İs Ortaminda Basa Çikamadigimiz Sorunlar Yasamak

I. Ofisteki Viktoryenleri

19. yüzyılda, İngiliz kâşifler strese kapılmamakla ünlüydüler. 1851 ve 1883 yılları arasında Orta Afrika’ya düzenlediği gezilerindeki David Livingstone gibi, bir aslanın saldırısına uğramış, salgın bir hastalığa yakalanmış, arkadaşlarının çoğunun sıtma ve dizanteriden öldüğünü görmüş olsalar da sakin bir iyimserliği korumayı başarmışlardı. Livingstone’un günlükleri (mürekkep tükenince vişne suyu ile yazmaya devam etmiştir) onun şikâyetlerinin ya da kişisel kaygılarının bir kaydı değildir. Orta Afrika’nın su sistemleri hakkında sakinlikle üretilmiş hipotezlerle ve keçi ticaretine dair dikkatli gözlemlerle doludur.

is ortam sorunlar 1 

Livingstone,  birkaç yıl boyunca ortadan kaybolduktan sonra kâşif meslektaşı Henry Morton Stanley ile nihayet bir araya geldiğinde ikisi de hiç de büyük duygusallık göstermemişlerdi. Viktoryen misyonerler ve kâşifler için stres kabul edilebilir bir zihin durumu değildi. Kişi her zaman pozitif ve kontrollü olmalıydı.

Bu tutum, 19. yüzyılın sonlarına dek ortadan kaybolmadı. Elbette bugünkü ilişkilerimiz içinde bu oldukça kabul edilemez bir durum olsa da hayatımızın önemli bir başka alanında gelişmektedir: iş yerinde. Modern iş yaşamı iç dünyalarındaki acıyı inkâr eden insanlarla doludur. Bu insanlar, Viktoryen kâşiflerden yüzeydeki farklılıklarına ve dışarıdan bakıldığında açık fikirli, rahat görünmelerine rağmen kendilerince en az tropik toprakların çoraklığına katlanan efsanevi Viktoryen kâşifler kadar suskundurlar.

 is ortam sorunlar 2

Konu ne olursa olsun sert olmak günümüzde iş hayatı için çok önemlidir. Kolay etkilenmeyen, insanların eksikliklerini belirleme konusunda amansız ve başkalarının ya da kendisinin başarısızlığına aldırmayan biri olmak gerektiğine dair yaygın ve açıkça acımasız bir düşünce vardır: zayıf olana empati duymak kendi başına ölümcül bir zayıflıktır.

Kendinden şüphe etmek bir tabu olduğu için, şüphenin varlığını bile kabul etmek zor olabilir. Dünyada ofisler asla pes etmeyen, soğuk bir özgüvenle kuşanmış gibi görünen insanlarla (bu insanlara ofisteki Viktoryenler diyelim) doludur. Oysa bu insanlar içten içe korku içindedirler ancak iş hayatını korkuyu ve kuşkuyu sahiplenmek için fazlaca tehlikeli bir yer olarak görürler. İşlerin kontrolden çıkıyor olabileceğini kabul etmek cesaretini ve kendi otoritemize yönelik bizde eksik olması çok muhtemel bir güveni gerektirir. Katı bir vurdumduymazlıktan oluşan bir ılımlılığa sığınmak çok daha kolaydır.

Ofisteki Viktoryenler ile çalışmak zorunda kalanlarımız için dışarıdan son derece göz korkutucu görünen bu insanların aslında kötü değil korku dolu insanlar olabileceğini bilmek faydalıdır. Onların katı kesinlikleriyle ve gürleyen buyruklarıyla başa çıkmamız gerekirse bu soğuk tavırlarına değil, yüzeydeki davranışın ötesine bakıp içindeki korkmuş çocuğa yanıt vermemiz gerekir. Tabi bu zor olacaktır çünkü bu yorumu son derece uygunsuz bulacaklardır. Bu da onların öz-savunmalarının bir parçasıdır.

Ofisteki Viktoryenler, stresin utanılması gereken bir şey olduğu izlenimini verirler, oysa aslında gerçek cesaret, endişemizi ve kırılganlığımızı kabul etme kapasitesini içerir.

