PAZAR SABAHLARI ÜZERİNE...

Hafta içi olsa şimdiye evden çıkmıştınız ama bugün hala yataktasınız. Işığın perdeler arasındaki bir boşluktan nasıl da süzüldüğünü fark edecek zamanınız var. Dışarısı normalde olduğundan daha sessiz, arka plandaki trafik sesi susmuş. Yoldaki bir araba kapısının çarpışını duyuyorsunuz. Bugün yapmanız gereken pek bir şey yok. Banyoda oyalanabilirsiniz. Normalde dişlerinizi fırçalarken telefonunuzu kontrol eder, gece boyu gelen mesajlara hızlıca göz gezdirirsiniz. Siz iş kıyafetlerinizi hızlıca giymek için çabalarken zihniniz, gün boyu haberdar olmanız gereken her şeyi takip etmek için hızla çalışır.

Bu sabah, bunun bir önemi yok. Saati izlemenin baskısından azat edildiniz, yetişmenize gerek yok. Yarın sabaha kadar kimse sizden hiçbir şey istemeyecek. Pencerenin dışında bulut kümeleri çok ama çok yavaş bir şekilde sürükleniyorlar. Bu öğleden sonra yağmur yağabilir. Edinburgh’dan aldığınız bir ceket vardı, onu bir süredir giymemiştiniz. Kısa süre sonra bir kafeye doğru yola koyulabilir, yanınıza belki bir kitap ya da günlüğünüzü alabilir, ıspanaklı çırpılmış yumurta yiyebilirsiniz; daha sonra parkta bir yürüyüş yapmak ve ördeklerin nasıl olduklarına bakmak hoş olabilir.

on sunday mornings

 

Kişiliğinizi bir ülkeyle karşılaştırabilirsiniz. Sizi siz yapan pek çok çeşitli bölgeler var: iş benliği, ev benliği, babanızla konuştuğunuzda öne çıkan ya da Norveç fiyortlarının bir fotoğrafına baktığınızda bir an için gördüğünüz bir yanınız. Tümünü eşit olarak ziyaret etmenize gerek yok. Hatta hayatın talepleri normalde yalnızca birkaç alana yoğunlaşmaya eğilimli olduğumuz anlamına geliyor. Diğer kısımlar neredeyse görmezden gelinmiş ve gelişimini tamamlanmamış bir aşamada varlıklarını sürdürüyorlar. Bazıları zar zor biliniyor olabilir: kişinin (fırsat verildiğinde) sebze yetiştirebileceği, İtalyanca öğrenebileceği, rumba yapabileceği ya da belki Le Corbusier’nin villalarına aşık olabileceği keşfedilmemiş potansiyel alanları. Bunlar, haberlerin ancak nadiren ana yerleşim merkezlerine geldiği, kişinin gerçekten kim olduğuna dair uzak topraklardır. Pazar, kendimizi arayabileceğimiz ve henüz hakkıyla öğrenemediğimiz yönlerimizi ilk kez ya da yeniden keşfedebileceğimiz bir zamanın ismidir. Onlara vereceğimiz dikkat, iş talepleri ve başkalarının beklentileri tarafından en anlaşılabilir biçimlerde kenara itilmiştir.

Çok uzun bir süre, özellikle batı dünyasında, pazar kavramı dinle bağlantılıydı. Yahudilerin Şabat gününün Hıristiyanlığa adapte edilmiş haliydi: Tanrı tarafından ayrılmak üzere alınmış bir gün. Geleneksel dini Pazar kavramının dehası bir grup kısıtlamayı gün için olumlu bir ajandayla birleştirmek oldu. Bir dinlenme gününü sağlama almak için çeşitli yasaklamalar vardı. İş dünyası kapatılacak; marketler, tiyatrolar ve barlar kapanacak; tren tarifeleri azaltılacaktı. Amaç neşesiz olmak değil, zamanın başka şeyler için serbest olduğundan emin olmaktı. Böyle toplu kurallar büyük ölçüde yok oldular. Fakat altlarında yatan ihtiyaç devam ediyor: zamanın korunması gerekir. Kişi dijital hayata ara vermemeye, bir gazete okumamaya, günü rutin idari görevlerle doldurmamaya karar verebilir. Günü dikkat dağıtıcılarla doldurmak gibi gerçek bir tehlike vardır.

