Psikoterapinin Yirmi Temel Kavrami

 

Psikoterapi; duygusal sağlığımızı güçlendirme, ilişkilerimizi geliştirme, ailevi yaraları sarma ve mesleki potansiyelimizi derinleştirmemize yardım etme gücü ile son yüz yılın en değerli keşiflerinden biri olmuştur.

Fakat aynı zamanda bir o kadar da yanlış anlaşılmış ve faydasız fantezilerin, umutların ve şüphelerin de hedefi olmuştur. Psikoterapinin temel mantığı yeterince açıklanmadığı için sesi de gerektiği gibi duyulamamıştır.

İşte psikoterapinin temel kavramlarına dair yirmi kısa açıklama:

Belirtiler ve Sebepler

İnsanlar genellikle, sebebini tam olarak anlayamadıkları acı verici belirtiler yüzünden sorun yaşadıklarında terapiye giderler. Neden her zaman bu kadar üzgünüm? Neden, aslında yanlış bir şey yapmadığım halde işten atılmaktan bu kadar korkuyorum? Neden artık bir cinsel hayatım yok?

Terapinin amacı, gerçekte ne olup bittiğini tespit (ve tedavi) etmek için yüzeyde görünenin derinine inmektir. Psikanalizi ve onun ikizi sayılabilecek psikoterapiyi geliştiren Sigmund Freud, belirtilerin asıl nedenlerinden kopuşunu incelikle tespit etmesiyle 20. Yüzyıl tarihindeki yerini hak etmiştir. Bizi rahatsız eden şeyin ne olduğunu kolayca hatırlayamadığımız ya da tahayyül edemediğimiz için toparlanamayız. Görünüşte evi çılgınca dip köşe temizleme dürtüsüyle yanıp tutuşuyor olsak da aslında bilinç dışımızda, çocukluğumuzun ilk yıllarında bizi ihmal eden bir ebeveynden bize kalan, istenmediğimiz ve ‘kötü’ olduğumuz duygusundan arınmaya çalıştığımızın farkında varabiliriz.

Ayak parmağımızdaki bir acı karnımızla ilgili olabilir. Freud bu modeli alıp ruhsal acıya uyarlayarak duygusal sorunlarımızın genellikle çocukluğun unutulmuş hatıralarından kaynaklandığını öne sürmüştür. Psikoterapi, dertlerimizin gerçek nedenlerine değinebildiğimizde bize daha özgürleşmiş, daha az kaygılı ve daha umut dolu bir gelecek vaat etmek için bizi geçmişimizin sıkıntılarıyla yüzleştirmeyi hedefleyen bir disiplindir.

Psikoterapinin 20 temel adm 1

Çocukluk Travmasi

Antik Yunanistan’da, ‘travma’ kelimesi fiziksel bir yara anlamına geliyordu. Psikoterapi her çocukluğun kaçınılmaz olarak bir miktar duygusal yara taşıdığını kabul eder. Yetişkinler olarak hayattan memnun olma şansımızı etkileyecek şekilde yara almak için başımıza özellikle kötü bir şey gelmiş olmasına gerek yoktur. Küçük çocuklar oldukça sıradan şeyler karşısında bile son derece savunmasız olabilirler: ebeveynlerin kızgın olması çok korkutucudur; gerçekte güvende olsa bile, çocuk yoğun terk edilme korkusu ve çaresizlik hissedebilir. Birer canavar olmasalar da ebeveynler fazla korumacı ya da kontrolcü davranabilir veya zaman zaman ihmalkar ya da ilgisiz olabilirler. Çocuğun savunmasız, toy benliği, bu normal deneyimlerin gerektiği gibi hazmedilmesi için çok küçük kaldığından fazlasıyla yaralanabilir ve zarar görebilir. Amatör Psikanalizi kitabında Freud çocukluk travmasını ‘kişinin ileride kolaylıkla dayanabileceği duygusal zorluklarla erken yaşta başa çıkamama’ şeklinde tanımlar. Başka bir deyişle, travmanın gelişimimiz üzerinde ciddi ve uzun süreli bir etki bırakması için bir yetişkinin bakış açısından baktığımızda çok kötü bir şey olması gerekmez. Olgunluk, yetişkin olarak yaşamımızı daha fazla berbat etmeden önce travmalarımızı iyice tanımaya başlamak anlamına gelir.

Bilinçdisi

Bilinçdışı psikoterapinin en önemli kavramıdır. Zihin, iki bölüme ayrılmış şekilde düşünülebilir. Bilinç denen küçük ve kesintili kısım ile bilinçdışı dediğimiz büyük, karmaşık, muğlak, zamansız alan. Bilinçli zihin doğası gereği son derece hassas olduğu için şimdi ve burada davranışlarımızı ve ruh halimizi etkileyen önemli olayları sürekli unutur ya da görmezden geliriz. Oysa bunlar bilinçdışının süregiden karanlık bugününde yaşamaya devam ederler. Biz küçükken yaşanmış yaralayıcı bir olay – örneğin azarlanma ya da aşağılanma–  bilinçdışımızda sanki bugün yaşanmış gibi taze bir halde kalır ve bu yüzden de bugünkü davranışımız üzerindeki etkisi tahmin edebileceğimizden çok daha orantısız olur. Benliğimiz bilinçdışında hala öfkeli bir babayı yatıştırmaya ya da annemizin acımasız eleştirilerinden kaçmaya çalışıyor olabilir. Bir yanımız, bir aşağılanmanın ya da çöküşün tekrar etmesinden korkmaya devam ediyor olabilir. (Gelecekte olmasından korktuğumuz felaketler genellikle geçmişte başımıza gelmiş olanlardır). Unutulmuş bir geçmişe yönelik bu mücadeleler yetişkin hayatımızı oldukça olumsuz etkileyebilir.

