Hayatin Anlami

I: Giris

Hayatın anlamını çok yoğun bir biçimde ya da çok alenen merak etmek kulağa tuhaf, talihsiz ve istemsizce gülünç olan bir uğraş gibi gelir. Bu sıradan bir ölümlünün yapması gereken ya da mesafe kat edebileceği bir şey değildir. Bu görevi üstlenmek ve yanıtını kendi hayatlarında keşfetmek için yeterli donanıma sahip birkaç seçkin kişi varsa da bu sevda pek çoğumuza göre değildir. Anlamlı hayatlar olağanüstü insanlar içindir: büyük ermişler, sanatçılar, alimler, bilim insanları, doktorlar, aktivistler, kaşifler, ulusal liderler... Anlamı keşfedecek olsak dahi bizim için anlaşılamaz olacağından, belki de Latince ya da kodlama dilinde yazılmış olacağını sanırız. Bizim etkinliklerimizi yönlendirecek ya da aydınlatacak bir şey olamaz. Hayatın anlamına dair farkında varmadığımız, arka planda işleyen, son derece cömertlikten uzak bir bakış açısına sahibizdir.

Oysa hakikatte bu konu herkese göredir; anlamlı bir varoluşu merak etmek, tanımlamak hepimiz içindir. Bu konuyu tehlikeli görmemizi gerektiren hiçbir şey yoktur. Anlamlı bir hayat basit yapıda, kişisel, faydalı ve aşina olduğumuz bir hayat olabilir. Bu kitap onu bulmak için bir kılavuzdur.

Anlamlı bir hayat mutlu bir hayata yakın olsa da zaman zaman ondan önemli ölçüde farklıdır. İşte anlamlı bir hayatın bazı unsurları:

– Anlamlı bir hayat üstün kapasitelerimizden önemli bir kısmından örneğin şefkatle, özenle, temasla, kendini bilmekle, sempatiyle, zekayla ve yaratıcılıkla çevrili olanlardan faydalanır ve bunları uygular.

– Anlamlı bir hayat günlük hoşnutluklardansa kendini gerçekleştirmenin getirdiği tatmini hedefler. Anlamlı bir hayat sürsek de sık sık kötü bir ruh halinde olabiliriz (tıpkı büyük ölçüde anlamsız bir hayat sürerken görünüşte çok iyi vakit geçirebileceğimiz gibi).

– Anlamlı bir hayat uzun-vade ile ilgilidir. Projeler, ilişkiler, ilgi alanları ve yükümlülükler birikerek inşa olurlar. Anlamlı etkinlikler, bir zamanlar bizi onlara sürükleyen duygular geçmiş bile olsa, arkalarında bir iz bırakırlar.

– Anlamlı etkinlikler en sık yaptıklarımız olmayabilir. En çok değer verdiklerimiz ve ölümümüzü düşününce bizde en çok pişmanlık uyandıranlardır.

– Hayatı anlamlı kılanın ne olduğu sorusu kişisel olarak cevap verilmesi gereken bir sorudur (sonuçlarımız tümüyle bize özgü olmasa da). Bizim için neyin anlamlı olacağı konusunda başkalarına güvenemeyiz. ‘Anlam krizi’ dediklerimiz, anlamlı olabilecek şeyler konusunda muhtemelen iyi niyetli olan bir başka kişinin yorumlarının kendi bağımsız zevklerimiz ve ilgilerimizle çatıştığı anlardır.

– Deneyimle ve içimize bakarak kendi gözlerimizde neyin anlamlı olduğunu bulmamız gerekir. Haz kendisini derhal ortaya koyarken anlam konusundaki zevkimizi yakalamak daha zor olacaktır. Hayatımıza anlam kazandıranın ne olduğunu güvenle belirleyene kadar hayatlarımızda çok ilerlememiz gerekebilir. 

Bu kitap, bizim için alamın bulunabileceği bir dizi seçenek sunar. Sekiz temel anlamlı etkinliğin bahsine dayanır: sevgi, aile, iş, dostluk, kültür, politika, doğa ve felsefe. Çoğunu yakından tanıyoruz; buradaki asıl mesele tümüyle yeni anlam kaynakları belirlemektense aşina olduğumuz bazı seçenekleri hatırlamayı ve açıklamayı denemektir. Seçenekler bir intibak sağlayarak kendi tercihlerimizi bulmamızı ya da aynı fikirde değilsek alternatifler yaratabilmemizi sağlamalıdır.

Yolculuğumuz boyunca, hayatlarımızın sandığımızdan çok daha anlamlı olduğunun ve kesinlikle daha fazla anlam barındırma kapasitesine sahip olduğunun altını çizebilmeyi umuyoruz. Hayatımızı olduğundan daha anlamlı kılmak dışarıdan görünen radikal hamleler yoluyla gerçekleşmek zorunda değildir. Hayatlarımızın zaten son derece anlamlı yanları vardır ancak onlara yeteri kadar değer vermiyor, onları anlayamıyor ya da takdir edemiyor olabiliriz.

Anlamlı bir hayat arayışını gülünç denecek ölçüde karmaşık bir imkansızlıktan hepimizin anlayabileceği ve ulaşabileceği bir hedefe dönüştürmenin zamanı geldi.

II. Anlam Kaynaklari

i: Aşk

– İlgi

Sevginin neden hayatın anlamına bu kadar yakın olarak görülmesi gerektiğini anlamak için yalnızlığın zorluklarına bakmamız yeterlidir. Yalnızlık konusundan çoğu zaman bahsetmekten kaçınırız: sarılacak kimsesi olmayanlar utanç duyarlar; yalnız olmayanlarsa (arka planda da olsa) suçluluk. Fakat yalnızlığın acısı utanç verici olmaya ve evrensel bir olasılıktır. Yetmiyormuş gibi bir de yalnız olduğumuz için yalnız hissetmemeliyiz. Farkında olmasak da yalnızlık sevginin neden bu kadar önemli olduğuna dair en etkili ve güzel kavrayışı sunar. Sevginin önemi konusunda sevecek birinden yoksun olanlardan daha tecrübeli çok az kişi vardır. Kendi başınalığın istenmeyen yollarında bir miktar tatsız zaman geçirene dek sevgi konusundaki bunca yaygaranın ne anlama geldiğini bilmek zordur.