on sunday mornings 2

Geleneksel Şabat’ın diğer yüzü, özel olarak belirlenmiş bu yirmi dört saatlik zaman diliminde, olumlu bir şekilde yakından ilgilendiğiniz şeylerin etrafındaki, çelişkileri gösteren bir takım beklentilerdi - şu düşünceden hareketle: bir gün yeterince uzundur ama sonsuz değildir. Ziyan edilmemelidir. Kişinin kiliseye gitmesi gerekiyordu. Törenler insanların zihinlerini önemli sorulara yöneltme yönüne evrildi ama bu tipik bir biçimde marjinalleşti: hayatımla ne yapıyorum, ilişkilerim nasıl gidiyor, ben gerçekte neye değer veriyorum ve neden? Geleneksel Pazar kavramı dini terimlerle çerçevelenmişti. Fakat değindiği ihtiyaçlar aslında o çerçeveden tamamen bağımsızlardı.

Pazar sabahının seküler keyfi basit bir rahatlama ve özgürlük keyfi değildir; ayrıca kişinin hayatının daha geniş ufuklarıyla yeniden ilgilenme fırsatı bulduğu hissiyle (ki her zaman pek aşikar olmayabilir) bağlantılıdır.

on sunday mornings 3

Umut, yönümüzü bir anlığına mevcut meselelerimizden, yüce, sessiz ve ebedi olana dönebilmemizdedir. Bunu tam olarak bu kelimelerle ifade etmeye alışık olmayabiliriz ama daha yüksek bilinçlilik seviyesine uzanıyoruz. Normalde, “daha düşük” bilinçlilik diyebileceğimiz şeyin ayırıcı özelliği olan pratik, içebakış içermeyen, kendini haklı çıkaran bakış açılarına gömülmüş durumdayız. Böyle anlarda, dünya kendini oldukça farklı bir biçimde ortaya koyar: çile çeken ve yanlış yönlendirilmiş teşebbüslerin yeri, duyulmak için çırpınan ama başkalarına saldıran insanlarla dolu ama aynı zamanda bir duyarlılık ve özlem, güzellik ve dokunaklı bir kırılganlığın da yeri. Yerinde cevap, evrensel duygudaşlık ve nezakettir. Kişinin kendi hayatı daha değersiz hissettirir; insan artık var olmamak üzerine sükunetle tefekkür edebilir. Kişinin ilgi alanları bir kenara bırakılır ve kişi hayal gücüne dayanarak aşkın ya da doğal şeyler içinde eriyebilir: ağaçlar, rüzgar, bir güve, bulutlar ya da sahilde kırılan dalgalar. Bu bakış açısından, statü bir hiçtir, mülk önemsizdir, şikayetler aciliyetini yitirir. Eğer belirli insanlar bu noktada bize rastlayabilirlerse dönüşümümüz ve yeni keşfedilmiş cömertliğimiz ile empatimiz karşısında hayrete düşebilirler.

Daha yüksek bilinçlilik düzeyleri elbette ümitsizce kısa ömürlüdür. Onları kalıcı kılmayı hiçbir durumda arzulamamalıyız çünkü hepimizin uğraşmaya ihtiyaç duyduğu pek çok önemli pratik göreve uymazlar. Fakat ortaya çıktıklarından onlardan en iyi şekilde yararlanmak için elimizden geleni yapmalı ve sağladıkları kavrayışı onlara en çok gerek duyduğumuz zamanlar için saklamalıyız. Pazar sabahının keyfinin çok önemli bir parçası onun ayrıcalıklı, sıra dışı bir zaman olduğunun farkına varmamızdır.

Recent entries