibi.

O zamanki inanç, kişinin yeterince parası olursa çalışmayı bırakacağı şeklindeydi. Antik Romalılar arasındaki eğitimli sınıflar (yüzyıllar boyunca tutumlarıyla Avrupa’da hüküm sürmüş olan) her türlü ücretli işi doğası itibarıyla aşağılayıcı bulurdu. Anlatılanlara göre, onların iş için kullandıkları kelime negotium idi; sözlük anlamı ile ‘zevkli olmayan etkinlik’. Boş vakit, pek bir şey yapmamak, belki ava gitmek ya da akşam yemeği partileri vermek mutlu bir ömrün temeli olarak görülüyordu.

 sevdigimiz isi bulma arzusu 2

Daha sonra, Orta Çağın sonlarında, zihniyette sıra dışı bir değişim başladı: birkaç insan para için ve memnuniyet için çalışmaya başladı. Bu hayli olağan dışı tutkunun peşinden giden ilk insanlardan biri 15. yüzyılda yaşamış Venedikli ressam Titian’dı. Bir yandan, eserlerinde yaratıcılığın hazzını yaşadı: ışığın bir manşete düşüşünü betimlemek ya da bir arkadaşın gülümsemesinin gizini çözmek. Ancak buna çok garip bir şey daha ekledi: iyi bir ücretle çalışmak konusunda oldukça ilgiliydi. Konu resim tedariki için yapılan anlaşmalarda müzakere etmeye geldiğinde oldukça açıkgözlüydü ve üretim sürecinin farklı aşamalarında, örneğin kumaşları boyamada özelleşmiş yardımcılardan (eserlerindeki perdeleri resmetmeleri için Verona’dan beş farklı genç adam işe aldı) oluşan bir fabrika sistemiyle çalışarak çıktılarını (kar oranını) artırdı. Yeni ve sağlam bir fikri ilk ortaya atanlardandı: işin hem yapmayı sevdiğiniz bir şey hem de iyi bir gelir kapısı olabileceği fikri. Bu, yavaş yavaş dünyaya yayılan devrim niteliğinde bir fikirdi; bugünlerde ise bu fikir belki de biz farkında bile olmadan tutkularımızı renklendirerek bir saltanat sürüyor ve Baltimore’daki bir muhasebecinin ya da Limehouse’taki bir oyun tasarımcısının umutlarını ve hüsranlarını tanımlamasına yardımcı oluyor.  

Titian, modern psikeyi karmaşık bir unsurla tanıştırdı. Daha önce ya bir işi amatörce, emeğiniz karşılığında para beklemeden yaparak haz duymaya çalışırdınız ya da para için çalışıp işinizden keyif alıp almadığınızı umursamazdınız. Şimdi ise, yeni çalışma ideolojisi nedeniyle, her iki seçenek de artık pek kabul edilir değil. İki tutkunun, yani para ve memnuniyetin bir arada olması bekleniyor. İyi iş özünde benliğimizin derin yanlarına temas eden ve maddi ihtiyaçlarımızı da karşılayabilecek ürün ya da servis meydana getirebilecek bir iş anlamına geliyor. Bu ikili talep, modern yaşama özel bir zorluğun habercisi oldu: aynı anda iki yüksek tutkunun da peşinden gitmek zorundayız, üstelik bunlar hiç de birbirine paralel tutkular olmamalarına rağmen. Hem ruhumuzu doyurmamız hem de gezegendeki maddi varlığımızı ödeyebilmemiz gerek.