Bir kez ofisi yaralı insanların gezindiği bir yer olarak gördüğümüzde bununla baş etmenin ne kadar zor olduğunu anlamak için fazla kanıta ihtiyacımız kalmaz. Şirkette birkaç yıldır oldukça iyi iş çıkaran biri belki de birden bire işin amacı, kariyerinin gidişatı ve ilişkisinin durumu hakkında endişelere boğulabilir. Seyahatle çok ilgilenmeye başlar; sürekli Londra’ya uçuş fiyatlarına ya da Sao Paulo’da Airbnb seçeneklerine bakar. Bazı tuhaf yorumlarda bulunur: ‘Hepimiz öleceğimize göre neden Çin piyasası konusunda endişeleniyoruz ki?’ Bölgesel satış temsilcileriyle yapılan bir toplantıda ‘Tanrının ölümünden’ söz eder. Bir planlama seansının molası sırasında kendisine bir fincan kahve doldururken bir arkadaşına ‘Hiç doğmamış olmanın daha iyi olabileceğini hiç düşündün mü?’ ya da ‘Sence bir bulut olmak nasıl bir şey olurdu?’ gibi sorular sorabilir. Arka arkaya iki pazartesi sabahı son derece bitkin bir halde ofise varır. Asansörden öyle bir halde çıkar ki 15. kata varana dek bütün yol ağlamış gibi görünür. Sık sık camdan dışarı bakar. ‘Varoluşsal’ kriz denebilecek bir şeyden geçmektedir. Bu terim, ismini yirminci yüzyılın ortalarında yaşamış, mevcut hayatımızın anlamsızlığını hissetmekle gelen panik duygusuyla özellikle ilgilenen Camus ve Sartre gibi Varoluşçu Fransız filozofların ardından almıştır.

is ortam sorunlar 3 

Albert Camus, 1957

İlk içgüdümüz tüm bu özelliklerin kötü bir çalışana işaret ettiğini söylemek olur. Kesinlikle kötü bir iş çıkarmaktadırlar; diğer çalışanlar da rahatsız olur. Şirket bu elemandan vazgeçmenin kendisine ne kadara mal olacağını düşünmeye başlayabilir.

Ancak yönetim korkmamalıdır. Varoluşsal bir kriz, bunu yaşayan kişinin kötü bir çalışan olduğu anlamına gelmez (tabi yine de bir şey yapılması gerekir). Hayatının amacı ve gidişatı konusunda kafası karışan, sinirlenen, endişelenen ya da gereğinden fazla düşünen birine neler olduğu konusunda bu kadar telaşlanmamıza gerek yoktur.

Zaman zaman, en azından birkaç yılda bir, böyle bir zihinsel ıstırap yaşamak insan olmanın doğal ve hatta kaçınılmaz bir parçasıdır. Kafanızın karışmasının ve kederli oluşunuzun sebebi yanılmış, zayıf iradeli ya da bencil olmanız değil, karmaşık, düşünceli, kırılgan ve herkes gibi biraz parçalanmış olmanızdır.

Toplum olarak, pencere kenarında üzgün bir halde oturup dışarıyı seyreden ve kendilerinden tuzu uzatmaları istendiğinde cevap veremeyen ergenlik çağındaki gençlere ne olduğu konusunda korkuya kapılmayız. Bu genç insanların doğrudan suçla örülü bir hayata doğru ilerlemediklerini biliriz; bu süreçten dünyanın talepleriyle yapılacak bir uzlaşmanın ortaya çıkacağı konusunda güvenimizi koruyabiliriz.

 is ortam sorunlar 4

© Flickr/thisishane

Her bir çalışanın hayatında benzer karmaşa ve yön kaybı dönemleri beklememiz gerekir. Bizler birer otomat değil, dikkatli ve empati içeren bir idareye gereksinim duyan son derece karmaşık, değişken protein topluluklarından oluşan organik varlıklarız. İyi, olgun bir şirket bu gerçeğe yer açar. Görevlerinin kurşungeçirmez zihinlerden oluşan bir orduyu gütmek değil, kaygı dönemlerinin önlenemez felaketlere dönüşmesine engel olmak olduğunu görürler.

