Kendimizi Savunmak

Özellikle de bu sosyal medya çağında (ruh sağlığı açısından bakacak olursak sosyal medya için insanlığın muhtemelen tek berbat icadı diye söz edebiliriz), her gün, bazı düşmanlarla karşılaşmamız mümkün: Bizimle aynı fikirde olmayan insanlar, ‘kötü biri’ olduğumuzu söyleyen insanlar, kendimizden utanmamız hatta ortadan kaldırılmamız gerektiğini söyleyen insanlar…

Genellikle iyi niyetli arkadaşlarımızdan umursamamak gerektiğine, zorbalık yapan kişinin ‘manyak’ ya da akıl sağlığı bozuk biri olduğuna yönelik yorumlar ile birlikte o mecradan uzaklaşmamız, kulak asmamamız ve boş vermemiz gerektiği yönünde sağduyulu öneriler duyarız.  Bunlar son derece ince düşünceli öneriler olsa da ne yazık ki genellikle çoğumuz için tamamen etkisiz kalırlar.

 kendimizi savunmak 1

O zaman şöyle bir soru ortaya çıkar: neden bazı insanlar düşmanca bir yoruma cevabını vermek ya da bir saldırıya içimizden de olsa karşı çıkmak noktasında kendilerini savunmakta son derece zorlanırlar? Neden iş yerinde zorbalığa uğradıklarında bazı insanlar kibar, sakin bir tonda karşı atağa geçebilirken, diğerleri kendinden nefret ederek umutsuzluğa kapılırlar? Neden bazı insanlar romantik bir ilişkide haksız bir eleştiriye maruz kaldıklarında bunun doğru olmadığını belirtip hikayeyi bir de kendi açılarından anlatabilirken diğerleri içlerine kapanır?

Şöyle de ifade edebiliriz: kendini dışarıdaki bir düşmana savunabilmek için kişinin kendi tarafında olması gerekir. Ne yazık ki bu bazılarımız için söylendiği kadar kolay değildir. Biz farkında olmasak bile bütün bir kişiliğimiz kendimizi kötü, kabahatli, kusurlu, utanç verici, aşağılık bir yaratık olarak görmek üzerine örgütlenmiş olabilir. Bu kulağa biraz dramatik geliyor olabilir. Birer yetişkin olarak bunun tamamen doğru olamayacağını biliriz. Ne var ki derinlerde yalnızca buna hak vermekle kalmayıp bunun kişiliğimize dair değiştirilemez bir temel gerçek olduğuna inanan bir yanımız vardır.

Dışarıdaki bir düşmanla başa çıkmanın ilk adımı, kişiliğimizin ne zaman bir çatışma ile karşılaşsak büyük bir sorun yaşayacak şekilde geliştiğinin farkına varmaktır. Bu konuda zorluk yaşamaya hazır olmalıyız. Bu konuda pek iyi değiliz ya da biraz hassas olduğumuz bir alan ve bunda aşağılayıcı ya da küçük düşürücü bir şey yok. Bu nedenle bu tür durumlarda yardım istemeye, kendimize bolca şefkat göstermeye ve bu krizi atlatmak için ihtiyaç duyacağımız özeni kendimize göstermeye ihtiyacımız var. Ardından da, ne yazık ki asıl düşmanın dışımızda değil (her ne kadar dışarıda da olsalar), aslında içimizde olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmamız gerekir.

Kendimize sormalıyız: bu suçlama bize neden bu kadar doğru geliyor? Bilincimiz, kendimiz hakkındaki bilginin ancak bir parçasına erişebilmemize olanak verir. Tıpkı kendi vücudumuzdaki bir hücrenin çalışma biçimini içgüdüsel bir şekilde anlayamadığımız gibi, duygusal benliğimizin de büyük bir kısmı karanlıkta kalır. Ancak, her zaman kendimizden nefret etmemizin bir geçmiş öyküsü vardır. Kendimizden nefret etmemizin en temel nedeni bir zamanlar gerektiği gibi sevilememiş olmaktır. Geçmişte bir yerlerde, aşağılık bir yaratık olduğumuza, var olmayı hak etmediğimize dair bir hikaye duymuş olmalıyız ki bu hikaye aklımızda kalmış.