 sevdigimiz isi bulma arzusu 3

İlginç bir şekilde,  maddiyatı ve maneviyatı bir araya getiren yüksek tutkular geliştirmiş olmamız yalnızca bir iş ideali konusunda geçerli değildir. İlişkiler konusunda da çok benzer bir durum geçerlidir. İnsanlık tarihinin büyük bir kısmında insanın eşini sevmesi (yalnızca ona katlanmak yerine) gerektiğini düşünmek sıra dışı olurdu. Evliliğin amacı doğası itibarıyla, faydacıydı: sınır komşusu tarlaları birleştirmek, inekleri iyi sağabilecek ya da bir yuva dolusu sağlıklı çocuğa bakabilecek birini bulmaktı. Romantik aşk uzak bir şeydi (15 yaşından önce bir yaz yaşamak için iyi olabilirdi ya da yedinci çocuğun doğumundan sonra eşiniz olmayan biriyle birlikte aşkın peşinden gitmek iyi olabilirdi). Daha sonra 1750’lerde, burada da tuhaf bir değişim yaşanmaya başladı. Bir başka sıra dışı ölçüde tutkulu fikirle daha ilgilenmeye başladık: aşk evliliği. Yeni bir umut, insanları sarmaya başladı: hem evlenmek hem de partnerine hayranlık ve sempati duymak mümkündü. İki farklı projedense -evlilik ve aşk- yeni ve karmaşık bir ideal ortaya çıktı: tutku evliliği.

Modern dünya daha önce ayrı görünen şeylerin (para ve yaratıcı haz, aşk ve evlilik) bir araya gelebileceğine dair umut dolu bir görüş etrafında şekillendi. Bunlar, neler başarabileceğimize dair cömert, demokratik bir ruha sahip, iyimserlikle dolu düşünceler ve antik çile çekme biçimlerine karşı haklı olarak hoşgörüsüzler. Ancak bunlar aynı zamanda, bizim onlar üzerine harekete geçme biçimlerimiz bakımından da felaketler. Bizi sürekli yüz üstü bırakıyorlar. Paranoya ve işkence hisleri ile sabırsızlığı besliyorlar. Hüsrana uğramış olmanın yeni ve güçlü yollarını ortaya çıkarıyorlar. Hayatlarımızı sürekli olarak yetersiz kaldığımızı hissettiren yeni standartlara göre yargılıyoruz.

 

Kendimize bu kadar etkileyici hedefler koysak da kendimize bunları elde etmenin o kadar da zor olmadığını söyleme eğilimimiz duruma trajik bir güçlük ekler. Bunun içgüdülerimizi izlememiz gereken bir durum olduğunu sanırız. Doğru ilişkiyi (tutku ve günlük pratik bir istikrarı birleştiren) ve iyi bir kariyeri (içsel bir doyum hissiyle pratik bir para kazanma hedefini birleştiren) bulacağız, hem de hislerimizi izleyerek. Doğru insanın varlığında, özel bir tür duygusal istek geliştireceğimize ya da üniversiteyi bitirir bitirmez bizim için doğru olan bir kariyere doğru güvenilir bir itki hissedeceğimize güveniriz. Güvenimizin büyük ir kısmını iç sezimize yöneltiriz.

İçgüdüye adanmışlığımızın bir belirtisi, bir ilişkiye girme ya da kariyer arayışı konularında eğitime ve öğrenmeye duyulan ihtiyacı fark etmeye hazır olmayışımızdır. Örneğin, çocukların, eğer matematikte iyi olmak ya da bir yabancı dili konuşmayı öğrenmek istiyorlarsa dikkatle düzenlenmiş yüzlerce saat ders almaları gerektiğini kolayca kabul ederiz. İçgüdünün ve bir miktar şansın asla kimyada iyi sınav sonuçları getirmeye yetmeyeceğini ve başka türlüsünü düşünmenin zalimlik olduğunu tamamen anlarız. Ancak okul müfredatı, yıllar boyu neredeyse günlük olarak bir ilişkinin nasıl yürütüleceğine ya da yeteneklerimize uygun bir mesleği nasıl seçeceğimize dair bir ders içerse, bunun garip olacağını düşünürdük. Bu kararların son derece önemli olduğunun farkına varabiliriz. Yine de entelektüel tarihin tuhaf bir cilvesiyle bunların öğretilemeyeceğini ya da bu konularda eğitim verilemeyeceğini düşünegelmişizdir. Bunlar gerçekten önemlidirler ama bir şekilde doğru cevabın, zamanı geldiğinde zihinlerimize uçuvereceğine inanıyor gibi görünürüz.

The School of Life’ın amacı, farkında olmadığımız bu acımasız yanlışlıkları düzeltmek; bizi duygusal ve iş yaşamlarımız konusunda içimizde barındırdığımız, hayranlık uyandıracak (ama aslında çok zor olan) tutkuları daha iyi gerçekleştirebileceğimiz fikirlerle donatmaktır.

 

 

Recent entries