Modern Dertlerin Devasi Olarak Doga

Modern çağ doğayı daha önce olmadığı kadar insan elinden geçirdi. Daha eski çağlarda da doğaya pek saygılı davrandığı söylenemez – Antik çağlarda Yunanlar kıyı şeridinin büyük bir kısmını ağaçsız bırakmışlardı, Romalılar Kuzey Afrika’nın büyük kesimlerini ormansızlaştırdılar, yemek ve gladyatör savaşları uğruna vahşi yaşamın büyük bir kısmını yok ettiler (Romalı tarihçi Pliny soyluların fildişi karyolalara uzanma arzuları yüzünden nasıl da ormanları, filleri feda ettiğini üzülerek anlatır). Ne var ki eski dünya, yeni dünyanın azminden, dinamitlerinden, elektrikli testerelerinden, pestisitlerinden, silahlarından ve maden ocaklarından yoksundu. 

Demiryolları Amerika kıtasını boydan boya aştıkça doğa da aynı ölçüde kesintisiz bir biçimde yok edilmiş oldu. 16. Yüzyılda Kuzey Amerika’da 25 milyon bizon bulunurken 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde yüzden az sayıda kalmışlardı. Amerika kıtası bir zamanlar bir milyar ağaca ev sahipliği yapıyordu. 1900’lere gelindiğinden bu ağaçların %85’i ortadan kayboldu.

modern dertler 1 

1892: Detroit’teki Michigan Carbon Works’teki sanayi işleminden geçmeyi bekleyen bizon kafatasları. Kemikler, yapıştırıcı, gübre ve mürekkep yapmak için işleniyordu.

 modern dertler 2

New York ve Akron, Ohio arasındaki yol kenarında kesilen bir orman. James F. Ryder, Atlantic & Great Western Railway (1862). National Gallery of Art, Washington.

Modernleşmekte olan ülkelerde insanlar önemli bir şeylerin kaybedilmekte olduğunun farkındaydılar ve yok olmaları önlemek adına pek çok acil girişimde bulunanlar oldu. Yosemite Vadisi 1864’te Abraham Lincoln tarafından koruma altına alındı, 1872’de Kongre Yellowstone’u Ulusal Park olarak belirledi; Başkan Wilson 1916’da Ulusal Park Hizmetlerini kurdu. İngiltere’de, Lake District on dokuzuncu yüz yılın sonlarında yasal yaptırımlarla koruma altına alındı, Avustralya’da, 1879’da Sydney’in güneyinde Royal National Park kuruldu, İsviçre 1914’te ilk Avrupa Ulusal Parkını oluşturdu. Daha küçük ölçekte ise pek çok modern şehir, sakinleri için ücretsiz parklar inşa etti: Münih’teki Englischer Garten 1789’da yapılmıştı, Londra’daki Victoria Park 1845’te kuruldu, Chicago’daki Lincoln Park kapılarını 1865’te açtı, New York’taki Central Park ise 1876’da tamamlandı.

Doğanın neden bu kadar önemli oldu sorusuna ulusal parklar ve kent parklarını destekleyenler tarafından verilen yaygın bir cevap vardı: sanayi toplumu fabrikaları, kalabalık sokakları ve dip dibe inşa edilmiş çok katlı binalarıyla insanların temiz hava ve egzersiz için doğa içine çıkma şansını ellerinden aldı. Sağlıklı kalabilmemiz için ağaçlar ve habitatlar korunmalıydı.

Ancak son derece aşikar olan ama daha az sözü edilen ve ifade edilmesi daha güç olan başka bir şey daha vardı: doğanın belki ancak birkaç kişinin ‘ruh’ demeye cesaret ettiği, başkalarının ise iç dünyamız dediği bir şey için daha, son derece gerekli olduğu düşüncesi. Doğanın yalnızca modern yaşamın yarattığı fiziksel zorluklara değil psikolojik sorunlara da deva olmak konusunda önemli olduğu görülüyordu. Modern yaşam bizi zihinsel sağlığımızdan ediyordu ve doğa da bu derdin devalarına ev sahipliği ediyordu.