Yalnızken, insanlar bize nezaket göstermek için çabalayabilirler; davetler ve dokunaklı jestler yapabilirler ancak sunulan ilginin ve özenin koşulluluğunu hissetmekten kaçmak zor olacaktır. En hevesli dostlarımızın ulaşılabilirliğindeki sınırlarını ve onlardan talep edebileceklerimizin kısıtlılığını tespit etmeye mecburuzdur. Genellikle aramak için ya çok geç ya da çok erkendir. Kasvetli anlarda dünyadan yok olabileceğimizi ve kimsenin fark etmeyeceğini ya da umursamayacağını sanabiliriz.

Sıradan bir arkadaşlıkta aklımızdan geçen her şeyi öylece paylaşamayız: iç konuşmamızın büyük kısmı başkasını ilgilendirmek için fazlaca değersiz ya da yoğun, rastgele ya da kaygı doludur. Tanıdıklarımızın arkadaşlarının normal olması gerektiğine dair anlaşılabilir bir beklentisi vardır ve onların gözünü açmak akıllıca olmaz.

Üstelik bir miktar kibarlıkla da hareket etmemiz gerekir. Kimse öfke ya da saplantının, tuhaflık ya da tatsızlığın çekici olduğunu düşünmez. Olay çıkaramaz, bağırıp çağıramayız. Gerçek benliklerimizin radikal bir düzeltimi keyif için ödememiz gereken bir bedeldir.

Benliğimizin büyük kısmının kolayca anlaşılmayacağını kabul etmemiz gerekir. En derin kaygılarımızın bir kısmı boş bir anlayışsızlık, can sıkıntısı ya da korkuyla karşılanacaktır. Çoğu insanın umurunda olmayacaktır. En derin düşüncelerimiz kifayetsiz bir ilgi görecektir. Neredeyse herkesin zihnindeki hoş ama radikal bir biçimde kısaltılmış paragraflar olarak varlığımızı sürdürmek zorundayız.

Yalnız hayatın tüm bu sessiz sakince ruhumuzu yok eden yanlarını düzeltmeyi vadeden sevgidir. Bir sevgilinin eşliğinde, kaygılarımızın, ilgimizin, dikkatimizin ifadesine verilen müsaadenin sınırlara ihtiyacı yoktur. Az çok olduğumuz gibi kabul ediliriz; statümüzü ispat etmenin baskısı altında olmayız. En uç noktadaki zafiyetlerimizi ve dürtülerimizi ortaya koymamız ve hayatta kalmamız mümkündür. Öfke patlamaları yaşamak, kötü şarkı söylemek ve ağlamak sorun değildir. Bir süreliğine yeterince çekici olmadığımızda hatta berbat bir durumda olduğumuzda hoş görülürüz. Tuhaf saatlerde kederimizi ve heyecanımız paylaşmak için onları uyandırmamız mümkün olur. En ufak sıyrıklarımız bile ilgi görür. Hayranlık uyandırıcı ölçüde ufak konular açabiliriz (küçük bir çocukken etrafımızdakiler hırkamızın üst düğmesinin iliklenmesi mi yoksa açık bırakılması mı gerektiği konusunda son kez nezaketle tartıştıklarından beri böyle bir şey olmamıştır).

Sevgilinin varlığında değerlendirilmemiz artık o kadar hızlı ve alaycı olmaz. Zamanı cömertçe harcarlar. Biz bir şeyi tereddütle ima ederken o heveslenir ve heyecanlanır. Biz teklediğimizde ve durakladığımızda ‘devam et’ der. ‘Yazık’ deyip arkalarını dönüp gitmez. İlgili detayları arar; iç dünyamıza adil davranan gerçek bir yakın resmi parçaları birleştirerek oluşturur. Benliklerimizin kırılgan tarafları emin ellerde olur. İmkansız olduğunu sandığımız bir şeyi yapan, bizi çok iyi tanıyan ve buna rağmen seven bu insana muazzam bir şükran duyarız. Aksi durumda hissettiğimiz, insanlara kendimizi sevdirmenin tek yolunun kişiliğimizin büyük kısmını gizlemek olduğuna dair baskın ve yıkıcı duygudan kurtulabiliriz.

Var olduğumuzu hissetmeye başlarız. Kimliğimiz güvende olur; hikayemizin tek muhafızları biz olmayız artık. Dünyanın kayıtsızlığı bizi ürpertip yıpratırken yeniden toparlanmak, temin ve teselli edilmek için sevgiliye döneriz. Soğukluğun daha küçük ya da büyük çeşitleriyle kuşatılmış haldeyken en azından sonsuz teşekküre değen olağanüstü, sabırlı ve nazik bir varlığın kollarında gerçekten önemli olduğumuzu biliriz.

– Hayranlık

Platon’un diyaloğu, Şölen’de, oyun yazarı Aristophanes sevginin kökenlerinin uzun zamandır kayıp olan ‘diğer yarımızı’ bularak kendimizi tamamlama arzusunda yattığını öne sürer. Oyunbaz bir varsayımla, zamanın başlangıcında tüm insanların çift sırt ve çift gövdeli, dört el, dört bacak ve aynı başta karşıt yönlere bakan iki yüzlü hermafrodit canlılar olduklarını anlatmaya girişir. Bu hermafroditler o kadar güçlü ve o denli mağrurdur ki Zeus onları zorla iki parçaya, bir erkek ve bir kadına böler ve o günden bugüne dek her birimiz nostaljik bir özlemle bir zamanlar ayrıldığımız parçamızla birleşmeyi ararız. 

Sembolik bir gerçeğin farkında varmak için bu edebi öyküye kanmamız gerekmez: bir açıdan bizi tamamlamayı vaat eden insanlara aşık oluruz. Aşkın başlarındaki mest eden hislerimizin temelinde, niteliklerimize ve karakter özelliklerimizi tamamlıyor görünen birini bulmuş olmanın minnettarlığı vardır. Bizim aksimize, o (belki de) çok daha sabırlı ve idarecidir ya da memuriyete karşı çıkmak gibi canlandırıcı bir alışkanlık taşıyor olabilir. Her şeyi orantılı tutma ve histerinden uzak durma yetisi vardır. Veya belirli bir melankolisi ve hassa bir doğası vardır ve daha derin düşünce ve duygu eğilimleriyle temas halinde olabilir.