Aptal olduğuna dair bir hakaretle karşı karşıya kalan biri, içten içe kendisine bir moron olduğunu tekrarlayıp duruyorsa, kendisini savunacak gücü nasıl bulabilir? Bu kişi, zihninin yetişkin olan tarafında karşılık vermesi gerektiğini bilir ama veremez çünkü içeride, düşmanının sana söylediği her şey doğru, diyen bir ses vardır. Saldırganla tamamen özdeşleşmiştir.

Bu durum kısa sürede çok tehlikeli bir hale gelebilir. Eğer dışarıdaki düşman yeterince kötücülse ve içerideki düşmanlar ustaca bir iş birliği içindeyse, intihar düşünceleri ve hatta intihar girişimi yaşanabilir. Kendini savunamayanlarda kibrin tam tersi bir özellik görülür. Düşmanlarına, farkında olmadan şunu sezdirirler: Kendimden, senin edebileceğinden çok daha fazla nefret edebiliyorum. Senin beni öldürmek istediğinden çok, ben kendimi öldürmek istiyorum.

Bunun çözümü, daha önce duyduğumuz ama hayat kurtarıcı boyutunu kavramamız gereken büyük, naif bir sözcüktür: sevgi. Düşmanlarımızın söylediklerinin aksine yeterince iyi biri olduğumuzu, mükemmel olmadığımızı ama bunun var olmayı hak etmek için bir kriter olmadığını hayatımızdaki başka insanlardan (bunların illa romantik partnerlerimiz olmasına gerek yok) yeterince sık ve yeterince açıkça duymaya ihtiyacımız var. Başkalarının şefkatini içselleştirerek, gerektiği gibi içselleştirerek, kendimizi iyileştirmeliyiz.

Sorun şu ki kendisini aşağılık bir yaratık gibi gören insanlar başkalarının kendilerine göz kulak olmasına izin vermekte pek iyi değildirler. Nasıl yardım isteneceğini bilmezler, yardım eli uzatıldığında anlamayabilir veya o eli itebilir, yardım etmek isteyen arkadaşlarını tuhaf ya da yetersiz olmakla suçlarlar (yoksa neden böyle bir kaçığa yardım etmek istesinler?).

Beden algı bozukluğu denen bir hastalıktan ötürü biliyoruz ki kendisini tiksindirici bulan bir kişiye, aslında ne kadar çekici biri olduğunu söylemenin hiçbir faydası yoktur. Kendilerinden neden bu kadar nefret ettiklerini anlamalarına yardımcı olmamız ve arkadaşlığımız yoluyla onlarla ilişki kurmanın başka bir yolu olabileceğini göstermemiz gerekir. Anadilimizi öğrenme sürecine bakarak zihnimizin nasıl işlediğine dair bazı ipuçları bulabiliriz: çocuklar çok küçük yaşlarda etraflarında konuşulanları dinleyerek çok karmaşık sözlü iletişim kalıplarını son derece hızlı bir şekilde kaparlar. Duygusal öğrenme de buna benzer bir şekilde işler. Biz küçükken biri bizle nefret dolu, utandırıcı ve suçlayıcı bir dille konuşuyorsa biz de kendimizle o şekilde konuşmaya başlarız ve yetişkinlikte, bırakın yeni bir dili akıcı konuşmayı, sıfırdan öğrenmek bile kolay olmayacaktır. Kendisinden nefret etmeyi öğrenmiş birine “neşelen” ya da “kendisini biraz sev” demek, anadili İngilizce olan birine “Bulgarca konuş” demek kadar sabırsızca bir tutum olacaktır. Kendimize şefkat göstermeyi öğrenmek çokça zaman ve emek gerektirir.

Eğer insanlığa dair çılgın bir projenin nasıl bir şey olabileceğini hayal etmek istiyorsak, içselleştirilmiş nefret ve düşmanlık dilini, sevgi ve şefkat diliyle değiştirecek bir program müthiş olurdu. Bunu en az birkaç bin yıldır yapmaya çalışıyoruz. Ne yazık ki şimdiye kadar pek iyi bir iş çıkaramadık ve proje gittikçe da büyük bir ihtiyaç haline geliyor. Kendimizden nefret eden o yanımıza ve hatta belki utanç ve yetersizlik hisleriyle boğuşan tanıdığımız birine birkaç sevgi sözcüğü mırıldanarak bugün hemen başlayabiliriz.

 

Recent entries