Bugün pek çok büyük şirket bir spor salonu ihtiyacının farkına varmıştır. Sağlık ve çok çalışmak arasında bir çatışma olmadığını fark ederler. Pazılarınızı esnetmenin elbette iş üzerinde doğrudan, hızlı bir etkisi yoktur. Ancak iyi bir çalışan olmakla bedeninin ihtiyaçlarını idare etmek için zaman ayırmak arasında doğruluğu inkar edilemez bir ilişki vardır.

 Akıl sağlığı konusunda da benzer bir tutum eninde sonunda gelişmek zorundadır. Çalışanların akıl sağlığı için bir salon, yani bilinen adıyla bir terapi merkezi kurmak doğrudan bir anlaşmayı bağlamayı ya da bir sunumu hareketlendirmeyi sağlamaz. Ancak bir şirketin, duygusal benliğin ihtiyaçlarını anladığının ve ona meşruiyet kazandırdığının işaretidir. Bütün bir akıl sağlığının hiçbirimiz için her daim mümkün olamayacağını sakinlikle dikkate alan şirketlere ihtiyaç duyarız.

II. Hassas Ruhlar

İnsanlar hayret verici ölçüde hassas yaratıklardır. Kulaklarımız 20 ila 20,000 Hz frekans aralığını ayırt edebilir: bu da yan odadaki bir kâğıdın hışırtısından beş kat yukarıdaki bir teneke kutuya damlayan suyun hafif sesine kadar her şey anlamına gelir. Gözlerimiz de daha az kuvvetli değildir, 1014 ya da yüz trilyon (100,000,000,000,000) (yaklaşık 46.5 diyafram değeri) ila 10−6 cd/m2 (m2 başına kandela) arasındaki parlaklık değerlerini fark edebilir. Parmak uçlarımızda cm2ye 2500 reseptör düşer; bunlar Orta Amerika pamuğu ile (gossypium hirsutum) onun biraz daha yumuşağı olan Mısırlı kuzini (gossypium herbaceum) arasındaki karşıtlığı anlamaya hazırdır. Burunlarımızdaki bir trilyon farklı kokuyu birbirinden ayırt edebilen 40 milyon koku reseptör hücresi için de bu geçerlidir. Zihnimizin bellek kapasitesi de oldukça muazzamdır: beyin, bir milyon sinir hücresi içerir; bunların her biri diğer sinir hücreleriyle 1000’e yakın bağlantı yaparak trilyonlarca bağlantıdan oluşan bütün bir iletişim ağı yaratır. Bilgisayarlarımız etkileyici olsa da zihinlerimiz çok daha etkileyicidir çünkü 1.5 perabayt (ya da bir milyon gigabayt) boyutunda anıyı saklayabilirler: bu da demek oluyor ki beynimiz bir video kaydedicisi gibi çalışıyor olsaydı zihninizi doldurmak için kamerayı 300 yıl boyunca açık bırakmanız gerekirdi.

Bu kapasite, insanın hassaslığının en kolay fark edildiği ve mucizeler yarattığı politika, mühendislik, kimya, biyoloji ve özellikle de sanat gibi alanlarda özellikle muhteşemdir. Duyular bakımdan ancak bizim kadar donanımlı bir hayvan, Chartres katedralinin büyük gül penceresini süsleyen 10 bin renkli cam parçasını düzenlemeye zahmet ederdi.

 is ortam sorular 6

Paristeki Notre Dame Katedralinin Gül Penceresi

Ya da Titian’ın yaptığı gibi sıra dışı ölçüde gerçeğe benzer bir elbise kolunu üretmek için mavinin beş farklı tonuyla oynayabilirdi:

 is ortam sorunlar 6

Bir Adamın Portresi, Tittian

Marcel Proust’un, Kayıp Zamanın İzinde kitabından, başkarakter Swann’ın bir müzik eseri ile derinden duygulandığı aşağıda verilene benzer bir bölümü ancak göz kamaştıran sinir hücresi karmaşasına sahip bir hayvan (bırakın yazmayı) okuyabilirdi:

Oysa bu gece, Madam Verdurin’in evinde, minik piyanist henüz çalmaya başlamıştı ki tiz bir nota iki ölçü boyunca havada asılı kaldıktan sonra Swann, aniden, tıpkı sesten bir perde gibi doğumunun gizemini saklamak için uzayıp esneyerek bir önceki notayı örten bu notanın, yaklaşarak o tınının altından ileri doğru sıvıştığını duydu ve sevdiği havadar, mis kokulu melodinin gizli, fısıltılı telaffuzunu fark etti. O kadar nevi şahsına münhasırdı, başka hiçbir şeyin yerine geçemeyeceği o denli şahsi bir cazibesi vardı ki Swann, sanki bir arkadaşının çizim odasında, bir keresinde sokakta görüp hayranlık duyduğu ve o günden beri yeniden görmekten ümidi kestiği bir kadınla karşılaşmış gibi hissetti. Nihayet melodi geri çekildi, kokusunun avare dalgaları arasında nişan alarak, yön vererek, gayretle, Swann’ın yüz hatlarında bir gülümsemenin yansımasını bırakarak ortadan kayboldu. Oysa şimdi, en sonunda, güzel meçhulünün ismini sorabildi ve Vinteuil’in piyano ve keman için yazdığı sonatın andante bölümü olduğu yanıtını aldı.

Bu, insan olmanın iyi yanıdır. Ne yazık ki bu hassaslığımızın çok yüksek bir bedeli vardır. Fark etme, hatırlama ve hayal etme kapasitemizin hem medeniyetin zaferlerinde hem de her gün yaşadığımız onca hüsran ve streste payı vardır.

Marcel Proust’un hassaslığı onu neredeyse mecnuna çevirecekti. Yazar Andre Gide’nin onu (şefkatle) tarif ettiği gibi ‘derisi olmadan doğan bir adamdı.’ Yalnızca kelimeleri üstün bir zarafetle kâğıda dökmek konusunda eğil, aynı zamanda kendisinin üç kat aşağısındaki sesleri duymak (banyo zemini şişe mantarıyla kaplamasına sebebiyet vererek) ve Versay ile Paris’in merkezi arasındaki irtifa farkından (83 metre) rahatsız olmak konusunda da hassastı.

Bizler, Proust olmadığımız halde yine de çok fazla şeyi fark ederiz. An be an, yan odadaki bir sesi, dışarıdaki trafiği (yavaşlayan bir arabayı, bir diğerinin hız tümseğinden atlayışını, bir araç köşeyi dönerken çıkan sesteki ufak çeşitlenmeyi) fark edersiniz; bir sonraki ay özel bir ilgi isteyen bir toplantının yaklaştığını, yarın kuru temizlemeciden kıyafetlerinizi almanız gerektiğini; X kişisinden bir daha haber alamadığınızı; Y kişisinin bu sabah size gülümsemediğini; yolda aldığınız kahvenin kafeinin az olduğunu, zihninizin bir miktar yavaş hissettiğini; üst damağınızda hafifçe kurumuş bir yara olduğunu, sol omzunuzun tutulduğunu, Z kişisinden bir daha haber alamadığınızı, evde size bekleyen bir paket olduğunu, giydiğiniz ayakkabıları aslında hiç beğenmediğinizi fak edersiniz. Bu liste sonsuza dek uzatılabilir.

Stres, duyu organlarımızın aşırı uyarılmasıdır. Stres bu kadar nahoş bir duygu olduğundan stresten mustarip olduğumuz için kendimizden nefret etmek ve onu eşsiz bir lanet türü ya da kişisel bir zayıflık olarak görmek kolaydır. Ancak bizzat organlarımız nezdinde bizler, aşırı uyarılmaya doğası gereği yatkın yaratıklarızdır. Stres, güçlü yönlerimizle yakından bağlıdır; bir canlı türü olarak yeteneklerimizle alakalı bir zayıflıktır. Maniye yatkınlığımız, uyuyamayışımız, yorgun, çılgın ya da garip düşüncelerin yükü altında hissedişimiz sıra dışı ya da sebepsiz değildir: hayret verici zihinsel kapasitelerimizin mantıklı bir sonucu ve onlar için ödemek zorunda olduğumuz ağır bir bedeldir.

 

Recent entries