Aynı insanlara aşık olmayız çünkü bu durumda eksik yönlerimiz aynı olacaktır. Partnerimizde arzu edilir bulduğumuz hatta hayranlık duyduğumuz yönler kendimizde olduğundan emin olmadığımız yönlerdir. Kendi hayatımız bürokratik karmaşıklıklar konusunda panik olma eğilimimiz yüzünden sekteye uğradığı için yetkin bir insanı çok çekici buluyor olabiliriz. Ya da aşkımız yoğun olarak partnerimizin komik oluşuna yönelik olabilir çünkü katkısız kötümserliğe ve alaycılığa olan kendi eğilimlerimizin fazlasıyla farkındayızdır. Veya kendi dağınık zihinlerimize bir rahatlama sağladığı için partnerimizin düşünceli konsantrasyon ortamının çekimine kapılıyor olabiliriz. 

Biraz da sevgililerimizin tarafından yardım görme ve kurtarılma umuduyla severiz. Arka planda eğitilme ve büyüme arzusu vardır. Onların varlığıyla biraz değişmeyi, onların yardımıyla kendimizin daha iyi versiyonları olmayı umarız. Sevgi yüzeyin hemen altında bir iyileştirme ve eğitme umudu taşır. Genellikle eğitimi irademiz dışında bize dayatılan bir şey olarak görürüz. Sevgi bizi daha nazik, daha baştan çıkarıcı bir biçimde eğitmeyi vaat eder.

Sevgililerimizin niteliklerinin farkındayken kendimizi katkısız sevinç ve saf heyecanın kollarına bırakabiliriz. Birinin ne sorunu olduğunu tespit etmek tanıdık, kolayca tamamlanabilen ve acı da olsa ödüllendirici bir oyundur. Oysa sevginin heyecanı başkalarına karşı normalde duyduğumuz hayal kırıklıkları ve şüpheciliğin tam karşısında durur. Sevgi bize başka biri hakkında en iyi hikayeyi kurma ve buna tutunma enerjisini verir. Temel bir minnettarlık hissine döneriz. Küçük olduğu bariz detaylardan büyük heyecan duyarız:  bizi aramış olmasından, belirli bir kazağı giymiş olmasından, başını eline yaslama biçiminden, sol başparmağındaki küçük yaradan ya da bir kelimeyi hafifçe yanlış telaffuz etme alışkanlığından… Bu tür bir ilgiyi türümüzün başka bir üyesine göstermek, diğerindeki bu kadar ufak dokunuşları, başarılı ve dokunaklı şeyleri fark etmek alışılmadık bir durumdur. Bu ancak ebeveynlerin, sanatçıların ya da bir tanrının yapabileceği bir şeydir. Sonsuza dek bu şekilde devam etmemiz mümkün değildir, bu kendinden geçiş tümüyle makul olmayabilir ama başka bir insanın gerçek karmaşıklığını, güzelliğini ve erdemini gerektiği gibi takdir etmeye kendimizi adamamız için son derece kurtarıcı bir uğraş ve kendi başına bir sanattır.

–  Arzu

Aşkın en şaşırtıcı ve bir açıdan da kafa karıştırıcı yönlerinden biri de partnerlerimize hayranlık duymak istemekle kalmayıp aynı zamanda onları fiziksel olarak da elde etmeyi çok çekici buluyor olmamızdır. Oysa aşkta cinselliğin rolünü anlamaya başlamamız için öncelikle onun yalnızca fiziksel bir deneyim olmadığını kabul etmemiz gerekir.

Cinsellik temel bir psikolojik heyecan getirir. Hazzın kökenleri büyük ölçüde bir fikirde gizlidir: bir başkasına ve onunla birlikte çok mahram bir şey yapmaya müsaade edilmesi. Bir başkasının bedeni genellikle son derece korunaklı ve mahram bir bölgedir. Bir yapancıya gidip yanağından makas almak ya da bacaklarının arasına dokunmak son derece saldırgan ve nahoş bir davranış olurdu. Cinselliğin içerdiği karşılıklı müsaade dramatiktir ve arzumuzun çekirdeğinde yer alır. Kıyafetlerimizi çıkararak karşımızdaki kişiye çok ufak ve yoğun olarak korunan bir kategorideki insanlar arasında yer almaya hak kazandığını, yani ona olağan dışı bir ayrıcalık tanıdığımızı üstü örtülü bir biçimde söylemiş oluruz.

Bu nedenle, seks sırasında heyecanımızı artıran o sırada bedenlerimizin yaptıkları değildir. Beyinlerimizde olup bitenlerdir: kabul edilmek genel olarak ‘tahrik olmak’ diye adlandırdığımız deneyimlerin merkezindedir. Fiziksel olarak hissedilir; kan basıncı artar; metabolizmamız vites değiştirir, tenimiz ısınır fakat tüm bunların ardında zihinde çok farklı bir haz biçimi köklerini salar: yalnızlığımızın sona erdiği duygusu.

 

ii: Aile

– Duygusal Kayırmacılık

Aileleri bu kadar önemli ve bu kadar anlamlı kılan şeylerde biri de onların utanmak bilmeyen kayırmacılık merkezleri oluşudur. Kayırmacılık konusunda çok olumsuz düşüncelerimiz vardır. Bize, iyi bir toplumda insanların kendi maharetlerine ve kusurlarına göre yükselip alçalması ve ailelerinden hiçbir haksız iltimas görmemesi gerektiği öğretildi. Oysa en azından duygusal bir düzeyde çoğumuz buna aslında inanmayız. Hepimiz, öyle ya da böyle, duygusal kayırmacılıktan yanayızdır. 

Tarihsel olarak kayırmacılık fikri Avrupa’da özellikle Rönesans döneminde Katolik Kilisesiyle ilişkilendirilirdi. Kayırmacılık sözcüğü bir dizi Papa başka aile üyeleriyle birlikte kendi yeğenlerinin (İtalyancada nipote) yeteneklerine bakılmaksızın, yalnızca bağlantılarına dayanarak en üst görevlere atanınca ortaya çıkmıştır.

 hayatn anlam 5

Titian, Papa III. Paul ve Torunları (1545–46)

1534’te, zaten çok yaşlı olan Alessandro Farnese Papa olarak seçilmiş ve III. Paul ismini almıştı. İlk yaptığı işlerden biri genç torununu (Alessandro) nüfuzlu ve kazançlı bir pozisyon olan Kardinalliğe yükseltmek oldu. Başka bir torununu da o dönemde doğrudan Papa’nın kontrolü altında olan küçük İtalyan devletlerinden birine Dük olarak atadı. Tüm bunlar dehşet verici ölçüde adaletsizce idi. Bu anlamda kayırmacılık, özellikle iş ve kariyer konularında modern yaşamın aydınlanmacı açık rekabet ideallerine karşı derin bir hakarettir. 

