İsbirligine Yardim Eden 10 Erdem

Başkalarıyla işbirliği içinde olmak kolay değildir: Hiçbirimiz işbirliği yapmayı bilerek doğmadık. Başarılı bir ekip çalışmasını bilinçli bir çabayla öğrenmeye mecburuz. Bu yüzden de iyi bir ekip çalışmasına yardım edecek, “erdem” olarak niteleyebileceğimiz özellikleri belirlememiz ve pekiştirmemiz gerekir.

1. Tevazu

Her seferinde başkalarını suçlamak kolay gelebilir: tuhaf, ahmakça, kaba, tembel, yargılayıcı davranan hep başkalarıdır. Bunun doğru olduğu zamanlar da olabilir; ama bu düşünceye sığınarak ilerleyemeyiz. Biraz daha farklı, özeleştiriye açık bir pencereden bakmaya çalışmalıyız. Çuvalladığımız, gözümüzün karardığı, olayları temiz bir muhakeme ile değerlendiremediğimiz, intikam duygusuyla gözü kapalı harekete geçtiğimiz zamanlar üzerine kafa yormamız gerekir. Kendi ahmaklığımızı kabul edebilmek bir tür asalettir. Kendimizi daima haklı görmek, iyi bir ekip çalışmasının önündeki en büyük engellerden biridir.

Mutlak haklılığımızı bir kenara bırakmak biraz da ‘aktarımlarımızın' neler olduğunu belirlemek anlamına gelir. Aktarımlar çocukluğumuzda ortaya çıkan ve bugüne dek yanımızda taşıdığımız, bize özgü psikolojik ilişki kalıplarıdır. Psikolojik öykümüze ve bunun zihnimizde yarattığı düğümlere sabırlı ve anlayışlı bir gözle bakmayı öğrendiğimize hatalarımızı fark ederek ilerlemek için önemli bir adım atmış oluruz. Kendimizi analiz etmek -en azından bu bağlamda-, bencillik değil, toplumsal bir erdemdir. Herkes gibi kendimizin de biraz zor, biraz da deli olduğumuzu ağırbaşlılıkla kabul ettiğimizde insanların yan yana yürümekten keyif aldığı bir insan haline geliriz.

Is birligine yardm eden 10 erdem 1

2. Ötekiler kaba ve budala degil; korkmus, siradan insanlardir

Çatışma durumlarında canımızı sıkan insanların kötü ya da acımasız insanlar olduklarına dair kesin bir yargıya varırız. Bu, pek iyimser bir görüş olmamasına rağmen bizi garip bir biçimde tatmin eder: hayal kırıklığımızı alışık olduğumuz kötümser dünya görüşünün ardına gizler ve dünyanın ahmaklarla dolu olduğu konusundaki genel geçer yaklaşımımızı destekler.

Oysa gerçekler çok daha karmaşıktır. Diğer insanlar nadiren kötücüldür ve çoğu zaman korku içindedirler. Son derece faydasız davranışlarda bulunmalarının sebebi bir hayli kaygılı olmalarıdır. Yükselen bağrışları ve savunmacı üslupları bir güç göstergesi gibi durabilir oysa gerçekten güçlü hisseden kimse bu şekilde davranmaya gerek duymaz. Böyle biri karşısında verilmesi gereken olgun tepki tansiyonu artırıp ateşe körükle gitmek değil, karşımızda duranın incinmiş, yaralı, kayıp bir insan olduğunu görüp ona ihtiyacı olan sakinlik ve anlayışla yaklaşmaktır. Yüzeydeki cesaret kırıcı işaretlerin bizi sığ bir noktada bırakmasına izin vermeyelim.       İş arkadaşlarımızın yüzeydeki davranışlarının ardında yatan korku içindeki insana bakma cömertliğini gösterelim. Bu neredeyse tüm ebeveynlerin içgüdüsel olarak bildiği ve öfke nöbeti geçiren çocuklarına uyguladığı bir hünerdir. Ara sıra bir yetişkine de içinde şefkate ihtiyacı olan küçük bir çocuk varmış gibi davranmak kesinlikle küçük düşürücü bir şey değildir. Hoşgörü ve sevgi tam da bu anlama gelir, bir yetişkinin kabadayılığının ardındaki korkulu küçük çocuğu görebilmektir.

 Is birligine yardm eden 10 erdem 2

© Flickr/Upsilon Andromedae

Bir çocuğun karşısında olduğu kadar sabırlı olmak için çaba gösterin 

3. Dogrudan Iletisim

Hem psikolojik hem de politik bir düzeyde dolaylı iletişimin pekiştirildiği bir kültürde yetişiyoruz.