Terapinin temel hedefi bizi hatırlanmayan geçmişimizle yeniden temas ettirmektir: Zihinsel yaşamımızın kayıp bölgelerine hakim olmamıza ve bilinçdışı deneyimlerimizi daha iyi tanımamıza yardımcı olmaktır. Terapi bize uzak kalmış duygularla yeniden yakınlaşmamızı kolaylaştırmayı hedefler ki böylece onları yetişkin zihinlerimizle yeniden düşünebilelim ve kendimizi onların gizemli ve acı verici etkisinden kurtarabilelim.

 Psikoterapinin 20 temel adm 2

Cinsellik

Psikoterapi, kişinin uzun vadede sevdiği biriyle doyurucu bir cinsel hayata sahip olmasının oldukça ender ve zor olduğunun farkındadır. Bu, bir norm olarak kabul edilse de psikoterapi konuya başka bir açıdan yaklaşır: cinsel içgüdülerimizin çocukluktan yetişkinliğe izlemesi gereken zor yolu iyi anlar. Psikoterapi çocukların, ön-cinsel diyebileceğimiz hisler taşıdığını ve yetişkin cinsel hayatının da büyük ölçüde o çağdaki hislerin ev ortamında doğru şekilde karşılanmasına bağlı olduğunu öne sürer. Haksız suçluluk ve utanç duyguları bedene kolaylıkla tutunur ve bu da yakınlaşmayı imkansız hale getirir. Dahası, çocuklukta, tabunun cinselliği katı bir biçimde yasakladığı insanlardan sevgiyi öğreniriz. Birisini yetişkin olarak sevmeye başladığımızda da cinsel ilgimizin gizemli bir biçimde solduğunu fark edebiliriz. Yalnızca ‘sıkıldığımızı’ düşünebiliriz ancak aslında şefkat ve sevgi dolu duygularımız erken dönemdeki ensest tabusunu yansıtan bir biçimde libidomuzla çelişmektedir. Kendisine karşı hiçbir şey hissetmediğimiz yabancıların bizi baştan çıkarması çok daha kolayken sevgi bir seçenek olmaktan çıkar. Nasıl olup da bu noktaya geldiğimizi makul bir biçimde açıklayan terapi cinsel yaşamımızın gizli kalmış yönlerini aşağılayıcı ve utandırıcı olmaktan çıkarır. Aynı zamanda belki bir miktar cinsel mutsuzluğun iyi bir yaşamın kaçınılmaz ve tamamen doğal bir parçası olduğunu görmemizi sağlar.

 Psikoterapinin 20 temel adm 3

En Temel Kural

Terapi sürecini tarif etmeye çalışırken Freud hastaların yapması gereken bir tek şey olduğunu söylemiştir: Akıllarına gelen her şeyi söylemelidirler, söyleyecekleri şey çok nahoş olsa bile. Freud buna terapinin ‘en temel kuralı’ demiştir ve başarılı bir tedaviye giden tek yol buradan geçer. Elbette, bu kural tüm dürtülerimize taban tabana zıt düşer. Medeni yaşam, iyi bir insan olarak görülmek istiyorsak sürekli olarak söylediklerimizi sansürlememizi talep eder. Aklımızdan geçirdiklerimizin ya da hislerimizin çok azı dışa vurulur hatta bilinç düzeyimize bile ulaşmaz. Bu, bazı durumlarda bizim için faydalı olabilir ama Freud, bunun sağlığımızı riske attığını da biliyordu. Kendimizi mahkumiyetten kurtarabilmek için ayıklamadan ağırlamayı öğrenmemiz gereken zor ya da uygunsuz düşüncelerimiz olabilir. Psikoterapinin dayandığı kurama göre kendi rahatsız edici arzularımızı ve korkularımızı anlayamadığımızda, kim olduğumuza dair kendimize anlattığımız hikaye artık gerçekle uyuşmadığında hasta oluruz. Terapi odası ise nihayet yüzeyin altına bakma cesaretini gösterebileceğimiz biricik alandır.

Terapistlerin rolü ise şaşırtılamaz olmak ve ahlakçılık arzusu taşımamaktır: İnsan doğasını ve kendi zihinlerini hiçbir şeye şaşırmamaya yetecek kadar iyi tanımalıdırlar. Onların en karanlık sırlarımızı bile sükunet ve sabırla kabul ettiklerini gördüğümüzde kendi kabul ediciliğimize daha çok güvenmeye başlarız. Artık kendimizden bu kadar çok şey saklamak zorunda olmadığımızı anlar ve içten içe hissettiğimiz, dünya üzerindeki herkeste ortak olan yabancılığımız ve tuhaflığımızla barışmaya başlarız.