Fakat akrabalara yönelik olumlu önyargının mesleki değil duygusal anlamda son derece güven verici ve çekici bir yanı da olduğunu itiraf etmemiz gerekir. Dahası, hepimiz halihazırda ve kaçınılmaz bir biçimde en sert, en büyük kayırmacılığa uğradık bile. O olmadan burada olamazdık. Çünkü doğduğumuzda, dünyadaki milyonlarca diğer çocuğa rağmen, maharetlerinden bağımsız olarak (hiçbir maharetimiz de yoktu), ebeveynlerimiz ve geniş ailemiz bize bakma kararı aldılar: bizim sağlığımıza muazzam miktarda zaman, sevgi, para ayırdılar: üstelik biz bunu hak edecek bir şey de yapmadık; hatta o dönemde bırakın merhaba demeyi bir kaşığı bile tutmayı beceremiyorduk. Onlar bunu yalnızda akraba olduğumuz için yaptılar. 

Kayırmacılık bir dizi öfke patlamasının affedilmesini, nahoş karakter özelliklerinin görmezden gelinmesini, gecenin bir yarısında hiddetlenip, bağırıp çağırdığımızda bizi desteklemelerini, ebeveynlerin pek de iyi olmayan çocuklarını affetmelerini ve hüsran yaratan ebeveynlere sahip çocukların yine de bayram ziyaretlerini aksatmamasını sağlayan şeydir.

Ailenin varlığı sayesinde hepimiz inançlarımıza, başarılarımıza ya da çabalarımıza değil (hepsi değişebilir ya da başarısız olabilir) çok daha saf ve değiştirilemez bir şeye, doğumumuz gerçeğine dayanan bir aidiyet deneyimi yaşarız. Hayatımızın pamuk ipliğine bağlı olduğu, neredeyse herkesin bizi çabucak ve istisnasız yargıladığı bir dünyada en azından ailelerimizde, akşam yemeğinde çok özel bir sohbet edemesek ya da kariyerlerimizde korkunç bir başarıya uğrasak da kapı dışarı edilmeyeceğimizi biliriz. Başkalarının gözündeki konumumuzun genellikle ne kadar kırılgan olduğu düşünülecek olursa bu süregiden muazzam bir duygusal rahatlama kaynağıdır.

Aileler içinde genellikle yalnızca kusurlara karşı değil maharetlere karşı da bir kayıtsızlık vardır. Aile içinde, dışarıdaki iş ve para dünyasında işlerinizin ne kadar iyi olduğu da ne kadar kötü olduğu da o kadar önemli olmayabilir. Yüksek mahkeme hakimi olan kız evlat muhtemelen markette origamiden yapılmış ejderhalar satan bir erkek evlattan daha fazla sevilmez. Binlerce insanın geçiminden sorumlu çetin müzakereci ve talepkar patron bile akrabaları tarafından kötü süveter zevki ya da en olmadık anlarda geğirmesiyle alaya alınabilir. 

Kayırmacılık genellikle iş yerinde hatalı olsa da kayırmacılığın bazı türleri duygusal hayatlarımız için çok önemlidir çünkü kimi alanlarda ne kadar yetkin ve etkileyici olursak olalım son derece güçsüz olduğumuz alanlar vardır ve bu alanlarda bizim başarısızlıklarımıza ve kusurlarımıza son derece sabırla yaklaşacak, bize ikinci bir şans verecek (ve üçüncü ve dördüncü) cğ (sert bir bakış açısından bakınca) hiç hak etmediğimiz halde yanımızda olacak en azından birkaç insana acilen ihtiyaç duyarız. İyi aileler kusurlarımızın farkındadırlar ama bu kusurları bize karşı çok sert bir şekilde kullanmazlar.

– Bilgi

Aile üyelerimiz muhtemelen dünyada bize dair temel şeyleri derinden anlayan tek insanlardır. Onlarla her zaman diğer insanlarla olduğu kadar ii geçinemiyor olabiliriz. Mevcut arkadaşlıklarımızın ya da maddi durumumuzun tüm detaylarını bilmeyebilirler. Fakat hayatlarımızın esas atmosferine dair başkalarının neredeyse kesin olarak sahip olmadıkları bir bilgiye sahiptirler. 

Yetişkin hayatımızda yeni insanlarla tanıştığımızda ister istemez gelişimimizin ileriki bir aşamasında birbirimizi bulmuş oluyoruz. Çocukluklarının genel çerçevesini öğrenebiliriz ama tatil karavanının ya da sahil evinin nasıl olduğunu asla bilemeyeceğiz, şakaların, halıların ya da en sevdikleri yemeklerin kokularının, dokularının detaylarını, duygularının en ince yönlerini anlamayacağız.

Aile üyeleriyle, bilgi tersine işlemeye yatkındır. Şimdimize dair çok şey bilmiyor olabilirler ve belki de her zaman ideal ölçüde bilge ve zeki tanıklar olmayabilirler ancak oradaydılar ki bu da onlara kim olabileceğimize dair büyük miktarda bilgiyi kavrama konusunda kesin bir avantaj sağlıyor. Yetişkin yaşamımızdaki ilişkiler genellikle geçmişe dair samimi bilginin yokluğu sebebiyle çok karmaşıktırlar. İlk kez bir akşam yemeğinde tanıştığımız gürültülü, baskın figürün kardeşi olsaydık elbette onun hala içten içe ilgisiz annesine sesini duyurmaya çalıştığını anlardık. Bunun sonucu olarak da onu hemen yatıştıracak mükemmel yanıtı (‘Şimdi seni dinliyorum’). Ya da iş yerindeki zor beğenen baş mali memurla üç yaşımızdayken bir banyoyu paylaşmış olsaydık fazla titiz, soruşturmacı yaklaşımlarının (ki genellikle çok rahatsız edicidir) aslında ebeveynlerinin karmaşık boşanma sürecinden sonar onu kuşatan kaosu defetme çabasından başka bir şey olmadığını bilirdik. Eksiksiz gerçekler bizi sabırlı ve cömert olmaya çok daha hazır hale getirirdi.