Yalnızca birkaç nesil önce insanlar, önceliğin sır tutmak ve hilelere başvurmak olduğu tamamen otoriter rejimlerin hükmünde yaşıyorlardı. Dolaylı konuşmak bir çeşit hayatta kalma yöntemiydi. Gerçekte nasıl hissettiğinizi söyleyemezdiniz: iç görünüz feodal bir lordun hiç de umrunda değildi. Tiran patronunuzun yanında çeneninizi tutmanız sizin iyiliğiniz içindi.

 Is birligine yardm eden 10 erdem 3

Anlayışsız bir dinleyici: Fransa Kralı XIV. Louis

Dahası, psikolojik düzeyde de, her çocuk kendisi ve yetişkinler arasında genellikle yaşadığımız şeyi gizlememizi öğütleyen bir ortamda büyür. Hayata yetişkinlerin muazzam gücüne maruz kalan çaresiz çocuklar olarak başlarız. Bizden 30 yıl daha fazla yaşamış, her şeyi biliyor gibi görünen, televizyon kumandası ile bilgisayarın hakimi olan ve nasıl biri olmamız gerektiğine dair katı fikirleri olan biri karşısında kendi sesimizi bulmak haliyle zordur. Yetişkinlerin her zaman bizim iyiliğimizi gözeterek hareket etmeleri gerekir ancak cezalandırılmaktan korkmadan, ihtiyaçlarımızı özgürce ifade edebileceğimiz koşulları sağlamakta yetersiz kalabilirler: dürüstlük sanatını bize öğretmeyi başaramayabilirler. Belki ebeveynlerimiz bizden hep ‘iyi’ bir çocuk gibi davranmamızı bekliyordu ya da bağımsız olma çabalarımız onlarda fazlaca endişe uyandırıyordu. Ne hissettiğinizi söylemenin bir erdem olarak kabul edildiği ailelerde büyüyen insan sayısı azdır; sorunlu davranışlar genellikle sert bir disiplinle törpülenmeye çalışılır.

Böylece başka insanlarla çalışırken kendimizden emin bir şekilde kararlı, sakin, olgun bir tutumla sorunun ne olduğunu açıklamak yerine  ne hissettiğimiz ve neden rahatsız olduğumuzu söylemeden içimize atmak, belki öfkeyle parlamak ya da surat asmak konusunda ustalaşırız.

Sessizliklerimiz ve müdafaalarımız kötülükten değil, ses çıkarmaya hakkımız olmadığını hissetmekten gelir. Çünkü içimizde bir yerlerde hala çocuk kalırız. İyi bir işbirliğinin düşmanı kökleşmiş bir özgüvensizliktir.

Olgunlaşmak için kendimizi sevmeyi öğrenmeli, dayanıklı ve esnek bir tutum geliştirmeliyiz: Var olmaya, duyulmaya ve sesimizi çıkarmaya hakkımız olduğunu, dürüst davrandığımızda olabileceklerle başa çıkabilecek kadar güçlü olduğumuzu hissetmeyi öğrenmeliyiz. Bir başka insanın öfkesi karşısında hayatta kalabileceğimizi hissetmemiz gerek. Dolaylı konuşmak bir suç değildir; savunmasızlığımız sebebiyle hileye başvurmak zorunda bırakılmanın doğal bir sonucudur. Ancak artık birer yetişkiniz; başkalarının darbeleri karşısında hayatta kalabiliriz ya da katlanılmaz geldiğinde çekip gidebiliriz. Gözü korkutulmuş, bir yetişkinin desteğini çekmesi durumunda tamamen çaresiz kalacak küçük bir çocuk değiliz artık. Seçeneklerimiz var. Hayatta kalma becerilerimiz konusunda zihnimizde canlanan resmi güçlendirmek elimizde. Arındırıcı bir yüzleşme uğruna, sevilmeme ve beğenilmeme tehlikesiyle başa çıkabiliriz. İçsel dayanıklılığımızı ve esnekliğimizi geliştirmek için zihinsel alıştırmalar yapmalıyız:

– İşimden oldum ama başka bir iş bulabilirim 

– Burada beni sevmiyor olabilirler ama insanların bana daha sevecen davrandığı başka yerler de var.