O halde bu terapötik faydalar neler olabilir? En azından beş tanesi akla geliyor:

Perspektifimizi Degistirmek 

Avrupa’dan ilk gelenler on dokuzuncu yüzyılda Amerika kıtasında kesip biçerek ve öldürerek ilerlemeye başladığında, pek akla gelmeyecek bir figür, John Audubon adından küçük bir Fransız-Amerikan iş adamı onların ardındaydı. Onun peşinde olduğu şey toprak, altın ya da bizon postu değildi. O, İngiltere’de geçen çocukluğundan bu yana kendisini büyüleyen kuşların peşindeydi ve Amerika’daki bütün kuş türlerini çizme niyetini ilan etti. Sonunda, bakır oymalı tablalar üzerine işleyerek yalnızca 435 tanesini çizebildi (toplamda 2000 tür bulunuyordu) ve tümünü on dokuzuncu yüzyılın en başarılı kitaplarından biri olan, 1827 ve 1838 arasında yayımlanan The Birds of America’da (Amerika’nın Kuşları) bir araya getirdi (Kraliçe Viktorya, Fransa kralı X. Charles, ABD Başkanı James Polk birer kopyaya sahipti).

 modern dertler 3

John Audubon, Mallard Duck, 1838 

Aududon’un çizdiği kuşların pek çoğu son derece ender türlerdi ve kitabın okur kitlesinin vahşi doğada bile bu türleri görebilmesi kolay değildi. Ne var ki en popüler çizimlerinden biri tüm kuşlar arasında en yaygın görülenlerden biriydi: yaban ördeği. Yaban ördekleri, yeşil başları ve boyunlarındaki beyaz halka ile Avrupa’da ya da Amerika’da bir şehir parkında oturmuş herhangi biri için son derece tanıdık bir görüntü. Her yerde görülür olmasına rağmen birine rastlamanın son derece terapötik bir etkisi olabiliyor. Onları bu kadar görülesi kılan şeylerden biri de bizi biz yapan şeylere karşı tamamen kayıtsız olmalarıdır. Bizden korkmadan ve bize ilgi göstermeden yanımızda, etrafımıza yüzer, yusufçukları ya da kurtçukları avlarlar. Önemli gördüğümüz şeylerin, bizi üzen ya da tetikleyen bizde utanç ya da arzu uyandıran şeylerin hiçbiri yaban ördeğinin umurunda bile değildir. Toplumda önemli bir kişi ya da en önemsiz ve hatta kötü görülen biri olalım, bir lokma ekmeği kıdemli bir yargıcın elinden aldığı gibi hüküm giymiş bir katilin elinden de aynı şekilde alacak olan ördek için bunun hiçbir önemi yoktur. Ördekler bizim çalkantılı tarihimizle, hükümet içindeki dramalarla, ekonominin iniş çıkışlarıyla, ünlü aktörlerin hayatlarındaki skandallarla ilgilenmezler. Onar için her şey yüzyıllardır aşağı yukarı aynı şekilde ilerlemiştir; Amerika kolonilerinin yok oluşu ya da Napolyon’un Waterloo yağması onlar için hiç önemli değildi; bugün bize işkence eden ve aklımızı bulandıran tüm duygular da öyle. Böylesi bir kayıtsızlıkla karşı karşıya kalmak yalnız hissettirebilir ancak aynı zamanda yaptığımız ya da söylediğimiz her şeyin, hakkımızda çıkan her dedikodunun, şöhret arzumuzun ve yaralı gururumuzun sinirlerimizi yıprattığı ve bizi uykusuz bıraktığı bu hayatta insana özgü ıstıraplardan büyük bir rahatlama da sağlayabilir. Kendimizi insan dünyasına kaptırdıkça yalnızca temiz havadan değil aynı zamanda “başkalık” deneyiminden, bizim varlığımıza karşı kayıtsızlıklarıyla ve kendilerine ait, bizimkilerden taban tabana farklı gündemlerine kesilmiş pür dikkatleriyle kendi melodramlarımızın bütün evren içindeki konumunu biraz olsun anlamamamızı sağlayabilecek canlılardan kendimizi yoksun bırakırız. Modern bir şehrin işlek bir caddesi boyunca ilerlerken cehalet dolu insan ırkının kalp atışları ve dinamizmi her an göz önündedir. Düşüncelerimiz henüz başaramadıklarımıza ve arzularımıza yönelir. Reklamlar bizi arzularımızı değiştirmeye ikna eder, yeni haberler ortaya çıktıkça bizi endişelendirir, iş arkadaşlarımızla ve tanıdıklarımızla ilgili bilgiler rekabet duygumuzu alevlendirir. Bu noktada yaban ördeği yalnızca tol üzerinde duraklarken fark edeceğimiz biraz ilgi çekici bir canlı olmaktan öteye gider. Victoria Park, Lincoln Park, English Garten ya da Central Park’taki minik göllerden birinde bizi bekleyen bir hakikatin taşıyıcısıdır. Büyük şehirdeki neredeyse hiçbir şeyin ve hiç kimsenin bize anlatamayacağı bir şeyi, bize dair iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin hiçbir şeyin içinde yaşadığımız kibirli fanusun dışındaki hiçbir şey ve hiç kimse için hiçbir önemi olmadığını anlatmak için bekler. Kısacası modern yaşamın duyup duyabileceği en cömert, nazik ve gerekli mesajlardan birini, hiçbir önemimiz olmadığı gerçeğini bize söyler.

