Ölüm Korkusu

Zihinlerimizin en işe yarar özelliklerinden biri de bazen kendi benliğimizden dışarı adım atıp tamamen tarafsız bir bakış açısından kendi ölümümüz hakkında düşünmemize izin vermesidir. Sanki bu ölüm bir başkasınınmış ve biz olanları bugünden dört yüz yıl sonra bir yabancı nasıl izlerse öyle izliyormuşuz gibi, yani sanki ölüm çok da büyük bir mesele değilmiş gibi, hayatımızın kısacık ve tesadüfi bir spazm gibi içinden belirip sonra kaybolduğu o atomik balçığa kaçınılmaz bir geri dönüş gibi gelir her şey bu açıdan baktığımızda.  

17. yüzyılda yaşamış Hollandalı filozof Baruch Spinoza ölüme bakmanın iki farklı yolu arasında ünlü bir ayrım yapmıştır. Ölümü ya bir trajedi gibi göründüğü benmerkezci bir yerden, kısıtlı bakış açımızdan ya da onun Latince ifade ettiği şekilde sub specie durationis, yani zamanın bakış açısından görürüz. Ya da ölüme dışarıdan, hiç de rahatsız edici olmayan ve tamamen normal bir olay gibi göründüğü, küresel ve sonsuz bir bakış açısından, sanki gezegendeki başka bir kuvvetin gözünden görüyormuşçasına, sub specie aeternitatisi yani ebediyetin bakış açısından bakabiliriz. Spinoza, hayatımızın büyük kısmında bedenlerimizin bizi zamana bağlı, benmerkezci bakış açısına çekerek kaygılarımızı, bedenimizin hayatta kalma arzusunun hizmetine verdiğini fark etmiştir. Ancak maddesel kimliğimizin çok daha önemsiz olduğu başka bir bakış açısına da zihinlerimizin benzersiz bir erişim sunduğunu vurgular. Spinoza şairane bir ifadeyle, zihinlerimizin sonsuz bütünlüğün bir parçası olmamıza ve evrenin gidişatı ile uyumlu hale gelerek içsel huzura erişmemize izin verdiğini söyler.

olum korkusu

Bu NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopunun çektiği görüntü NGC 7331 olarak bilinen bir spiral galaksiyi gösteriyor. İlk olarak 1784’te, çalışkan galaksi avcısı William Herschel tarafından tespit edilen NGC 7331 bizden 45 milyon ışık yılı uzaklıkta Pegasus (Kanatlıat) takımyıldızı içinde yer alır. Galaksi, parlak merkezinin etrafında bir pervane gibi kıvrılan güzel kollarını gözler önüne seriyor. Uzaybilimciler bu fotoğrafı Hubble’ın Geniş Alan Kamerası 3’ü (WFC3) kullanarak, sıra dışı bir patlayan yıldızı, yani bir süpernovayı keşfederlerken çekmiştir. Dikkatli bakarsanız galaksinin merkezindeki sarı çekirdeğin yakınındaki minik bir kırmızı nokta olarak belli belirsiz bu süpernovayı da görebilirsiniz. SN2014C adı verilen bu küçük kırmızı nokta, çok az Hidrojen içeren bir süpernovadan Hidrojen bakımından zengin bir süpernovaya, yalnızca bir yıl içinde evrimleşmiştir. Bu ender gözlemlenebilen dönüşüm, yüksek enerjiler sayesinde ışıl ışıl parıldayan bir berraklıkla gözlemlenip dev yıldızların az bilinen son safhalarına dair eşsiz bilgiler sunmuştur. NGC 7331 boyutları, şekli ve kütlesi bakımından Samanyolu’na benziyor. Ayrıca benzer bir yıldız üretim oranına sahip, benzer sayılarda yıldızı barındırıyor, merkezinde dev bir kara delik var ve benzer sarmal kollara sahip. Galaksilerimiz arasındaki temel fark NGC 7331’in  çubuksuz bir sarmal galaksi olmasıdır. Samanyolu’nda gördüğümüz gibi çekirdeğini boylu boyunca kesen yıldızlar, gaz ve tozdan oluşan “çubuğu” yoktur. Merkezdeki şişkinliği ayrıca alışılmadık bir dönüş şablonu göstererek galaksi diskinin yönünün tam tersi yönde döner. Benzer galaksileri inceleyerek kendi galaksimize bilimsel bir ayna tutmuş oluruz. Bu sayede her zaman gözlemleyemediğimiz kendi galaksi ortamımızı, galaksi davranışımızı ve bir bütün olarak evrimi daha iyi anlayabiliriz.

Birkaç dakikalığına yatağımıza sırt üstü uzanıp zihnimizi yukarı ve dışarı yönelterek Spinoza’nın fikirlerini kendimiz için uygulayabiliriz. Bedenimizden kurtulup havaya yükseldiğimizi, tavanı ve çatıyı delip geçerek yaşadığımız semtin ve şehrin üzerine doğru uçtuğumuzu, bütün ülkeyi ve kıyı şeridini, sonra denizi (üstünde yüzen çok sayıda feribotu ve büyük taşıma gemilerini de), ardından okyanusu, bir sonraki kıtayı, dağ sıralarını, çölleri geçip atmosferin en dış katmanını yırtarak derin uzaya girdiğimizi hayal edebiliriz. Güneş sistemimizin dışına, yıldızlararası uzaya, ardından galaksiler arası uzaya doğru yolculuğumuza devam edebilir, 400 milyon yıldızı ve 100 milyon gezegeni geçip,   Saggitarius A’yı ve Laniakea Süper Kümesinin ardından evrende dünyaya en uzak olan galaksiye, MACS0647-JD’ye doğru ilerleyip kendi yatak odamızdan 13.3 yılı öteye ulaşabiliriz.