Parapraksi

‘Parapraksi’ benliğimizin derinlerine dair bir şeyleri açığa çıkaran kazara yapılmış eylemler için kullanılan özel, teknik bir terimdir. Bu kavram ‘Freudyen sürçme’ olarak da bilinir. Freud’un en sevdiği örnekler arasında anahtarlarını kaybetmek, birinin ismini unutmak, bir vazoyu devirmek, sakar bir şekilde insanlara çarpmak, konuşurken cebindeki bozuk paraları şıngırdatarak bir sunumu mahvetmek, bir treni kaçırmak ya da bir randevunun saatini unutmak vardır. Bunlar küçük meseleler gibi görünse de sık sık bize kişinin ruhunda neler olduğuna dair bir ipucu verir. Birine karşı duyduğumuz bilinçdışı nefret, onun ismini her seferinde unutmamızla kendini gösterebilir. Kendi mesleki performansımızı sabote ederek belki de bir rakibimiz karşısında muzaffer olma konusundaki gizli ama riskli arzumuzu gizliyor olabiliriz.

Terapi, parapraksilerin benliğimize aktif olan ama reddedilen yönlerine giden yolu açtığını düşünür. Bunlar, sıradan birer hata değildir; zihnimizin en derinlerinde çalkalanan düşünceler ve hislerden kaynaklanırlar. Aslında ‘ses’ demek isterken ‘seks’ demek gibi basit bir dil sürçmesi son derece anlamlı olabilir. Bu tür sürçmeler bize sandığımızdan daha sevgi dolu, ya da kindar yanlarımızı, kendimize yönelik öfkemizi, daha cinsel ya da korkulu taraflarımızı gösterebilir. Sürçmelerimiz üzerine çalışmanın amacı, bizi suçüstü yakalamak değil benliğimizin daha tuhaf, daha savunmasız yanlarını, anlaşılmaya ve desteğe ihtiyaç duyan yanlarını tanımamıza yardımcı olmaktır. Bu terapinin, varoluşumuzun en utanç verici ve önemsiz görünen yanlarından bile bir şeyler öğrenmeyi hedefleyen çığır açıcı cömertliğinin bir parçasıdır.

 Psikoterapinin 20 temel adm 4

Aktarim

Aktarım, bir süre terapiye devam ettiğimizde kendi psikolojik geçmişimizden gelen dinamikleri terapötik ilişkide canlandırmaya, başa bir deyişle aktarmaya başladığımızda gerçekleşir. Örneğin, terapistimizin yetersiz olduğuna ya da hiçbir şeyi beceremediğine veya çok mutlu (ya da mutsuz) bir evliliği olduğuna, kendini beğenmişin biri olduğuna veya uzaktan uzağa bize hayranlık yahut düşmanlık beslediğine ikna olabiliriz. Bunların neredeyse hiçbiri hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz terapistin gerçek yaşamıyla ya da düşünceleriyle ilgili değildir. Terapi bu fantezileri yok etmek yerine, onlardan faydalanır. Terapist onlara aslında taşımadığı çeşitli tutumlar ya da özellikler yakıştırmaya eğilimli olduğumuz noktaları sezer ve bu şekilde terapi ilişkisi gizli kalmış duygusal eğilimlerimiz hakkında daha fazla şey öğrenmenin eşsiz bir yolu olarak kullanılır. Terapist aslında sadece bir soru sorduğu halde bizim sanki saldırıya uğramışız gibi yanıt verdiğimize (incelikle) dikkat çeker. Ona mali durumumuzla ilgili etkileyici şeyler söylemeye ne kadar istekli göründüğümüze ya da kendisinin de aslında emin olmadığı bir fikri ortaya koyduğunda onunla hemfikir olmak için ne kadar acele ettiğimize dikkat çekebilir.

Terapistle ilişki, başkalarıyla içimizde çocukluktan beri taşıdığımız ve bugün bizi engelleyen varsayımlar ve hamleler olmadan ileriye dönük ilişkiler kurmamız konusunda bize bir şablon oluşturur.

Savunma Mekanizmalari

Psikoterapi, keşfettiğimiz pek çok şey acı verici olma tehlikesi taşıdığı için bunları kendimizden uzak tutmayı istediğimizi anlar. Aslında yalnızca sevmemiz gerektiğini düşündüğümüz kişilere derinlerde büyük bir öfke duyduğumuzu fark edebiliriz örneğin. Ya da aslında düzgün, yasalara uyan insanlar olmak istememize rağmen normun dışında birtakım fanteziler barındırdığımızı keşfedebiliriz. Düşüncelerimizi saklamak içinse psikoterapinin ‘savunma mekanizmaları’ dediği bir dizi araçtan faydalanırız. Örneğin bir bağımlılık geliştiririz. Ne zaman daha karanlık ve huzursuz edici hisleri uzakta tutmak için herhangi bir şeye gereğinden fazla bel bağlamaya başlarsak bağımlı olmuşuz demektir. Sevdiğimiz ama elde edemediğimiz bir şeye saldırarak ve onu kötüleyerek kendimizi kandırırız. Bir zamanlar arkadaş olmak istediğimiz insanları, bir gün elde edeceğimizi umduğumuz bir işi, imrendiğimiz bir yaşamı küçümseriz. Aslında belirli bir iki konuda yaşadığımız acıyı defetmek için her şeye ve herkese yönlendirdiğimiz bir şüphecilikle kendimize yalan söyleriz. Acımızın asıl sebebini gözlerden ve utanç duygusundan uzak tutmak için tüm insanların kötü olduğunu ve her türlü eylemin nafile olduğunu söyleriz. Kişiliğimizin temelinde yatan, içten içe çok eskiden beri hissettiğimiz bilgisizlik ve kafa karışıklığıyla yeniden yüzleşmeye alan tanımamak için zekamızı dünyaya duyuran etkileyici fikirlerle zihnimizi doldurarak kendimizi kandırırız.