– Güvenli Yabancılık

Ailelerin en kaçınılmaz dehşetlerinde ama aynı zamanda en sağlam avantajlarından biri de bizi aksi halde asla tanımayacağımız hatta anlaşabileceğimizi hayal bile edemeyeceğimiz insanlarla zaman geçirmeye zorlamasıdır.

Arkadaşlıklarımız ve mesleki iletişim ağlarımız, belirli bir yaşa, gelire ve ideolojik gruba yakından bağlı kalmamız konusunda büyük ölçüde ama zarar verici biçimde etkilidir. Belli etmeden ama sıkı bir biçimde dünya görüşümüzü pekiştirmeyen insanları hayatımızın dışında tutarız. Aile hayatı ise tam tersini yapar. Ailenin eşsiz yapısı sayesinde 82 yaşındaki ihtiyar bir adamla 4 yaşındaki küçük bir oğlan arkadaş olabilir ya da 56 yaşındaki eski bir dişçiyle 11 yaşındaki okul çağında bir kız lastik basıncı hakkında derin bir sohbete dalabilir veya kumsalda birbirlerine su fışkırtabilir.

Aile radikal ölçüde yabacı insanlar arasındaki karşılaşmalara olanak tanıyacak kadar güvenli bir ortam yaratır. Bir kayınbirader bizi Rus elmas pazarındaki hayatla temasa geçirebilir; yakın zamanda Japonya’nın Takayama ormanlarındaki karbon döngüsü üzerine bir makale yayınlamış olan bir araştırma görevlisi öğle yemeği için haciz vakalarında uzmanlaşmış bir muhasebeciyle oturabilir. Aile ortamında, tüm bariz farklılıklara rağmen bağ kurulan noktalar bulunabilir. Politik görüşleri bizimkinin neredeyse tam tersi olan biriyle birlikte bulaşıkları yıkarken bardakları en düzgün şeklide nasıl kurulamak gerektiği konusunda hemfikir olduğumuzu keşfedebiliriz. Bizden 83 kat daha fazla kazanan biri, pikniği sağanaktan kurtarmaya çalışırken en sadık yardımcımız olabilir. Yeğenlerimizin kışkırtmasıyla ve yetişkinler çocuklara karşı bir su savaşına girebilir, arkadaşlarımızın uzun saçlı bir kaybeden olarak dışlayacakları kuzenimizin son derece sevecen ve pusu kurma fırsatlarını değerlendirmede çok başarılı olduğunu fark edebiliriz.

Aileler, en iyi durumda, genel ayrımcılıklara direnir: büyük teyzemizin politik görüşlerini duyabilir ve 1973’te yaygın olan kanılarla karşılaşabiliriz. Küçükler hokey takımının dramasına dair son haberleri öğreniriz; bizden küçük bir kuzenimiz üniversite sınavlarından mustariptir ve 21 yaşından sonar kendisini nerede görmek istediğini tereddütle araştırmaktadır; bir amcamız yakın zamanda emekli olmuş ve çalışmanın olmadığı bir hayata alışmaya çalışıyordur; büyükanne ya da büyükbabalardan birinin cenazesinde etrafta emekleyerek gezen 18 aylık bir bebek vardır; kısa süreliğine bez değiştirmenin ve kaşıkla beslemenin dağınık ve pasaklı dünyasıyla temas ederiz.

Sıkça, başkalık – yani hayatın başka aşamaları, başka tutumları, baka görünümleri onlarla kendimizden emin bir biçimde ilişki kurmamızı zorlaştıran aldatıcı kılıklarda karşımıza çıkar. Bize benziyor gibi görünmeyen insanlar etrafında genellikle tuhaf hissediyor olmamız ama onları (ve dolayısıyla kendimizi) zihnimizde canlandırma biçimimizin bu nedenle keskin bir biçimde yoksul ve yanlış olması şaşırtıcı ya da utanç verici değildir. Öte yandan aile hayatı iyi gittiğinde, aksi halde bağımsız hayatlarımızda bize ancak karikatürize edilmiş ya da korkutucu tarzlarda sunulacak bir dizi insan deneyimine ilk ağızdan ve samimiyetle maruz kalırız.

– Ebeveynlik

Hayatlarımızın çoğu uyuşturucu bir sterillik içinde geçer. Genellikle gayrişahsi kurallara uyum sağlamaktan ve itaat etmekten başka bir seçeneğimiz yoktur. İşimizde genellikle merak ya da ilgi uyandıran bir şey yaratmayız. Resim yapmayı ya da Chopin’in 2 numaralı Scherzo’sunu si bemol minörde çalmayı bilmeyiz. Bizzat bir iPhone üretemeyiz ya da topraktan nasıl yağ çıkarılacağını bilmeyiz.

Yine de, detayların bilincinde olmasak da, bazı zamanlarda son derece mucizevi bir şey yapmayı başarabiliriz: başka bir insan yaratabiliriz. Kendimiz gibi bir insanın uzuvlarını ve organlarını meydana getirebiliriz. Bir karaciğer yaratabilir, bir başka insanın beynini tasarlayabiliriz; belki muz, peynirli sandviç ve zencefilli kurabiyeden oluşan bir diyeti tüketerek parmaklar yaratabiliriz, Antik Perslilerin tarihi ya da bulaşık makinesinin çalışma biçimine dair düşünceler iletecek nöral bağlantılar meydana getirebiliriz. Bugünden başlayarak yüz yıla yakın bir süre boyunca çalışmaya devam edecek organik bir makinenin doğumunu kurgulayabiliriz. Bütün teknolojilerden daha ileri ve en büyük sanat eserlerinden daha karmaşık ve ilginç bir ürünün baş tasarımcısı ve uzman koordinatörü olabiliriz. 