– Hislerim her zaman kötü ve garip değil: duyulmayı hak ediyorlar 

Başkalarının bize zamanında yeterince yüksek sesle söyleyemediği faydalı, önemli şeyleri kendimize söylemek zorundayız:

– Bundan sonra ne olursa olsun, her şey yolunda girecek.

–… olsa bile seni seveceğim

Dünyayı sırtımızda bir kamburla ve gözlerimizde yorgunlukla omuzlamamıza gerek yok. Utanmamızı gerektiren bir şey yok. Geçmişten gelen sesler, bizi yıldırarak ve korkutarak sesimizi boğduğu zamanlarda özgüvenli yanımızın sesini duyurmalıyız. 

4. Güçlü Yanlarimizin Zayif Yanlari

Başkaları genellikle bizi o kadar çok hayal kırıklığına uğratır ki hatalarına kilitlenip neden böyle insanlar olduklarını düşünüp durmak çok kolaydır. Neden bu kadar yavaşlar? Neden bu kadar güvenilmezler? Yüzleşme konusunda nasıl bu kadar kötü olabilirler? Neden kötü haberleri vermeyi beceremezler? Nasıl bu kadar kaypak olabilirler? Bu kadar savunmacı olmak zorundalar mı?

Hataların etrafında böyle dolanıp durmanın kendimizi haklı çıkaran yüzeysel bir cazibesi vardır ama asıl meseleyi ele almamıza engel olur. Bunun alternatifi olacak bir tek şey vardır: Güçlü Yanların Zayıf Yanları dediğimiz bir teori (kısaca GYZY).

 Is birligine yardm eden 10 erdem 4

© Flickr/Ludovic Bertron

Teori şu şekildedir: her bireyin taşıdığı her güçlü yan kendisinin değişmez bir parçası olan bir zayıflığı da beraberinde getirir. Zayıf yönler olmadan güçlü yönlere sahip olmak imkansızdır. Her ne kadar zihnimiz güçlü yanları bir kenara ayırıp zayıf yönlerimizi sonradan gelen saçmalıklar olarak kabul etse de aslında zayıflıklar güçlü yanların vazgeçilmez bir parçasıdır. Bir erdemin ne olduğu konusunda zihnimizde canlanan resimde bir yanlışlık vardır; hiçbir erdem tek başına var olmaz, bir erdem her zaman bir kusurla bir arada bulunur. Mükemmeliyetçilik her zaman başka bir bağlamda, büyüklük taslama sorununu getirir; yaratıcı zeka, lojistik konusunda güvenilmezlikle kol kola gider; muhteşem liderlik özellikleri gösteren insanların ev işleri konusunda son derece zorlanmaları muhtemeldir.

Bunu akılda tutmamızın nedeni genellikle insanların zayıf yanlarını gördüğümüz anlarda güçlü yanlarını gözden kaçırma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor olmamızdır. Bir noktada sanki yalnızca zayıf yönlerle karşı karşıyaymışız gibi gelir. Kendimize sorarız: Nasıl oldu da kendimi bu ilişkide buldum, bu insanı işe aldım, bu insanlarla çalışmaya başladım? Zor zamanlarda yalnızca kusurları hatırlarız. Yalnızca X’in lokmalarını çiğnerken ne kadar sinir bozucu olduğunu ya da Y’nin büyük bir projeden bahsedip asla sonunu getirmeme alışkanlığının bizi çileden çıkardığını fark ederiz.

Bir adım geri atıp gerçekten önemli olan soruyu sormakta zorlanırız: Bu son derece rahatsız edici özellikler hangi güçlü özelliklerin gölgesi olarak varlar?

Dışarıda ideal bir aday olmadığını hatırlamalı, bu yüzden de bir ilişkiden vazgeçerken ya da bir iş sözleşmesini sonlandırırken iki kere düşünmeliyiz. Farklı güçlü yanları olan insanlar bulduğumuzda da zamanla birçok zayıf  yönle karşılaşacağımızı unutmamalıyız.

Teorik bir erdemler bütünlüğüne olan, herkesin aynı anda hem sadık hem kalıplara meydan okuyan, hem titiz hem yaratıcı enerjiyle dolup taşan, hem otoriter hem de uysal ve esnek olabileceğine dair  faydasız inancımızdan vazgeçmemiz gerekir. Tüm erdemler bir arada var olamazlar; her erdem başka erdemlerle çelişen bir zayıflıkla birlikte var olur.