Savunma, korku karşısında verilen bir tepkidir. Bu yüzden de terapideki çalışmanın en önemli kısmı, savunmasız ve kırılgan yönlerimize saldırılmayacağından emin olduğumuz ve nihayet savunmalarımızı inkar etmek yerine araştırmaya başlayabileceğimiz bir ortam yaratmaktır.

 Psikoterapinin 20 temel adm 5

Bölme ve Bütünlestirme

Melanie Klein (1882 – 1960) insanların köklü bölme eğilimleri üzerine çalışan Viyanalı bir psikoterapistti. Hayat boyu ama özellikle de çocuklukta, hayal kırıklıkları ve hüsranla karşılaşırız. Güvenmek istediğimiz insanlar tarafından yüz üstü bırakılır ve incitiliriz. Bu hüsran duyguları çok dayanılmaz gelebilir ve bu yüzden insanları saf iyi ve saf kötü olarak zihnimizde bölerek kendimizi savunuruz. Bazı kişileri tümüyle kötüleriz ki geri kalanlarla ilgili saf bir umut besleyebilelim. Bizi sinirlendiren herkes kötüdür, bizi memnun eden herkes ise kusursuzdur. Bölme karşısındaki terapötik hamle ise bizi bütünleştirme yönünde ilerletmektir. Bir terapistin yardımıyla, neden bölmeye ihtiyaç duyduğumuzu öğreniriz; sonra da yavaşça ama biraz da acıyla daha karmaşık bir gerçeği kabullenmeye başlarız. Bir ebeveyn bazı açılardan sinirimiz bozsa da başka açılardan sevilebilir olabilir. Biri bizi eleştirdiği için kötü ya da aptal olmak zorunda değildir. Biz de pek çok kusurumuz olmasına rağmen iyi insanlar olabiliriz. Bölme genellikle romantik ilişkilerde gözlemlenir. Her seferinde birine tutkuyla bağlanıp sonra bir hata bulduğumuzda kendimizi ondan aniden koparıyor olabiliriz. Terapi, kendimiz de dahil olmak üzere, her insanın taşıdığı ikiliği hoş görmeyi ve taşıyabilmeyi öğretir bize. Aşağılanmış hissetmeden de hata yaptığımızı kabul edebiliriz. Gerektiği gibi özür dileyebilir ve başkalarının özürlerini kabul edebiliriz. Dünya biraz daha gri ama aynı zamanda daha baş edilebilir bir yer haline gelir.

Duygusal Çöküs

Duygusal bir çöküş yaşamak psikoterapiye göre, dünyanın geri kalanı için olduğu gibi bir sorun değildir. Duygusal çöküş yalnızca öylesine bir delilik ya da işlevsizlik anı değil, son derece hakiki ama iyi ifade edilememiş bir yardım çağrısıdır. Zihnimizin bir yanının diğerini o zaman dek reddettiği bir büyüme, kendini anlama ve geliştirme sürecine davet etme girişimidir. Bir paradoks şeklinde ifade edecek olursak önce hasta düşerek kendimizi gerçekten iyileştirme sürecine hızlı bir başlangıç yapma çabasıdır. Duygusal çöküş yaşamamızın nedeni yıllar boyu esnek olmayı öğrenememiş olmamızdır. Zihnimizde duymamız gereken şeyleri, önemsememiz gereken mesajları, duygusal öğrenme ve iletişimi ustaca bir kenara itmişizdir. Şimdi ise bunca zaman bu kadar sabrettikten sonra duygusal benliğimiz bildiği tek yoldan bize kendini duyurmaya çalışır. Tümüyle çaresiz bir hale gelmiştir ve onun bu sessiz öfkesini anlamamız ve ona şefkat göstermemiz gerekir. Duygusal çöküşün bize gösterdiği, her şeyden öte işlerin artık eskisi gibi yürüyemeyeceği, bir şeylerin değişmesi gerektiği yoksa (buna tanık olmak çok korkutucu olabilir) ölümün daha iyi bir seçenek olarak görüleceğidir.

Bir duygusal çöküşün göbeğindeyken aklımızı kaçırıp kaçırmadığımızı merak ederiz.  Tuhaf davrandığımıza hiç şüphe yok ama görünürdeki huzursuzluğun altında gizli ama makul bir sağlık arayışındayız. Hastalanmadık, zaten hastaydık. Eğer atlatabilirsek krizimiz, bizi zehirli bir istikrarın içinden çıkarma çabası ve hayatlarımızı daha gerçek ve daha samimi bir temel üzerinden yeniden inşa etmemiz için bir çağrıdır.

 Psikoterapinin 20 temel adm 6

Kaçinmaci Baglanma

İngiliz psikoterapist John Bowlby (1907-1990), çocukların ebeveynleriyle, yetişkin olduklarında da kurdukları ilişkilerin temelini oluşturan, duygusal bir bağ geliştirme biçimlerini inceleyen ‘bağlanma kuramının’ öncüsüydü. Bu çalışmanın bir parçası olarak Bowlby, aslında yakın olmak istediğimiz insanları itme ya da mesafeli davranma alışkanlığını ‘kaçınmacı’ olarak adlandırdı. Bowlby’ye göre böyle davranmamızın sebebi, çocukken başkalarına olan güvenimiz zedelendiği için kendi bütünlüğümüzü korumak adına ilişkiyi tamamen kesmeyi öğrenmiş olmamızdı. Bunu yaptığımızın farkında olmadan (çünkü geçmişi unuttuk), ne zaman sevdiğimiz biriyle bir sorun yaşasak istenmiyor olabileceğimizden o kadar korktuk ki, bu ihtiyacımızı bir kayıtsızlık maskesi ardına gizledik. Tam da yakın olmayı istediğimiz anda meşgul olduğumuzu söyledik, aklımız başka yerdeymiş gibi davrandık, alaycı ve soğuk bir tavır takındık. Güven ihtiyacının aklımızdaki en son şey olduğunu ima ettik. Belki de aldattık ki bu uzaklaştırmanın en garanti ve partnerimizin sevgisini talep etmediğimizi (istemek için fazla gururlu olduğumuzu) söylemenin kötü bir yoludur.