 modern dertler 4

Lustgarten’da on dakikalık bir yolculuk ve yaban ördeğinin rahatlaması: Paul Hoeniger, Spittelmarkt, 1912.

 

Mecburiyet

Modern yaşam, içinde bulunduğumuz koşulları irademizi ve zekamızı kullanarak değiştirebileceğimiz düşüncesine dayanır. Nehirlerin yönünü değiştirebilir, kaderimizi yeniden yazabilir, mucize gibi görünen makineler icat edebilir ya da bambaşka bir kıtada yepyeni bir hayat kurabiliriz. Bir an için sonbaharda bir ağacı, koca bir ağacı, belki bir meşeyi ya da bir titrek kavağı hayal edin. Ekim’in sonları ve ılık geçen bir sonbahar olabilir. Yaprakları çok uzun süredir canlıydı ama şimdi mevsim gereği göz alıcı gümüşi bir griye ya da sarımtırak bir kestane rengine dönüyorlar. Birkaç hafta içinde doğudan gelen amansız fırtınalar hepsini süpürecek, yüz binlerce yaprak kırkayakların, kurtçukların, cıvık mantarların, solucanların ve bakterilerin onları ilkel bir balçığa çevirmek için bekledikleri orman topraklarına saçılacaklar. Bu melankolik süreci hiçbir şey durduramaz. Tüm yaz boyu yapraklar güneş ışığının sert parlaklığını yumuşatarak ve gün batımında zarif gölgeler yaratarak bizi korudular. Baharda yaprakların görüntüsü umut ve yeni başlangıçların bir sembolü oldu. Şimdi ise hava ölüm ve çürüme kokuyor. Hayatlarımız da doğanın kanunları karşısında ağaçlardan farklı değil. Biz de doğuyoruz, gelişiyoruz ve ölmek zorundayız. Bizim ömrümüzde de hiçbir şeyin bizi koruyamayacağı sonbaharlar var. Ancak doğadaki kaçınılmaz büyüme ve çürüme süreci üzerine düşünerek belki de zamanla vazgeçmemiz gerekenleri ve elimizden kayıp gidecek olanları daha bir sükunetle kabullenmeyi başarabiliriz. Doğanın, karşı koyamayacağımız, hiçbir makinenin, hünerin, paranın ya da irade gücünün aşamayacağı kanunları var. Bir imparator da, bir kral da bizi geldiğimiz atomlara geri döndürecek olan doğanın mekanizmaları karşısında bir berduş kadar çaresizdir. Bu kulağa trajik gelse de aslında doğanın muazzam gösterisi içinde egolarımızın savunmacı büyüklenişinden kurtulma şansını yakalarız. Büyüleyici ve yaşlı ağaçlar belki sadece küçülmüş hissettirebilecek bir hakikati hayranlık uyandıracak bir düşman karşısında asaletle teslim olmamız için bir çağrıya dönüştürür.

 modern dertler 5

1853’te, Amerikalı ressam George Inness, Buffalo’yu New Jersey’e bağlamak için ekibiyle birlikte köklü doğada açtıkları yeni yoldan çok büyük gurur duyan Delaware, Lackawanna ve Western Railroad Company’nin başkanından bir mektup almıştı. Başkan, Inness’ten demiryolunun yayılışını ve demiryolu atölyesinin büyüklüğünü vurgulayacak bir resim yapmasını istiyordu. Ancak Innes bu öncelikler konusunda o kadar emin değildi. Ağaçları, ağaçların endamına, zarafetine ama en önemlisi de felsefi bilgeliklerine hayrandı. Bu nedenle The Lackawanna Valley (1855) tablosunu yaparken resmin önplanına çok sayıda uyumsuz kesilmiş ağaç kütükleri eklemişti. Bir trenin varışına doğanın zarar görmesinden daha fazla heyecanlanan bir medeniyet, önceliklerini unutmuş demektir. Bu medeniyet aynı zamanda kendilerinin de doğanın kanunlarına tabi olduğunu, şimdi bir şapka almak ya da kömür nakletmek için artık şehre  birkaç saat içinde ulaşabilseler de yaşayan her şeyin tabi olduğu sınırlaradan kaçamyacaklarını unutma tehlikesini taşıyan insanlar tarafından yönetilmektedir. Belki de düşününce bu ağaçların  böylesine sabırsızca kesilmiş olması şaşırtıcı değildir. Çünkü ağaçlar belki de demiryolundaki önemsiz insanlara kendileri gibi her şeyin önemsizliğini yüksek sesle anlatırlar.