İnsanlar takım olmaya bu yüzden ihtiyaç duyarlar. Bütün erdemler bir arada bulunamadığı ve ve onları dengelemek gerektiği için takım çalışmasına ihtiyaç duyarız. Takım, güçlerin birleşmesini ve bireysel zayıflıkların telafisini sağlar. Bir insan tüm erdemleri taşıyabilseydi bir başkasıyla birlikte yaşamaya ya da bir ofisi paylaşmaya asla gerek duymazdık. Güçlü yanlarımızdan destek alabilmenin bedeli bazı zayıflıklarımıza da dayanabilmektir. Bu, dünya üzerindeki herkes için geçerlidir.

Amerikalı romancı Henry James, 1870'lerde Paris’te yaşarken o dönemde aynı şehirde yaşayan ünlü Rus romancı Turgenyev ile iyi bir ahbaplık kurmuştu.

 

Is birligine yardm eden 10 erdem 5 

Ivan Turgenev: yazarlıkta usta, dakiklikte acemi.

Henry James özellikle Rus yazarın acelesiz, sakin tonuna hayranlık duyuyordu. Belli ki her bir cümle üzerine uzun uzun düşünüyor, farklı seçenekleri tartıyor, ta ki her şey mükemmel olana dek her kelimeyi bir bir parlatıyordu. Tutkulu ve ilham veren bir yaklaşımı vardı

Oysa kişisel ve sosyal yaşamında aynı erdemler Turgenyev’i korkunç bir arkadaş haline getirebiliyordu. Bir öğle yemeği davetini önce kabul ediyor, ertesi gün katılamayacağını açıklayan bir not yazıyor, ardından sabırsızlıkla beklediğini söyleyen başka bir not gönderiyordu. En sonunda da yemeğe iki saat gecikmeyle geliyordu. Onunla plan yapmak tam bir kabus olabiliyordu.  Sosyal hayattaki bu tutarsızlığı onu bir yazar olarak en çekici kılan özelliğiydi. Aynı acelesizlik, son ana kadar tüm olasılıkları elde tutma konusundaki aynı arzu…. Bu yaklaşım hem muhteşem kitaplara hem de dost meclislerinde kaos yaşanmasına vesile oluyordu. Turgenyev’in karakteri üzerine düşünen Henry James, Rus arkadaşının ‘güçlü yanının doğurduğu zayıflığa’ şahit oluyordu

 Is birligine yardm eden 10 erdem 6

John Singer Sargent, Henry James (1913)

Birlikte çalışırken insanların pozitif kapasitelerinin getirdiği dezavantajlarla sık sık karşılaşırız. Her erdemle ilişkili bir de zayıflık vardır. Son derece metodik çalışan ve küçük ama etkili hataları çok geç olmadan fark etmek konusunda güvenilir olan bir çalışan paha biçilemezdir. Bir belgenin her detayının üzerinden titizlikle geçebilir. Ne var ki bu kadar detaycı olmak için belki biraz hayal gücünü kısmak, sohbetlerde yaratıcı ve eğlenceli olmaktan vazgeçmek ve hayatı sayılardan ibaret görmek zorunda kalmıştır. Tatili beraber geçirmek isteyeceğiniz ya da sıkıntılarınızı hafifletmek için destek isteyeceğiniz kişi muhtemelen o olmayacaktır. Yine de güçlü yanlarla bir arada ve uyum içinde görüldüğünde bu zayıf yanlar da tolere edilebilir.

Tüm erdemlerin tek bir kişide toplanmasının imkanı yoktur. Son derece yaratıcı ve eğlenceli fikirler üretebilen, ‘burada işler böyle yürür’ cümlesinin gücü karşısında tehdit altında hissetmeyen birinin aynı zamanda mütevazı ve sakin biri olması çok da beklenemez. Zaman zaman hislerine fazla kapılmaları oldukça olasıdır.

Buna hazırlıklı olmamız ve zayıf yönler göz yumulamayacak ölçüde öne çıkmaya başladığında onlara eşlik eden güçlü yanları gözden kaçırmamak için çaba göstermemiz gerekir.

5. Minnettarlik

İş birliği, inandığımız ama tek başımıza tamamlayamayacağımız daha büyük görevler olduğunu fark etmekle başlar. Tek başımıza yapamamamızın tek sebebi zaman bulamayacak olmamız değildir: Aynı zamanda önemli bir proje için gerekli olan becerilerden bazılarına sahip olmayışımızdır.