Terapi, yaptığımız şeyin ne kadar acı olduğunu fark etme ve geri dönüp ilk yarayı sarma fırsatını sunar. Bowlby’ye göre terapist ilişki kurmak için yeni ve daha iyi bir örnek sunar: dikkatle dinlendiğimiz ve anlık açıklamalarımızın samimiyetle karşılandığı bir ilişki biçimi. Bu ilişkiden hayat kurtaran bir ders çıkarırız: Aslında sevdiğimiz birinden taleplerde bulunmak mümkündür.

Kaygili Bağlanma

Kaygılı bağlanma zorluklar söz konusu olduğunda müdahaleci, kuralcı ve kontrolcü hale geldiğimiz bir ilişki kurma biçimini ifade eder. Partnerimizin duygusal olarak bizden kaçtığını hissederiz ama yaşadığımız kayıp hissi yerine onları kontrol altına almaya çalışırız. Sekiz dakika geç kalmalarına gereğinden fazla sinirlenir, bazı ev işlerini yapmadıkları için azarlarız… ‘Senin için önemli olmadığımı düşünüyorum,’ gerçeğini kabul etmektense.

Hedef her zaman hakimiyet sahibi olmak değildir aslında, yalnızca partnerimize ne kadar ihtiyacımız olduğunu itiraf etmeye dayanamayız. Bunun üzerine trajik bir döngü başlar. Asabi ve memnuniyetsiz biri haline geliriz. Partnerimiz de artık onu seviyor olamayacağımızı düşünür. Oysa bu doğru değil: Yalnızca onun bizi sevmiyor olabileceğinden çok korkarız. Eğer bu sert ve kaba, kaygılı davranış gerçekten anlaşılabilseydi bir reddetme olarak değil, çarpıtılmış ama son derece hakiki ve dokunaklı bir şefkat arayışı olarak görülürdü.

John Bowlby bu talihsiz döngünün sabit olduğunu düşünmüyordu. Terapide, terapisti kontrol etme arzumuzu ortaya koyarız, bunu başaramayız ve yine de haftalar geçtikçe terapistin bize olan sevgisinin sürdüğünü görerek hayatın geri kalanında yanımıza alabileceğimiz bir güven kazanırız. Çocukluktan bu yana inkâr ettiğimiz bir şeyi öğreniriz: Kontrol edemediğimiz biri de bizim ihtiyaçlarımıza sadık olabilir.

 Psikoterapinin 20 temel adm 7

Düsünmektense Hissetmek

Düşünmek çok önemlidir ancak terapi içinde psikolojik meselelerimizi çözmenin anahtarı düşünmek değildir. Çocukken biraz utangaç olduğumuzun farkına varmakla korkutulmanın, görmezden gelinmenin, terslenmenin ya da alay edilmenin nasıl hissettirdiğini tüm yoğunluğuyla yeniden yaşamak arasında fark vardır. Ya da soyut anlamda küçükken annemizin bize fazla odaklanmadığını biliyor olabiliriz. Oysa ona sevdiğimiz bir şeyi göstermeye çalıştığımızda ya da ona derin üzüntümüzü anlatmayı denediğimizde ve o hiçbir ilgi göstermediğinde yaşadığımız hislerle yeniden temas etmek bambaşka bir şeydir.

Terapi, canlı hislere geri dönme fikri üzerine kuruludur. Ancak hislerimizle yeniden temas etiğimizde daha olgun özelliklerimizin yardımıyla onları düzeltip yetişkin yaşamımızın gerçek sorunlarına değinmeye başlayabiliriz.  Tuhaf (ve ilginç) bir biçimde bu entelektüel insanların terapide zorlanabilecekleri anlamına geliyor.

Onlar fikirlerle ilgilenirler. Daha erken yaşlardaki, daha basit düzeydeki benliklerinin acılarını ve sıkıntılarını yeniden yaratıp deneyimlemekte zorlanırlar. Oysa asıl karşılaşılması, dinlenmesi ve belki de ilk kez rahatlatılması ve güven verilmesi gereken yanlarımız bunlardır. Terapi çok akıllı olmaya çalışmamamızı, bunun yerine kaybolmuş ve kafası karışmış hissetme ihtiyacımızı kabul etmemizi ister.

Superego

‘Superego’ Freud’un ilk İngiliz tercümanı James Strachey tarafından bulunmuş daha doğrudan ve zarif Almanca terim ‘Uber-ich’in kulağa biraz talihsiz gelen bir çevirisidir. ‘Uber-ich’ tam olarak ‘Üst-ben’ anlamına geliyor. ‘Üst-ben’ ile Freud, zihnin günlük bilincimizin tepesinde oturup davranışlarımızı yargılayan, normların ve ahlakın koruyuculuğunu yapan bir yönünü anlatmaya çalışıyor.