Çocuk sahibi olmak kesinlikle yaratıcılık konusundaki eksikliğimize dair tüm endişelerimizi giderir ve başkalarının yaratıcılıklarına duyduğumuz kıskançlığı (kısa bir süreliğine de olsa) dağıtır. Onlar heyecan verici şarkılar yazmış, bir biyo-enerji şirketi kurmuş ve satmış ya da sürükleyici bir roman yazmış olabilirler. Oysa biz var olan en tuhaf ama en ilham verici sanat ve bilim eserini yaratmış oluruz: yaşayan bir eser; kendi mutluluk ve gizlilik merkezlerini geliştirecek bir eser; bir gün ev ödevini yapacak, bir iş bulacak, bizden nefret edecek, bizi affedecek, kendisine rağmen biraz bize benzeyecek ve en sonunda ebediyete dek üremeye devam etmeleri için kendi insanlarını yaratacak olan bir eser.

Birbirlerine ne kadar kızsalar, ayrı düşseler ya da aile yaşamının tekdüze doğasından yıpransalar da ebeveynler ve çocuklar yaratanları ve yaratılanları bağlayan doğaüstü olay dizilerine aldırış etmeden duramazlar. Sırf on beş sene önce iki insan bir arkadaşın mutfağında tanıştılar, birbirlerinin görünüşünü beğendiler, birbirlerine telefon numaralarına verdiler ve bir akşam yemeğine çıktılar diye şimdi masanın karşısında, nevi şahsına münhasır burnu, kendine has duygusal özellikleri ve (herkesin hemfikir olduğu şekilde) korkutucu bir biçimde merhum dedesini hatırlatan gülüşüyle bir insan oturmaktadır. 

Ebeveynlik kaçınılmaz olarak en büyük ve temel felsefi sorulardan birine değinmeyi gerektirir: iyi bir hayat nasıl bir hayattır? Uzun yıllar süresince bu soruya sözcüklerimizle ve eylemlerimizle canlı olarak yanıt vermeye uğraşırken, en azından aksi halde bizi rahat bırakmayacak olan ve genellikle iş hayatında ortaya çıkan büyük bir korkudan, yani bir fark yaratamama korkusundan kurtulduğumuzu biliriz. Etki yaratamama konusundaki uzak tehlike değil yanlış bir etki yaratma korkusu vardır artık. Bizler yeni görevimizin biyografi yazarı, koçu, öğretmeni, aşçısı, fotoğrafçısı, efendisi ve kölesi oluruz. Ebeveyn olarak işimiz elimizden gelenin en kötüsünü ve aynı zamanda en iyisini harekete geçirme fırsatınızı tanır bize: başka bir insanın kederinde ve neşesinde belirleyici bir fark yaratacak olan bulacağımız bazı sözcükler, ellerin dokunuşu, ancak bizim sunabileceğimiz cesaret verici bir bakış, hoşgörüye yöneliş ya da ilkelerin cesurca savunuluşudur. Kim olduğumuzun, olgun insanlar olarak hangi özellikleri taşıdığımızın, bir başkasının yaşamı üzerinde faydalı bir etki bırakmak için eşsiz bir gücü olur. Ebeveynler olarak rollerimizde korkarız, yoruluruz, kırılırız ve mest oluruz ama dünya üzerindeki rolümüzün önemine dair şüphelerimizden de sonsuza dek kurtuluruz.

iii. İş

– Otantiklik

Meslek yaşamının amacı yalnızca geçimimizi sağlamak değil, gerçek benliklerimizle uyum içinde olan, bu çoğu aman zor ve hüsranlarla dolu olsa da ruhumuzun kendine has yönlerine karakterine yanıt veren, başka bir deyişle otantik hissettiren işler yapmaktır.

Otantik bir işin tam olarak ne yapmamızı gerektirdiği konusunda bir genelleme yapılamaz. Örneği bir iş, uzun bir süre bir dizi zorlu matematik problemleriyle boğuşmamızı gerektiriyor olabilir. Bu bazı insanlara berbat görünse de biz büyük bir işi uzun, yavaş lokmalarla tüketme hissinden, tam anlamıyla iyi bir çözüm bulana dek çeşitli seçenekleri denemekten çok keyif alıyor olabiliriz. Ancak belki de otantik bir iş süratli ve bir miktar kaotik bir ortamda hızlı ve belirleyici mali müdahaleler yapmamızı gerektirebilir. Bu bazı insanlarda paniğe sebep olabilirken başkalarına ise daha sakin durumlar cehennemi hatırlatıyor olabilir. Ya da otantik hissetmek için bir başkasının emri altında, destekleyici bir rolde çalışmamız gerekirken işlerin başındaki hayranlık ve sadakat duymaktan muhtemelen bir çocukken daha büyük, son derece otoriter ama çok etkileyici bir abi/ablanın yanında hissettiğimizde benzer keyif alıyor olabiliriz.

İşi otantik kılan, yerine getirmemiz gereken belirli görevler değildir; çömlekçilik yapmak ya da marangoz olmakla (genellikle yüzeysel bir biçimde otantiklikle ilişkilendirilen işler) ilgisi yoktur. Bir işi otantik kılan, yerine getirdiğimiz rolün doğası ile kendi kabiliyetlerimiz ve bize keyif verenler arasındaki son derece kişiye özgü olan uyumdur. 

Otantik işi tanımlamış olmanın faydalarından biri en sonunda kıskançlıktan bizi kurtarmasıdır. Her zaman daha çok para kazandıran, daha yüksek statülü ya da daha gösterişli yan hakları olan işler yapan birileri olacaktır. Fakat böyle bir role özenmenin bir anlamı yoktur çünkü karakterimizin kendine has tınısına dair bildiklerimize uymayacaktır. 

Otantik hissettiren bir iş bulmanın bir diğer faydası ise modern ‘iş-özel hayat’ dengesine ulaşma idealiyle olan ilişkimizi değiştirmesidir. Bu şık kavram çerçevesinde işe dair bir miktar kötümserlik söz konusudur çünkü kıymetli özel yaşamı işin taleplerinden koruma ihtiyacını ima eder. Oysa iş kim olduğumuzla son derece sağlam bir biçimde bağlı olduğu için özel hayatın düşmanı değildir: en derin tatminlerimizden bazılarını yaşamak için doğal olarak gitmek istediğimiz yerdir.   