Solo performansın doğal bir cazibesi vardır: En önemli becerinin ön plandaki kişide olduğunu varsayabilir ve diğer insanların daha az dikkat çeken katkılarını yeterince takdir etmeyebiliriz; oysa arka plandaki katkılar son derece gereklidir ve onlar olmadan gösterinin yıldızının çabalarını bu kadar  etkili olmayacaktır.

Minnettarlık, tevazunun peşi sıra gider. Bir şeyi yeterince iyi yapamayacağınızı (ama yapılması gerektiğini) kabul etmeye hazırsanız benzer bir beceriye sahip olan insanları takdir etmeye başlarsınız, bu beceri sizinki kadar prestijli bir alanda olmasa bile. Kıskançlık duygusuna kapılıp gitmek ve o insanın çekip gitmesi için ya da büyük bir hata yapması için dua etmek yerine bir başkası gerekli beceriye sahip olduğu için rahatlamış hissedersiniz. Bu tür bir minnettarlık bir insanla çalışmaktan memnun olmak için onu sevmek zorunda olmadığınız anlamına gelir.

 Is birligine yardm eden 10 erdem 7

© Flickr/Government of Alberta

Minnettarlık bağımlılığı, yani başkalarının katkılarına gerçekten ihtiyacımız olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Çok önemli bir hedefin meslektaşınızın ellerinde olduğunu kabul etmek gerçekten korkutucu olabilir. Bu yüzden, başarılı bir ortak bağımlılığın kaygısını idare edebilen biri olmalıdır.

6. Egitim

Iş birliğinden vazgeçmenin (ya da isteksizleşmenin) temel nedenlerinden biri de eğitime, insanların değişebileceğine inanmamaktır. İş arkadaşlarınıza, işbirliği yapacağınız insanlara baktığınızda karşılaşacığınız zorlukları bilirsiniz. Birinin yavaş, diğerinin narsist, üçüncünün fazla temkinli olduğunu görürsünüz.

İyi iş birliği yapabilen biri bu konuda her zaman endişelenmez çünkü değişim teorisine güvenir. İş arkadaşlarının bir şeyi anlamıyor olması ya da yanlış bir yol izliyor olması felaket gibi görünmez. İyi işbirliği yapan biri, insanların kararlılık ve enerji ile sunulan daha iyi uygulamalara ve fikirlere ikna edilebileceğine inanır. İnsanların genel öğrenme kapasitelerine (ve o sırada vazgeçmiş olsalar bile herkesin hayatında belirli bir noktada büyük ölçüde uyguladığına) inanırlar başkalarının bilgisizliği sebebiyle gözleri korkmaz ya da kendi eksiklikleri yüzünden yılgınlığa uğramazlar. Eğitime inanırlar.

7. Stratejik Kötümserlik

Stratejik kötümserlik umutsuzluktan farklıdır. Beklentiler zorluklara sebep olmaya başladığında beklentileri kontrol altına  almak için sınırlı, bilinçli bir çabadır. Gerçekte sorunlu bulduğumuz ama bir takım sebeplerden ötürü dürüstçe yüzleşemediğimiz insanlarla birlikte zaman geçirmeye ve çalışmaya devam etmemiz, farklılıkları çözüme kavuşturmaya çalışmamız gerekir. Seçeneklerimiz son derece sınırlı gelebilir. Onlardan kurtulamayız, onları değiştiremeyiz ama kapıdan çıkıp gitmek de istemeyiz.

Geriye kalan, çok sevmediğimiz ya da belirli sorunları olan insanlarla birlikte yaşamayı, etkileşimi sürdürmeyi ve işbirliği yapmayı öğrenmektir. Sevmediğimiz şeylerle medeni bir şekilde birlikte var olmayı sürdürebilmek “Stoacı” denilen antik çağ filozofların hayatlarını keşfetmeye adadıkları, temel zorluklardan biridir.

Stoacılık antik Yunan ve Roma’da 400 yıl boyunca gelişen ve toplumun neredeyse tüm sınıflarında geniş çapta destek bulan bir felsefeydi. Son derece yoğun ve pratik bir hedefi vardı: insanlara hayata karşı durmayı öğretmek.

Bugün talihsizlikler yaşayan, örneğin anahtarlarını kaybeden, iş yerinde aşağılanan, aşk hayatında reddedilen ya da toplumsal itibarı zedelenen birine ‘stoacı’ (sabırlı) ya da ‘felsefi’ sıfatlarını yakıştırdığımızda da bu ekolü onurlandırıyoruz. Tüm felsefeler arasında, Stoacılık ofis yaşamı için en güncel ve faydalı olan felsefe olarak görülebilir.