Üst-ben hayatımızın ilk dönemlerinde karşılaştığımız gerçek insanların, genellikle ebeveynlerimizin, özellikle de babalarımızın içselleştirilmesidir. Sürecin farkında bile olmadan etrafımızda duyduğumuz sesleri zihnimize katarız ve kendimizle başkalarının bizimle konuştuğuna benzer bir biçimde konuşmaya başlarız. Bazen, üst-benin sesi cesaretlendirici ve babacan olabilir. Kendimize bir kez daha deneyebileceğimizi ve yöneticilerimizin bizi anlayıp affedeceğini söyleriz. Fakat sonra, başka bir zaman, üst-benimiz son derece amansız ve cezalandırıcı olabilir. Duyduğumuz en tahammülsüz, kinci ve eleştirici seslerden yoğrulabilir. Hatalarımız karşısında bizi acımasızca yerden yere vurur ve bizi var olmayı bile hak etmiyormuşuz gibi bir duyguyla baş başa bırakır. En kötü durumda, birini intihara sürükleyen ses olabilir.

Çoğu zaman, üst-benimiz gereğinden çok daha eleştirel olabilir. Bize kendimizi en kötü suçlulardan daha kötü hissettirebilir, aslında yaptığımız hatalar ufacık şeyler olsa da. Bizi cinsel duygulardan utanmaya ve genel anlamda hazdan suçluluk duymaya itebilir.

Terapinin en büyük hedeflerinden biri üst-beni yeniden eğitmektir. Çocukluktan bu yana kurduğumuz üst-benin sindirici, haksız, yıkıcı sesini, terapistin çok daha adaletli olan sesiyle değiştirebiliriz. Kendimizle (ve dolayısıyla başkalarıyla da), terapistin bizimle konuştuğu gibi şefkatli, yardımcı olmaya çalışan bir sesle konuşmayı öğreniriz. Vicdan duygumuzu koruruz ama artık değersiz olduğumuzu ya da ölmemiz gerektiğini (trajik ölçüde yaygın bir duygu) hissetmeyiz.

Gerçek ve Sahte Benlik

Psikolojideki Gerçek ve Sahte Benlik kuramı İngiliz psikanalist Donald Winnicott’a aittir. Winnicott’un gözünde, hepimiz bir gerçek benlikle doğarız. Bebeğin gerçek benliği başkalarının hisleriyle ilgilenmez, sosyalleşmiş değildir. Bir şeye ihtiyaç duyduğunda, gecenin bir yarısı ya da kalabalık bir trenin içinde de olsa çığlık çığlığa bağırır. Saldırgan olabilir, ısırabilir, kimi zaman, ahlak konusunda titiz olan ya da hijyen seven birine göre son derece şaşırtıcı ve biraz da tiksindirici olabilir. Winnicott eğer bir kişi, yetişkin olarak gerçek hissetmek istiyorsa “Gerçek Benliğin” yolunu bulmasına izin verdiği bir dönemin tadını çıkarmalıdır. Zamanla dış gerçekliğin (okul, iş, vb.) taleplerine boyun eğme kapasitesine sahip olan “Sahte Benlik” gelişir. Winnicott sahte benliğin tam bir düşmanı sayılmazdı; yalnız onun gerçek benlik küçük yaşta engellenmeden deneyimlendikten sonra ortaya çıktığında sağlıklı olabileceğini söylüyordu.

Ne yazık ki pek çoğumuza gerçek benliğimizi deneyimle fırsatı sunulmadı. Belki annemiz depresifti ya da babamız sık sık öfkeleniyordu veya belki de bir kriz döneminden geçen ve bütün ilgiyi üzerinde isteyen daha büyük bir kardeşimiz vardı. Bunun sonucunda da uyum sağlamayı çok hızlı öğrendik; otantik bir biçimde kendimiz gibi hissedememe pahasına boyun eğen insanlar haline geldik.

Terapi bize ikinci bir şans verir. Sahte olmadan önceki döneme, gerçek olmaya çaresizce ihtiyaç duyduğumuz ana gerilememize izin verilir. Terapistin odasında, onun olgunluğu ve özeni sayesinde güvenle kapsandığımızı hissederek bir kez daha gerçek olmayı öğrenebiliriz. Kimi zaman ölçüsüz, zor, kendimizden başka kimseyi düşünmeden, bencilce, itici, saldırgan ve şaşırtıcı davranabiliriz. Terapist tüm bunları göğüsleyecek ve böylece başından beri orada olması gereken bir canlılık duygusunu deneyimlememize yardımcı olacaktır. Sahte olma talebi asla ortadan kalkmaz ama daha katlanılır hale gelir çünkü yeri geldiğinde, terapistin odasının mahremiyetinde, haftada bir de olsa “gerçek” olma olanağımız vardır.

Süblimasyon

‘Süblimasyon’ teriminin kökleri ortaçağ bilimine dayanır. Isınan kömür yığınlarının alevler içinde kalması durumunda olduğu gibi katı maddenin gaza dönüşme sürecini isimlendirmek için kullanılmıştır. Temel ve basit bir şeyin muhteşem ve neredeyse ruhani bir şeye dönüşmesi fikri ile ilişkilendirilir.