– Anlamlı İş

Ekonomistler bize kendimizi öncelikle bencil yaratıklar olarak görmeyi öğretti. İşten öncelikle istediğimiz şey para gibi görünebilir. Oysa işin ‘anlamlı’ olmasını ne kadar çok istediğimiz anlamak şaşırtıcıdır. Bir iş çok para ve muazzam bir saygınlık kazandırabilir ancak anlamlı olmadığı sürece muhtemelen en sonunda bizi boğacak ve ruhumuzu paramparça edecektir. 

‘Anlamlı iş’ darken neyi kastediyoruz? Başkalarına yardım eden, tanımadığımız insanları mutlu etmekte payı olan iştir. Kendimizi ne kadar karanlık, bencil varlıklar olarak görürsek görelim aslında işimizin bir kitlenin ya acısını azaltmasını ya da hazzını artırmasını isteriz. Zekamız ve gücümüz sayesinde dünyanın bir köşesini bir miktar daha iyi halde bırakmış olmayı arzularız. Bazı meslekler bu talebe kolayca yanıt verir; hemşire ve kalp cerrahı şüphesi çok anlamlı bir görevi yerine getirirler. Oysa o kadar bariz olmayan bir dizi meslekte de bu kadar dramatik olmasa da aynı derecede iç ısıtan anlam biçimleri bulunabilir: birinin ev zeminini zımparalamakta, verimli diş macunu tüpleri tasarlamakta, hesapları düzenlemekte, mektupları bırakmakta ya da birisine ters elle vurmayı öğretmekte.

Hayatlarımızın büyük kısmında koşulları iyileştirmek elimizden gelmez. Hiçbir söz sahibi olmadığımız gayrişahsi kuvvetlerin insafına kalırız. Bir seçimin sonuçlarını değiştiremeyiz; bir arkadaşımızın talihsiz bir evlilik yapmasını önleyemeyiz; küresel politik gerilimleri çözemeyiz. Fakat iyi bir iş buna direnir. Sınırlı bir alanda etkili olmamızı sağlar. Birinin bir paketi zamanında aldığından, cebri anladığından, iyi kızarmış bir tavuk aldığından ya da jilet gibi ütülenmiş keten çarşaflarda uyuduğundan emin olabiliriz. Yaklaşan zamanda yapmamız gereken şeyler ve sonucunda insanlığın iyileştirilmesi için ortaya çıkan mütevazı ama gerçek katkı arasındaki bağlantıyı yakalayabiliriz.

İyi bir günü kötü bir günden ayıran stressiz bir gün geçirmemize ya da eve erken gelmemize bağlı değildir. Başkalarının hayatlarında bir tür fark yarattığımıza dair elle tutulur bir izlenim edinmiş olmamızdır. Tuhaf ama bir o kadar da güzel bir gerçek, yalnızca kendimizi mutlu etmenin bizim için yeterli olmayışıdır.

– Takım Çalışması 

Her birimiz son derece sınırlı yaratıklarız. Ancak sınırlı sayıda konuda iyi olabiliriz; her gün kendimize ancak sınırlı bir süre vakit ayırabiliriz; herhangi bir zamanda ancak sınırlı sayıda konu üzerine düşünebiliriz. Çalışma hayatı çok uzun hissettirse de ancak otuz ya da kırk yıllı yüksek nitelikli çaba gösterecek kapasitemiz vardır ki bu da tarihin akışında ancak göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre gibidir. 

İdealde, işimizi yerine getirdiğimiz yapı dengeyi zıt bir yöne hareket ettirir: bireysel güç ve kapasiteyi radikal ölçüde geliştirir. Başkalarıyla birlikte çalıştığımızda (ister bir araya gelmiş işlerin yöneticisi ister bir ekibin üyesi olarak), kolektif güçlerimiz kırılgan bir varlığın başarabileceğinin çok ötesine uzanır. 

Takım, kendisini meydana getiren bireylerin tek başlarına olabileceklerinden çok daha güçlü, daha bilge, daha zeki ve daha yetkindir. Kendi gücümüzü çok büyük ölçekte aşarız. İdeal bir ekipte, kendi katkılarımızı da projenin başkalarının getirdiklerinden ne kadar faydalandığını da tümüyle kavrarız. İş arkadaşlarımız ne kadar sinir bozucu olurlarsa olsunlar, onlardan duyduğumuz rahatsızlık, onlara bizim başaramayacağımız bazı hamleleri yapma becerisini kazandıranın tam olarak bu farklılıkları olduğunu anladığımızda yatışır ve onlarla geçinmek için göstermemiz gereken sıra dışı çabaları gerekçelendirir. Ofiste bazı insanları sevmiyor olmamızın şaşırtıcı olmadığını ve ancak iş sayesinde, onların tümüyle sosyal bir ortamda fark edemeyeceğimiz hünerlerini takdir edebildiğimizi kabul ederiz. Ekip çalışması sayesinde egoizmimiz daha büyük bir bağlılığın içinde kaybolur: herkesin tek başına asla başaramayacağını bildiği ortak bir hedef sayesinde bir arada kalırız. 

Çabalarımız tek bir çalışma ömrünün sınırlarıyla kısıtlanmış da değildir. Bir anlamda ölümü aldatırız çünkü bizim katkılarımız bizden sonar gelen üyelerin çabaları ve azimleriyle yaşamaya devam eder. En iyi takımlar insan olmanın zararlı özünü tersine çevirir: herkesin herkese karşı yürüttüğü rekabetçi savaşı iş birliği ile değiştirir; bireysel zayıflığı kolektif güçle telafi eder; hayatlarımızın kısalığını bizden uzun yaşayacak uğraşlara çevirir.

– Profesyonellik 

İşin en hoş karşılanan yönlerinden biri de iş ortamında tümüyle kendimiz olmanın gerekmeyişidir. 

Pek çok iş ‘profesyonelce’ davranmayı gerektirir. Bu, karakterimizi tümüyle öne çıkarmamamız gerektiği anlamına gelir. İçten içe her türlü duygu aklımız çelse de sakinlik ve ihtiyatla kendimize hakim olmamız gerektiğini biliriz ve bu göründüğü kadar kısıtlayıcı olmayabilir. Kim olduğumuzu bir miktar bastırmak bazen en büyük özgürlük olabilir. 

