Her Günü Tek Tek Karsilamak

Biz farkında olmasak da umutla beklediğimiz şeylerin gerçekleşmesi çok çok uzun bir zaman, belki aylar hatta yıllar sürebilir (tabi şansımız yaver giderse): yazmak istediğimiz romanı başarıyla tamamlamak, bir ev alacak ya da yeni bir iş kuracak kadar birikim yapabilmek, iyi bir hayat arkadaşı bulabilmek, yurt dışına yerleşmek. En içten dileklerimizden belki birkaçının gerçekleşmesi en iyi ihtimalle seneler sürecektir.

Ancak zaman gelir, hayat bizi, bu olağan uzun vadeli umutlara tutunmayı imkansız kılan bir durumda bırakır. Bir araba kazası geçirdiniz diyelim; hem de ciddi bir kaza. Haftalar boyunca, hayata dönemeyecek gibiydiniz oysa şimdi komadan çıkıp eve döndünüz. Ancak hala çok sayıda kırık kemiğiniz, ciddi yaralarınız ve süregiden migreniniz var. Şu noktadan bakınca işe ne zaman döneceğiniz hatta dönüp dönemeyeceğiniz belli değil. Bu durumdayken biri size nasıl gidiyor, diye sorduğunda verilebilecek tek bir cevap vardır: her gün biraz daha iyiye gidiyoruz.

Ya da 89 yaşında birini hayal edin, zihinsel olarak oldukça çevik ama fiziksel olarak yavaş hatta çoğunlukla acı çeken biri. Geçen ay düşüp sol dizinde kötü bir eklem sakatlanması yaşamış. Dün biraz bahçeyle uğraşabilmiş. Bugünse uzun bir zaman sonra ilk kez pazara gidebiliyor. Bu kişinin bakıcısına nasıl gittiğini sorduğunuzda benzer bir cevap alırsınız: her gün biraz daha iyiye gidiyoruz.

Veya taze bir ebeveynsiniz. Son derece zor bir doğum gerçekleşmiş, bebeğiniz sarılık geçirmiş ve kan nakline ihtiyacı olmuş. Şimdi ise bebek ve anne nihayet evdeler. Bebek geceleri çok ağlıyor ve karın ağrılarına sebep olan bazı ilaçlar alması gerekiyor ama önceki gece biraz daha iyi geçti ve bugün, hava da güzel olursa birlikte parka gidip nergislerin mis kokusunu içinize çekme şansınız var. Her şey nasıl? Her gün biraz daha iyiye gidiyoruz.

Bunlar biraz uç senaryolar olabilir ve bizim başımıza gelmeyeceğini umut etmemiz doğaldır ancak bu senaryolarda hepimizin alması gereken önemli dersler var. Her gün biraz daha iyiye gideceğimizi düşünmek birçok durumda bize en büyük düşmanımızın başka durumlarda çok önemli olan bir şey olduğunu hatırlatır: umut ve onunla birlikte gelen kafa karıştırıcı bir duygu olan sabırsızlık. Düşünce ufkumuzu bu gece ile sınırlandırdığımızda kendimizi uzun bir yolculuk için hazırlamış ve ilerlemenin ancak bir an önce gerçekleşmesini beklemediğimizde mümkün olacağını hatırlamış oluruz. En üretken halimiz aslında bir kitap yazmak, bir çocuk yetiştirmek, bir evliliği kurtarmak ya da bir ruhsal çöküntüyü atlatmak gibi özen isteyen işlerin gerektirdiği ortalama metaneti bir sünger gibi özümsememizi ve öfke ile coşkunun cazibesinden sakınmamızı sağlayacak sessiz bir melankolidir.

Her bir günü teker teker göğüslemek, geleceğin belirsizliğiyle başa çıkmak için ihtiyaç duyduğumuz kontrol düzeyini azaltmak anlamına gelir. Önümüzde uzanan yıllar üzerinde kontrol sahibi olabilecek bir irade gücü taşımadığımızın ve bu nedenle önümüzdeki birkaç saat içinde bir iki küçük kazanç elde etme olasılığını hor görmememiz gerektiğinin farkına varmak demektir. Yeni bir pencereden bakarak, gece olduğunda daha fazla tartışmadığımız ya da bir atak daha geçirmediğimiz için kendimizi minnettar sayabiliriz.