Terapide, ‘süblimasyon’ genellikle faydasız bir dürtüyü soylu bir tutku ile gölgelemek anlamına genişlemiştir. Örneğin, saldırgan vurma ve tekmeleme içgüdüleri spor becerilerine yönlendirilebilir. Gösteriş yapma arzusu, bir izleyici kitlesine onlar için değerli olan bir şeyle seslenebilme kapasitesine dönüştürülür. Kimsenin duymadığı bir his bir edebiyat kariyerine yön verebilir. Freud, sanatçıların hayatlarındaki kaotik gerçekliği kamusal bir ürüne dönüştürme biçimleriyle özellikle ilgiliydi. Sanatçı ya da yazar, ‘gerçeklikten şahsi kaçışını’ başkalarına ilham veren, ilgilerini çeken ya da onları duygulandıran kamusal nesnelerin yaratımına çevirir. Fransız psikanalist Jacques Lacan, ket vurulmuş cinsel arzunun romantik sanata dönüşebildiği süblimasyona odaklanmıştır. Aşk şiirleri, ona göre cinsellik yasaklandığında serpilip çiçeklenir.

Süblimasyon terapinin hedeflerinden biridir. Terapist tüm dileklerimizin gerçek olamayacağını bilir ama bu süregiden bir ümitsizlik anlamına gelmek zorunda da değildir. Sorunlu güdülerimizi mümkün olduğunca yapıcı bir biçimde yeniden yönlendirebilir.  Yapacağımız şey illa sanat olmayabilir ama terapinin yardımıyla hayal kırıklığını avutucu, telafi edici bir etkinliğe dönüştürmenin bir yolunu bulmamız gerekir.

Uysallik

Bir başkasının taleplerine boyun eğme anlamı taşıyan uysallık genelde iyi bir şöhrete sahiptir. Sorumluluk sahibi, yumuşak başlı bir insan getirir akla. Uysal bir meslektaş, arkadaş ya da sevgiliye sahip olmak iyi bir şey gibidir. Uysal insanların hayatında her şeyin yolunda olduğunu varsayarız genelde. Acil sorunlar yaratmazlar, yatak odalarını derli toplu tutarlar, ödevlerini zamanında yaparlar ve çok kibardırlar. Oysa uysal insanların gerçek gizli acıları ve zorlukları seçimleri dışında değilse bile büyük baskı altında hissederek davrandıkları gerçeğiyle ilişkilidir. En nihayetinde, baskı altında bu uysan insanlar bazı rahatsız edici belirtiler sergileyebilirler: gizli ateşli bir alaycılık, ani öfke patlamaları ve kendi kusurlarına karşı katı bir eleştirellik.

Uysal insanlar genellikle cinsellik konusunda da sorun yaşarlar. Çocukken saf ve masum olmakla övülmüş olabilirler. Yetişkinliklerinde ise cinselliğin heyecan verici yanları onlara sapkınca, tiksindirici ve olmaları gerektiğini düşündükleri kişiyle taban tabana zıt görünebilir. Uysal insanlar iş yerinde de sorunlar yaşarlar. Kurallara uyma konusunda çok güçlü bir ihtiyaç duyarlar; asla sorun çıkarmamaya ya da kimseye rahatsız etmemeye çalışırlar. Oysa gerçekten ilginç ya da yapılmaya değer olan her şey bir miktar muhalefetle karşılaşacak ve mutlaka bazı insanları rahatsız edecektir. Uysal insanlar ortalama bir kariyer başarısına ve insanları memnun etmenin steril yalnızlığına mahkûm olurlar.

İyi olma arzusu, dünyadaki en tatlı şeylerde biridir fakat gerçekten iyi bir hayat sürmek için bazen (uysal bir insanın standartlarına kıyasla) zor bir insan olma cesaretini de göstermemiz gerekir. Terapi daha asi, ‘zor’ ve iddialı yönümüzle güvenle temas edebileceğimiz bir alandır.

 

Yas

1917’de, Freud Yas ve Melankoli başlıklı bir makale yayımladı. Bu makalede üzgün hissetmenin iki biçimi arasında bir ayrım yaptı. İlkinde, yani yasta, bir kaybın acısını yaşarız ve bunun farkındayızdır. Daha sonra ise her şeyin değersiz ve öldürücü göründüğü, durmaksızın kaybettiğimiz kişi, arzu ya da umut üzerine düşündüğümüz bir döneme gireriz. Ancak eninde sonunda yas sona erer. Bir zamanlar var olduğunu bildiğimiz çok güzel bir şeyin yokluğuna karşın dünyanın yine de güzel, var olmaya ve keşfedilmeye değer bir yer olduğunu fark ederiz.

Üzüntünün ikinci biçimi, melankoli ise çok daha açık uçlu ve başa çıkılması çok daha zordur. Burada da bir kaybın acısını yaşarız; dünya üzücü ve yürek burkucu gelir. Sorun ise, neyi kaybettiğimizin bilinç düzeyinde farkında olmamamızdır. Kayıp, göz önüne alamayacağımız kadar zordur. Belki biz daha durumu kavrayamadan meydana gelmiştir; belki de benlik duygumuza bir hakaret olarak hissedilmiştir. Birini ne kadar özlediğimizi unutmuş olabiliriz; teslim olmamız gereken bir tutkuyu bastırıyor olabiliriz; ebeveynlerimizden birinin bizi ne kadar incittiğini düşünmeye dayanamıyor olabiliriz.

Bu tür durumlarda, artık yalnızca üzgün olmakla kalmayız aynı zamanda kayıtsızlaşırız. Belirli bir keder kaynağı göremediğimiz için her şey ümitsiz ve anlamsız görünür. Depresifleşiriz.