Is birligine yardm eden 10 erdem 8

Romalı Stoacı Seneca: zor toplantıların devamlı müşterisi.

Her sorunun düzeltilebileceğini öne süren iyimser düşünce tarzının aksine Stoacılar, çözemesek bile yeterince çaba ve içtenlik gösterdiğimiz müddetçe asaletle uyum sağlayabileceğimiz bir çok sorun olduğunu söylerler.

Stoacılar, kızağın önüne sürülmüş bir köpek gibi gündelik manzaralar üzerine düşünmekten derin bir mutluluk duyarlardı. Köpeğin elbette kızağı çekmekten başka çaresi yoktur: Bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktur. Oysa kaçınılmaz olana karşı her mücadele edişinde canı daha çok yanar, daha çok hüsran yaşar ve çaresizleşir. Bu manzara Stoacılara insanları hatırlatmıştır. Köpek örneğinden yola çıkarak önemli bir ahlak dersi çıkarırlar. Köpek kendi yolunu izlemekten vazgeçip kızakla birlikte ilerlemeye başladığında çok daha az acı çeker. Stoacıların temel fikirlerinden biri, hayatlarımızdaki değiştiremeyeceğimiz sorunlarla daha rahat yaşayabilmek için benzer bir seçim yapmamız gerektiğidir: Zor iş arkadaşlarımızın kızağının ardından itaatkar bir şekilde gidebilmeliyiz.

Stoacılar, işlerin bazen kötü gitmesinin son derece normal ve doğal olduğunu kabul eder. Elbette başka insanlar bazı açılardan son derece sinir bozucu olabilirler. İşbirliği de son derece zor olacaktır. Başkalarıyla çalışmakta zorlanmak da son derece doğaldır.

İşbirliğinde ortaya çıkan sorunları normal kabul etmek durumun ağırlığını biraz olsun hafifletir. Bu sayede dayanılmaz meslektaşlarla baş dertte olan başkalarının da olduğunu anlarız; başka bir yerde çalışsaydık her şeyin ne kadar harika olacağına dair taşıdığımız fanteziyi nihayet bırakabiliriz.

 

Is birligine yardm eden 10 erdem 9 

© Flickr/Kathrin&StefanMarks

8. Affedicilik

Bu, iş yerinde kullanmaya pek de alışık olmadığımız bir sözcük olabilir. Oysa çok önemli bir tutum değişikliğine işaret eder. Genellikle başkalarının ruhsal semptomlarına karşı son derece hassas oluruz ve onları şeytanlaştırmaya eğilimliyizdir. Sorun yaşayan insanların kasten bu şekilde davrandıklarını, kendilerini bile bile bu duruma soktuklarını düşünürüz. Onları sinir bozucu bulmakla kalmaz bir de suçlarız. Varoluşlarının her anında kendini beğenmiş, tembel olduklarını ya da işler yolunda gitmediğinde sorumluluk almayı istemediklerini düşünürüz. Bizi en çok kızdıran, onlar hakkındaki kendi  düşüncelerimizdir.

Affedicilik düzgün bir insanın da son derece talihsiz bir kadere mahkum olabileceği düşüncesiyle sıkı sıkıya bağlıdır. Başka bir durumda son derece duyarlı, iyi niyetli, onurlu ve düzgün bir insanın nasıl mesafeli, huysuz ya da kurnaz bir insana dönüşebileceğine dair açıklamalar bulmaya bizi teşvik eder. İnsanların böyle biri olma yönünde tuhaf bir arzu taşıdıklarından değil, son derece kötü ve zor bir yaşantıları olduğundan ve bunun karşılığında da (hayatta kalabilmek için) bir takım itici karakter özellikleri geliştirdikleri için böyle insanlar olduklarını anlamımız sağlar.

Is birligine yardm eden 10 erdem 10 

© Rex/Moviestore

Emma Bovary: İyi insanlar nasıl kötü şeyler yapabildiğine bir örnek.

19. yüzyılda Fransa’da evli bir kadının bir başkasıyla birlikte olması, en azından resmi ve saygın çevrelerde, dehşetle karşılanırdı. Kocasını aldatan bir kadının anlayışa layık olmadığı ve düzgün bir insan olamayacağı düşünülürdü. Madame Bovary romanında temiz yürekli yazar Gustave Flaubert zeki, hayalperest ve ciddi bir kadının kendini bir adamla evliyken bir başkasıyla yatakta bulmasının hikayesini anlatır. Bunu yaparken okuyucunun tepkilerini yönlendirir. Emma Bovary artık küçümsenecek ve dışlanacak bir kadın değildir. Flaubert, aldatması sorun değilmiş gibi davranmaz (roman son derece karanlık bir sonla biter). Ancak böyle bir durumda kalabilecek bir kadının nasıl biri olduğuna dair fikirleri değiştirip dönüştürür.