Hayat bir bütün olarak daha karmaşık hale geldiğinde, sevincimizi cimrilikle sonsuz uzaklıktaki bir hedefte yaşamak üzere saklamaktansa yumruğumuzu biraz gevşetip gülümseyerek ilerlemeyi hatırlayabiliriz. Karşı karşıya olduğumuz şeyin boyutları düşünüldüğünde, mükemmelliğe asla erişilemeyeceğini ve hatta başımıza çok daha kötü şeylerin gelebileceğini bildiğimizde hali hazırda avucumuzun içinde olan ufak armağanları taze bir minnetle kabul etme tevazusunu gösterebiliriz.

Bir buluta, bir ördeğe, bir kelebeğe ya da bir çiçeğe taze bir enerjiyle bakabiliriz. Yirmili yaşlarımızda bütün bunlara dudak bükebiliriz çünkü doğanın bu uçucu alametlerinden daha büyük daha önemli şeyler elde etmeyi umarız: romantik aşk, kariyer ya da politik değişimler. Ne var ki zamanla devrim hedeflerimiz bir darbe alır, muhtemelen büyükçe bir darbe. Yakın ilişkilerin karmaşık sorunlarıyla karşılaşırız. Mesleğimizden umduklarımızla bize sunulan gerçekler arasındaki uçurumla yüzleşiriz. Dünyadaki olumlu değişimlerin ne kadar yavaş ve gelişigüzel bir şekilde gerçekleştiğini gözlemleme şansını yakalarız. İnsanlığın kötülüğü ve aptallığı ile ve tabi kendi tuhaflığımız, bencilliğimiz ve deliliğimizle burun buruna geliriz. Böylece doğanın güzelliği başka bir renk kazanır. Artık bizi bekleyen ulu yazgı karşısında önemsiz bir oyalanma değil, hırsımıza ve azmimize yönelik bir hakaret değil, felaketler arasında gerçek bir sevinç kaynağı, yaşadığımız kaygıyı paranteze almak ve kendimizi eleştirmekten uzaklaşmak için bir davet, hayal kırıklıklarıyla dolu dünyada yeniden umut edebileceğimiz ufak bir dinlenme noktasıdır. Bir akşamüstü yürüyüşünde gerektiği gibi minnet duyabilmeye nihayet hazır olduğumuz işe yarar bir tesellidir. 

Vincent Van Gogh 1889 yılı Mayıs ayında Fransa’nın güneyindeki Saint Remy’de bulunan Saint-Paul akıl hastanesine alındığında, aklını kaçırmış ve kendi kulağını kesmeye çalışmıştı. Yatışının başlarında çoğunlukla karanlıkta, yatağında uzandı. Birkaç ay sonra biraz daha güçlendi ve bahçeye çıkabilecek duruma geldi. Ve tam da burada efsanevi yoğun estetik bir özümseme ile çıralı çamların boğumlu köklerini, bir elma ağacının çiçek açışını, bir yaprak üzerinde kendi yoluna giden bir tırtılı ve en meşhuru, mor süsenlerin ardı ardına açışını fark etti. Onun ellerinde bunlar günlük yaşamın aşkın güzelliğini kutlamaya yönelmiş yeni bir dinin totemik sembollerine dönüştüler.

 

 vangoghmuseum s0050V1962 801

Vincent Van Gogh, Natürmort: Vazoda Süsenler, May 1890

Vazoda Süsenler bilindik bir çiçeğin duygusal bir portresi değildir: Kendini öldürmeden günün sonunu getirmeye çalışan ve bir dahinin elleriyle yaşamak için bir sebebe sıkı sıkı tutunan, Batı kültürü için çok önemli bir figürün bir çalışmasıydı.

İstediğimiz her şeye tutunmaya devam etmek oldukça normaldir. Koşmayı arzu ederken neden topalladığımız için sevinelim? Tutkuya hasretken neden arkadaşlıkla yetinelim? Yine de günün sonuna ulaştığımızda ve kimse ölmediğinde, uzuvlarımız kırılmadığında, birkaç satır yazı yazıldığında ve yürek verici bir iki söz söylendiğinde akıl sağlığımız için kutlamaya değecek bir başarı elde etmişiz demektir. Bütün inancımızı önümüzde uzanan yılların cömertliğine yatırmak ne kadar doğal ve cezbedicidir oysa en mütevazı ve en kolay yok sayılan kazancımıza, hali hazırda elimizde olan güne sevgimizi ve minnetimizi sunmak için çaba harcamak çok daha akıllıcadır.

 

Recent entries