Terapinin amacı, üzgün hislerimizi geçmişte bir yerde onları tetikleyecek olan unutulmuş olaylarla bağdaştırmaktır. Bizi rahatlatmak üzere orada olan terapist sayesinde daha önce bize çok büyük gelen trajedileri keşfetmek konusunda daha cesur hissedebiliriz. Her şey için değil yalnızca yüzleşmeye dayanamadığımız birkaç şey için üzgün olduğumuzu fark ederiz. Terapi belirli bir şey için ağladığımızda iyileşme yolunda emin adımlarla ilerliyor olduğumuzu bilir.

‘Yeterince İyi’

Ebeveynler ve çocuklarla çalışma konusunda uzmanlaşmış olan İngiliz psikanalist Donald Winnicott, ofisinde kendilerinden yana hayal kırıklığına uğramış ebeveynlerle çok sık karşılaşmaktan mustaripti. Bu insanlar, ebeveyn olarak başarısız olduklarını hissediyor ve bu nedenle de kendilerinden yoğun bir biçimde nefret ediyorlardı. Zaman zaman yaşadıkları tartışmalardan, kısa süreli öfke patlamalarından, çocuklarından sıkıldıkları için ya da yaptıkları hatalardan ötürü utanç duyuyorlardı. Winnicott’u asıl etkileyen ise bu insanların neredeyse hiçbir zaman kötü ebeveynler olmamalarıydı. Sevgi dolu, şefkatli ve çocuklarıyla ilgiliydiler. Onların ihtiyaçlarını karşılamak ve sorunlarını anlamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ebeveyn olarak, Winnicott’un unutulmaz bir biçimde ortaya koyduğu üzere ‘yeterince iyi’ idiler.

Winnicott çok önemli bir konuya parmak basıyordu. Genellikle, hayatımızın birçok alanında nasıl olmamız gerektiğine dair, zihinlerimizde taşıdığımız son derece talepkar ve hatta imkânsız bir hedef yüzünden kendimizi harap ederiz. Bu hedef insanların nasıl olduklarına dair gerçekçi bir gözleme dayanmaz. Aksine kültürel atmosferden türeyen cezalandırıcı bir mükemmeliyetçiliğe dayanan bir fantezidir.

‘Yeterince iyi’ ifadesi ile Winnicott bizi idealizasyondan uzaklaştırmayı istemiştir. İdealler kulağa hoş gelse de beraberlerinde feci bir sorun taşırlar: yaptığımız ve sahip olduğumuz güzel şeylerden umudumuzu kesmemize neden olurlar. Beklentilerimizi ‘yeterince iyi’ düzeyine çekmek bizi sahip olduğumuz ama gerçekçi olmayan umutlarımız yüzünden göz ardı ettiğimiz daha az ama yine de hakiki erdemlerimize karşı yeniden duyarlı hale getirir.

‘Yeterince iyi’ bir hayat, kötü bir hayat değildir. Gerçek insanların sürüp sürebileceği en iyi var olma biçimidir.

 

Terapinin Hedefleri

Terapi bizi her gün mutlu edemez. Ama yine de somut faydaları vardır. Bir süre terapi gördükten sonra, kayda değer ölçüde daha özgür hissetmeye başlarız. Değişmek kişiliğimiz sandığımız şeyin, aslında daha önce hayatımızda mevcut olan atmosferle başa çıkabilmek için kendimizi içine sığdırdığımız bir konumdan ibaret olduğunun farkına varırız. Bugünkü durumumuzun gerçekçi bir değerlendirmesini yaptığımızda var olmamızın başka, güvenli yolları olabileceğini nihayet kabullenebiliriz.

Ayrıca: utanmayı ve susmayı öğrendik. Ancak terapistin şefkati ve özeni kendimizden daha az iğrenmek ve ihtiyaçlarımızdan daha az şüphe duymak konusunda  bizi cesaretlendirir. En derin korkularımızı ve arzularımızı dile getirdiğimizde artık bunları bir başkasıyla da konuşmak bir miktar daha kolay hale gelir. Sessizliğe bir alternatif doğar.

Daha şefkatli olmaya başlarız. Terapi sürecinde, kaçınılmaz olarak, geçmişte ne çok insanın bizi yüz üstü bıraktığını fark ederiz. Bu durumda suçlama, doğal bir tepki olabilirdi. Ama en nihayetinden edineceğimiz, daha olgun tepki (kendi kusurlarımızın nasıl ortaya çıktığına dair kazandığımız anlayışa dayanarak) onların hatalı davranışlarını da onların kendi bozukluklarının bir sonucu olarak görmek olacaktır. Temel yaralarımıza sebep olan insanlar neredeyse hiçbir zaman bunu isteyerek yapmamıştır; kendileri de yaralanmışlardır ve buna katlanmaya çalışmaktadırlar. Kederin ve kaygının nesilden nesle geçtiği üzücü ama daha şefkatli bir dünya görüşü geliştirebiliriz. Bu kavrayış yalnızca deneyim için geçerli değildir; bunu aklımızda tuttuğumuzda daha z şeyden korkarız. Bizi yaralayanlar bizim zaaflarımızı bilen ve onları hedef alan, bizden üstün, etkili varlıklar değildir. Onlarda her yaşamın bizi mahkum ettiği acılardan kendi paylarına düşenle başa çıkmak için elinden geleni yapan yaralanmış varlıklardır.

 

Recent entries