Kabul etme cesaretini gösterdiğimizde, bu büyük tasarımın içinde son derece önemsiz varlıklar olduğumuzu görürüz. Kozmik ölçüde düşünülünce, yapacağımız ya da yapamayacağımız hiçbir şeyin en ufak bir önemi bile yoktur. Doğru ölçekte düşünüldüğünde, doğrudan bizimle ilgili olan hiçbir şeyin hiçbir önemi yoktur. Ölmekte olan bir yıldızın ışığında bir iki anın tadını çıkararak evrenin önemsiz bir köşesinde rastgele bir yeri kaplayan tamamen göz ardı edilebilir bir mevcudiyetimiz var. Bu bakış açısı acımasız görünebilir ama aynı zamanda bizi kendi korku içindeki egolarımızın çığlıklarından özgürleştirdiği için son derece kurtarıcıdır da. Bizim hayatımızın bütün evren için bir önemi olacağını hayal etmek oldukça acı verici bir yanılsamadır aslında. Bir hiç olduğumuzu ve olacağımızı kabul edebilmek çok daha hafifletici ve özgürleştirici olurdu bizim için.

Hayatlarımızın çoğunda ‘düşük bilinç’ diyebileceğimiz bir hal içinde var olmaktan başka şansımız yoktur: hakaretlere melodramla yanıt veririz, çıkarlarımıza ve arzularımıza tutkuyla tutunuruz, tanıdığımız birkaç yüz insanın gözündeki değerimiz konusunda çok fazla endişeleniriz. Ancak, ender anlarda, üzerimizde herhangi bir tehdit ya da beklenti yokken, belki gece vakti ya da sabahın erken saatlerinde, bedenlerimiz ve tutkularımız  huzurlu ve durgunken “yüksek bilince” erişme ayrıcalığını tadarız. Egolarımıza sıkıca doladığımız parmaklarımızı biraz gevşetiriz ve daha tarafsız bir bakış açısına yükselerek alışıldık kendini haklı çıkaran tavrımızı ve kırılgan gururumuzu bir kenara bırakırız. Böyle hallerde, zihin belirli çıkarlarının ve arzularının ötesine geçer. Fani ya da doğal olan her şeyle bir olduğumuzu hayal edebiliriz: ağaçlar, rüzgar, bir güve, bulutlar ya da kıyıya vuran dalgalar. Bu bakış açısından bakıldığında statü bir hiçtir, mülkiyetin bir önemi kalmaz, dertlerimiz aciliyetini kaybeder; artık buralarda olmama fikri ise bir felaket gibi görünmemeye başlar. Bu zihinsel durumdayken bizimle karşılaşan birileri olsa, bu yeni cömertliğimiz ve sakinliğimiz karşısında hayrete düşerlerdi. 

Yüksek bilinç halleri, ne yazık ki genellikle kısa ömürlüdür. Ancak ortaya çıktıklarında onların hakkını vermeli ve o anlarda yaşadığımız kavrayışı, en çok ihtiyaç duyduğumuz panik anlarında biçmek üzere zihnimize ekmeliyiz. Yüksek bilinç, kendi yokluğuna ihtimal vermeyen ilkel zihne karşı büyük bir zaferdir. Sonumuzun nasıl geleceğini bilmemiz mümkün değildir. Belki kim olduğumuzu zar zor hatırlayarak yıllar boyu buralarda olacağız; belki de içimizde büyüyen korkunç bir hastalık ya da bir organ yetmezliği yüzünden aniden göçüp gideceğiz. Ancak cenazemizi hayal edebiliriz. İnsanların söyleyebileceklerini ya da söylemek zorunda hissettiklerini, insanların ağladığını hayal edebiliriz. Vasiyetimiz hayata geçirilir. Derken yavaş yavaş unutulmaya başlar, aile fotoğraflarındaki yabancı bir figür haline geliriz. Kısa sürede belirsizliğe karışırız (‘büyük büyük dedelerimden biri avukattı, yani, galiba…’) ve sonra tamamen bilinmez oluruz; hiç ziyaret edilmeyen bir arşivde bir yerlerde incelenmeyen bir dosyadaki sıkıcı ve önemsiz bir kayıttaki bir bip sesi kadar yer kaplamış oluruz. Sanki hiç olmamışız gibi olur.

Kendi sonumuzun önemsizliği üzerine kafa yormak tuhaf bir şekilde onu daha korkutucu kılmaz. Hatta ölümümüzü ne kadar absürt hayal edersek yaşama sevincimiz o kadar canlı olacaktır. Bilinçli var oluşumuzun gayet doğal bir olay değil, garip ve çok kıymetli bir onur olduğunu fark ederiz. Belki sırf dünyaya gelmiş olduğumuz için bile hayrete düşeriz ve artık var olmayacağımız zamanı düşündüğümüzde eskisi kadar üzülmeyiz.

 

Recent entries