 

Ataraxia

Filozof Friedrich Nietzsche 1881’de ve ardından 1883 ve 1888 yılları arasını, İsviçre’nin doğu köşesinde Alplerin yüksek kısımlarında bir köy olan Sils Maria’da geçirmiştir. Kalabalık şehirlerden ve o çok korktuğu çalkantılı kent hırsından uzakta mütevazı bir çiftlik evinde bir oda kiralamış ve en ünlü eserlerini burada kaleme almıştır: Şen Bilim, Böyle Buyurdu Zerdüşt ve Putların Alacakaranlığı da dahil olmak üzere… Çok erkenden kalkar, öğleden önceye kadar yazar, öğle vakti, Braunvieh olarak da bilinen bir gri-boz bir dağ ineğine giderek daha aşina hale gelmesini sağlayan iki üç saatlik bir yürüyüşe çıkardı. Bu inek türüne ait sürüler çoğu kırsal alanda görülürdü ve Nietzsche onlara aşık olmuştu. Pek de ideal sayılmayacak hayatlarıyla sabırlı ve bilgece görünen bir biçimde baş ediyor olmalarından büyülenmişti. Sabırsızlık ya da öfke göstermiyorlardı. Kıskançlık ya da kaçırılan fırsatlara dair pişmanlık hissediyor gibi de görünmüyorlardı. İntikam planları yapıyor ya da geleceği korkuyla bekliyor gibi de değildiler. Yağmurda ve güneş ışığında, burunlarına sinek konduğunda ya da ağır çanları boyunlarını ağrıttığında sakin kalıyorlardı. Nietzsche, bu canlıların Antik Stoacılar için felsefenin tüm amacı olan bir sakinlik ve ılımlılığa, Yunanlarca ‘ataraxia’ diye bilinen bir zihin yapısına ulaştıklarını hissediyordu. Zeno’yu ya da Seneca’yı okumamış olsalar da gerçek birer filozoftular. Nietzsche onlara Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabının felsefesinde baş rolü vermişti: ‘İneklere dönüşmediğimiz ya da (dönüştürülmediğimiz) sürece,’ diye yazmıştı, ‘cennetin krallığına asla giremeyiz.’  

 modern dertler 6

Merak

Modern zamanlarda sıkılmak ve isteksizleşmek çok kolay olabiliyor. Gerçekten heyecan verici bulduğumuz şeyler genellikle maddi ve pratik olarak erişilmez olabiliyor. Hayatımızın hiçbir anı olması gerektiği kadar özel ve heyecan verici gelmiyor olabilir. Pek çok şeyden mahrum hissediyor olabiliriz. Oysa hayata böyle başlamamıştık. Bir zamanlar üç yaşındaydık ve her şey büyüleyiciydi: lamba düğmesi, ceketimizin fermuarı, bir kapının açılıp kapanışı. O zamandan beri coşkumuz büyük ölçüde azaldı ama doğanın büyük gösterisi içinde varoluştan aldığımız tadı kaybetmemek için bolca teşvik edici unsur da bulunuyor. Diyelim ki; bazı partilere davet edilmedik ve işimiz de çok monoton hissettiriyor – oysa tam şu anda, Asya ve Avustralya'nın bazı kısımlarında, ağ ören karıncalar denen bir türün üyeleri var olan en tuhaf ve en etkileyici yapılardan biri olan yuvalarını inşa ediyorlar. Sayılamayacak kadar çok, belki yüzlerce karınca, büyük bir yaprağın kenarına neredeyse askeri bir düzenle dizilip diğerleriyle iş birliği yaparak ipekten ipliklerle yakındaki başka bir yaprağı kendilerine çekecekler. Ardından uyum içinde, özenle ve sabırla iki yaprağı ipek ipliklerle birbirine dikerek insan başı büyüklüğünde ya da daha büyük ölçekte sağlam ve su geçirmez bir yapı inşa edecekler ve içine titizlikle düzenlenmiş kolonilerini kuracaklar. Sıkılıyoruz, çünkü bir tünelde durduğumuz halde kendimizi açık bir manzara karşısında sanıyoruz. Bilmemiz gereken her şeyi keşfettiğimizi sanıyoruz. Oysa tek yapmamız gereken her şeyin aslında şehirde yaşarken sandığımızdan çok daha tuhaf ve şaşırtıcı olduğunu hatırlamak. Çünkü bu gezegeni yalnızca birlikte okuduğumuz insanlarla ve hayli nüfuzlu üst düzey yöneticilerle değil aynı zamanda uçan sincaplarla, sümbül papağanlarıyla, vampir yengeçleriyle, cam kanatlı kelebeklerle, Fransız melek balıklarıyla, nikobar güvercinleriyle, okapilerle, dikenli kelerlerle, ve tokay kertenkeleleriyle birlikte yaşıyoruz ve hepsi de etrafımızda nefes alıp veren canlılara daha yakından, daha meraklı gözlerle ve daha büyük hayranlık duyarak bakmamız için bir çağrı.