Kendinizin, sizi sinirlendiren insanlarla aynı bakımdan olmasa da bazı açılardan sorunlu ve kusurlu olduğunu kabul edebilmeniz affedebilmek konusunda önemli bir adımdır.

Sormamız gereken en önemli soru şudur: “görünürdeki farklılıklara rağmen acaba ben de benzer bir şey yaptım mı hiç?”. Hiç sebepsiz yere bir başkasının başarısız olmasını istedim mi? Verilen bir görevin bana layık olmadığını hissettiğim oldu mu? Hiç, birinin arkasından iş çevirip onu ikna etmekle uğraşma zahmetinden kurtulmayı istemedim mi? Affedici bir tutum, böyle bir davranışın sorun teşkil etmediğini ve önemli olmadığını söylemek değildir. Önemli olduğunu biliyoruz. Affetmek bu yanlış davranışta bulunan kişiye dair bakışımızı düzeltir. Onları kendi zihnimizde, bir şeytandan normal bir insana, bizim gibi birine dönüştürebilmemizi sağlar. 

9. Kabul Edilebilir Gerginlikler

Verimli bir iş birliği ortamını hayal ettiğimizde zihnimizde herkesin iyi anlaştığı, toplantıların fikir birliği ve karşılıklı anlayışla geçtiği bir iş ortamı canlanabilir. İşbirliğini uyum içinde çalışmakla bağdaştırıyor olabiliriz.

Fakat başka bir olasılık daha vardır ve bu olasılığı en çok ele alan kişi Alman filozof Hegel’dir.

Is birligine yardm eden 10 erdem 11

Hegel, ünlü kitabı Tinin Fenomenolojisi’nde azimli ve zeki insanların görüşlerinin zamanla nasıl değiştiğinin izini sürer. Örneğin sadakatin, insanların en önemli niteliklerinden biri olduğunu düşünürler. Sonra bu fikir değişir. İnsanlar gruplara güvenmemeye başlar ve en önemli şeyin birey olmak, kendi sezinizi bulmak ve kendi eşsiz bakış açınızı geliştirmek olduğu fikri kabul görmeye başlar.

Bu ifadeler aşağı yukarı taban tabana zıt görüşlerdir. Hegel de birinin diğerinden bariz bir biçimde daha iyi olduğunu söylemek istememiştir. Aksine, ikisinin de ‘doğru’ olduğunu, her birinin önemli bir noktaya değindiğini söyler. Bu durumda, ideal olan her iki görüşün de taşıdığı doğrudan pay almak ve ikisini bir arada tutabilmenin bir yolunu bulmaktır.

Hegel, bu bir araya getirmenin huzurlu ve barışçıl bir şekilde gerçekleşmesinin mümkün olmadığına inanıyordu. Bu, ancak çatışmanın iyi bir şekilde sonlandırılmasıyla elde edilebilirdi. İnsanlar anlaşmazlık içindeyken en derin, en önemli fikirlerini yüzeye çıkarırlar; zeki bir eleştirelliğe karşı kendilerini savunmaları gerektiğinde fikirlerini ifade etmenin daha güçlü yollarını bulurlar. Hegel bizi fikirlerin çarpışması karşısında paniğe kapılmamamız için yüreklendirir. İdeal işbirliği, Hegel’ göre gerginlik, belirli çatışmalar ve anlaşmazlıklar taşır. Hegel iyi bir çatışmaya da isim vermiştir: ‘diyalektik’.

Hegel’den ilham aldığımızda, diyalektik, ayrışan mikro-kültürleri bir araya getirebilir. Bir miktar çatışma, çekişme, karşıtlık ve anlaşmazlık bekleyebilir ve bunun ideal durumda, gerçekten değerli bir iç görü ve anlayışa kapı açacağına ikna olabiliriz.