Tevazu

Modern çağın en ilginç özelliklerinden biri de bitkilere duyulan ilgideki patlama. 1890’lara gelindiğinde, hem Londra hem de Paris’in banliyölerinde bulunan hanelerin dörtte üçünün bahçeleriyle aktif bir şekilde ilgilendiği hesap edilmişti. En popüler çiçekler zambaklar, papatyalar, leylaklar, laleler ve nergislerdi. Çiçek yetiştirme konusu otuz yaşın altındaki çoğu insana komik gelebilir. Birkaç renkli, ufak ve kısa ömürlü lale soğanı yetiştirmeye kıyasla gözümüze kestirebileceğimiz kesinlikle çok daha heyecan verici ve kalıcı hedefler var hayatta: örneğin, hayatımızın aşkını bulmak ya da kariyerimizde başarılı olmak. Oysa 70 yaşını geçmiş insanlar arasında bahçeciliği umursamayan neredeyse bir tek kişi bulamazsınız. Çünkü o yaşlarda çoğu insanın büyük hırsları çoktan onulmaz yaralar almış olur: aşk ya da iş hayatı hiçbirimiz için pek çok açıdan beklediğimiz kadar iyi gitmeyecek. Bu noktada bahçeciliğin sunduğu teselli çok önemli hale gelmeye başlar. Çiçekler bilhassa gereklilik, acillik ya da gösteriş gibi özelliklerden yoksun oluşlarıyla değerli hale gelirler. Dışarıdaki dünya her zaman bizim onu kontrol etme arzumuza direnecektir; oysa bahçede, yeterince çaba göstererek, düzenli sulama yaparak ve güneş konusunda da şansımız biraz yaver gittiğinde yalnızca birkaç hafta içinde görsel çekiciliğinin yanı sıra son derece de yatıştırıcı olan bir ürünün doğmasını sağlamış oluruz. Çiçeklerin kırılgan güzelliğinden etkileniriz çünkü bu yaşlarda artık acıyı ve hayal kırıklığını çok iyi tanımaya başlarız; duygusal ya da hassas olmaktan çokça travma atlatmış oluruz. Doğanın bu hediyesini geri çevirmeye gönlümüz el vermez. Belki en büyük hediye değil ama ılık bir yaz akşamı için fazlasıyla yeterli.

**

Doğayı, modern yaşamın yıkıcılığından korumak istemiş olanlar genellikle insanların özgeci eğilimlerini cezbetmenin yollarını bulmuşlardır. Başka türlerin acısını ve henüz dünyaya gelmemiş nesillerin ihtiyaçlarını göz önüne sermişlerdir. Oysa vicdanlara oynamak, daha bencil yapıdaki insanları kazanmak için pek başarılı bir strateji değildir; kendi menfaatlerini hedeflemek çok daha akıllıca bir taktik olabilir. Yakıp yıkmayı sevenlere iyi olmaları için yalvaran tutkulu nutuklar vermemize gerek yok. Bu yakıp yıkmanın kendilerine, daha spesifik olarak kendi akıl sağlıklarına ödettiği bedele dikkat çekmemiz yeterli olacaktır. Elbette, sağlıklı olmanın parka gitmekten başka yolları da var ancak herhangi bir türün içinde büyük ağaçların, belki bir yaban ördeğinin ve bir ağ ören karınca kolonisinin bulunmadığı bir yerde akıl sağlığına benzer bir şeyi koruyabileceğini hayal etmek oldukça zor. 

 

Recent entries