10. ‘Yeterince İyi’ Bir Kurum

İş dünyası son derece rekabetçi olabildiği, hatalar kimi zaman piyasa tarafından acımasızca cezalandırılabildiği için çalışma hayatı hata yapma korkularımızı hayli tetikleyebilir. Her şeyi doğru yapmamız gerektiğine, en ufak bir hatanın felaketlere yol açabileceğine inanmaya başlayabiliriz. Bu duygu işbirliği konusundaki kaygıları da pekiştirir. Daha vasat işler çıkaran, tuhaf ya da zor iş arkadaşlarının kurumu yerle bir edeceğinden emin hale geliriz. Bu fikir o kadar büyür ki onlarla her gün mücadele etmeye başlarız.

Oysa aslında mükemmel olmayan pek çok şey hayatta kalır ve hatta gelişir. Pek çok şey ters gidebilir ve işler bir şekilde karışabilir. Hem bireyler hem de bir ulus son derece korkunç hatalardan sağ kalarak çıkabilirler. Kararlarımızın %40 kadarı son derece yanlış olabilir ama yine de bunu atlatmamız mümkündür. İşlerin gerçekten tehlikeli bir hal alması son derece olasıdır ama bu olasılık bizim panik anlarımızda, politikacıların ya da iş arkadaşlarımızın budalalıklarını düşündüğümüz anlarda aklımıza gelenden çok daha düşük bir olasılıktır. Dayanıklı ve esnek bir tutuma sahip olmak tam da bu anlama gelir: gemiye su sızabileceğinin ama yine de bir şekilde yüzeyde kalacağının farkında olmak.

Donald Winnicott (1896-1971) kariyerinin başlarında o dönem son derece  yeni bir alan olan psikanalizle ilgilenmeye başlamış bir İngiliz pediyatristti. Freud’un yazılarını İngilizce’ye tercüme eden James Strachey tarafından analiz edilmişti ve İngiltere’nin ilk tıp eğitimli çocuk psikanalisti oldu. Lonra’daki Paddington Green Children’s Hospital in London çocuk hastalıkları biriminde konsültasyon vermeye başladı ve çocuk yetiştirme konusunda kamusal eğitimlerde önemli bir rol oynadı. BBC için 600 kadar konuşma yaparak ülke çapında bıkmadan dersler verdi, 15 kitap yayımladı. Bu kitaplar arasında çok satan Home is Where We Start From (Eğitim Evde Başlar) kitabı da vardı.

 

 Is birligine yardm eden 10 erdem 12

Winnicott insanların, kendi tabiriyle ‘yeterince iyi’ ebeveynler olmalarına yardımcı olmaya çalıştı; mükemmel ebeveynler değil, yalnızca iyi ebeveynler.

Yeni ebeveynlerin en ufak bir hatada kolayca panikleyebildiklerinin farkındaydı. Çocuklarını emzirme saatlerini kaçırdıklarında, çocuk tam da kitapta yazan yaşta okumayı öğrenmediyse ya da çok fazla öfke patlaması yaşıyorsa olağandışı bir kaygı hissediyorlardı. Winnicott’un üslubu her zaman güven vericiydi. Okuyucularına kimsenin mükemmel olmadığını yalnızca ‘yeterince iyi’ olmayı hedeflemek gerektiğini, her çocuğun yetiştirilme sürecinde ciddi zorluklar olduğunu, bir miktar deliliğin akıl sağlığının bir parçası olduğunu, kaybolmuş hissetmenin yolumuzu bulmanın bir yöntemi olduğunu ve benzer basitlikte ve bilgelikte pek çok mesajı iletirdi.

 Is birligine yardm eden 10 erdem 13 

© Flickr/Matteo Bagnoli

Winnicott’un ebeveynlik konusundaki hamlesi; umursamaz, ihmalkar, kayıtsız ebeveynlere kendilerini iyi hissettirmek değildi elbette. Winnicott   zaten son derece sorumluluk sahibi olan ama her şeyin doğru yapılması gerektiğini düşündükleri için hata yaptığında çok fazla hüsran yaşayan normal insanlara yardım etmeye çalışıyordu.

Bu tür kaygılar yalnızca çocuk yetiştirmek söz konusu olduğunda geçerli değildir. İş ortamında da ideallerimize fazla kapılıp iş arkadaşlarımıza ve iş ortamının sıradan iniş çıkışlarına gereğinden çok öfkelenebilir ve panikleyebiliriz. Her şeyin mükemmel olmasını istemek son derece normaldir. Ancak uzun vadede işimize yarayacak tek çözüm, kendimizi hatanın kaçınılmazlığına alıştırmak ve ‘yeterince iyi bir kurum’a ait olma idealine razı olmaktır.

 

Recent entries