İnsanların bütün hisleri konusunda açık ve sansürsüz olmayı bir görev bildiği ev ortamında uzun süre geçirdikten sonra, kolektif olarak bir tür dürüstlüğün olmadığı bir durum büyük bir rahatlık olabilir. Kendimizi düzeltme şansımız olur. İşimizin kişisel gerçekliğimizin büyük kısmının izini taşıması gerekmez.

  hayatn anlam 6

Paul Cézanne Mont Sainte-Victoire with Large Pine (1887) 

En yakına arkadaşlarına göre Paul Cézanne genellikle son derece aksi, huzursuz ve kaba imiş. Depresif bir ruh halinin egemenliği altındayken son derece despot ve kırıcı olabiliyormuş. Oysa bunların hiçbiri eserlerine bakılarak anlaşılamaz. Onu yalnızca işine bakarak yargılayacak olsak, güçlü bir uyum ve denge duygusu ve diğer insanlara olduğu kadar doğanın kendisine de kesintisiz bir empati taşıyan son derece sabırlı, kendinden emin ve olgun biri olduğunu söylerdik.

Cézanne’ın eserleri kendisinden bir anlamda daha iyiydi ki bu iyi giden her işin tanımında söylenebilecek bir şeydir: onu yaratan kişinin daha iyi bir versiyonudur. 

Üstelik bu yalnızca sanatsal çalışma için geçerli değildir. Ofis içinde gönderilen yasal beleler onları bir araya getiren kişinin yaşadığı paniği, duygusal karmaşayı ve tuhaf alışkanlıklarından hiçbirini taşımayabilir. Sessiz ortamı ve seçkin logosuyla ayakkabı dükkanı içinde hizmet veren ve onu tasarlayan insanların mantıksızlığının ve acayipliklerinin hiçbirini göstermez. Beyaz önlüklü diş hekimi artık hafta sonu hissettiği gibi aldatıcı bir insan değildir. İş, kişiliğimizin daha iyi yanlarına öncelik vermemiz için hayatımızın genel ekonomisinde nadir olan bir şans verir bize.

– Düzen

Dünya genel anlamda her zaman karmakarışık olacaktır. Oysa iş konusunda bazen radikal ölçüde farklı bir denetimimiz olabilir: bir sorun üzerinde çalışır ve en sonunda onu çözeriz. Hayatın başka bir alanında ancak nadiren sağlayabildiğimiz bir şekilde kaosa düzen getiririz.

 hayatn anlam 7

Orta Çağ Japonya’sında yaşan Zen Budizmi rahiplerinin işin bu faydasına dair sezgisel bir anlayışları vardı. Manastırın üyelerine, iç huzura erişmeleri için Kyoto’daki dağınık şekilde çevrelenmiş ve sınırlandırılmış tapınak bahçelerinin çakıllı kumlarını düzenli olarak tırmıklamalarını tavsiye ediyorlardı. Büyük bir avlunun sınırları içinde keşişler tam bir uyum ve güzelliği ortaya çıkarabiliyordu. Bu kolay bir iş değildi. Keşişler azimli kıvrılan çizgiler ve daireler yapmayı seviyorlardı. Çizgiler genellikle çok küçük ölçekliydiler ve bu yüzden önceden yapılmış olan kısımlarla kesişebiliyorlardı. Tırmığı tam olarak doğru açıda tutmak için çabalamak zorundaydılar. Bu bazen çıldırtıcı olabiliyordu özellikle mevsim sonbaharken ve her yerde yapraklar varken. Fakat eninde sonunda hepsi yolunda konuyordu. Zamanla, bir miktar dikkatli düzletme ve iyi eğitilmiş bir elle her şeyi olması gerektiği gibi yapabiliyorlardı. Sorunlar gerçekti ama sınırlıydı ve çözülebiliyordu.

Mükemmelliği sevmekte haksız değiliz ama bize çok fazla acı veriyor. En iyi iş bize tırmıklayabileceğimiz bir parça çakıllı kum, ideal biçimde düzenleyebileceğimiz ve içimizdeki sık sık küstah bir kural tanımazlıkla çevrili dünya tarafından engellenmiş olan güçlü düzen ve kontrol ihtiyacını tatmin etmemizi sağlayacak sınırlı bir alan sunandır.

Hayatlarımızı nahoş bir cehalet içinde yaşamak zorundayız: ne zaman ve nasıl öleceğimiz konusunda hiçbir şey bilmeyiz; başkalarının düşünceleri büyük ölçüde bizden saklıdır; genellikle kendi ruh halimize anlam veremeyiz; hareketlerimiz neredeyse hiç anlam veremediğimiz heyecanlarımız ve korkularımızla belirlenir. Oysa iş yerinde son derece doğru ve kapsayıcı bir anlayış sahası kurabiliriz. Açıklamalarımızın kesinliğiyle kendimize hayran bırakabiliriz. Bir şarap üreticisi şaraptaki hafif karamel tadının, hasattan sonra kamyonun arkasında gereğinden uzun süre bekletilen üzümlerden kaynaklandığını ortaya koyabilir; tablo yenileme işi yapan biri bir tablonun muhtemelen Fransa’da, 1850’lerde resmedildiğine dikkat çekebilir; bir dans eğitmeni yürüme biçiminizden muhtemelen sol yanınıza dönerek uyuduğunuzu söyleyebilir. Uzmanı için hayatın bazı küçük (ama önemsiz olmayan) yönlerinin hiçbir gizemi yoktur; kazanın neden sızdırdığını ya da ses tanıma sisteminin nasıl çalıştığını veya açıkça kar eden bir kuruluşun nasıl da iflasın eşiğinde olabileceğini anlarlar.

İşimiz sayesinde kazandığımız anlayış kendi içinde pek heyecan verici durmayabilir. Fakat insan varoluşundaki daha geniş, daha metafizik bir temaya seslenir. İşimiz yoluyla bizi kuşatan vahşi bir ormanın küçük bir kısmını temizleyip toprağını işleyerek uyumlu, kavranabilir bir bahçeye dönüştürürüz.

– Para

Para kazanmak açıkça insanların çalışmalarının temel nedenlerinden biridir. Fakat kültürümüz bunun olumsuz yanlarını vurgulamaya yatkındır. Kişisel ya da kurumsal ekonomik motivasyonu formülleştirmeyi kolaylaştıran bir dizi kavram miras kalmıştır bize: ücretli kölelik, fahiş fiyat, sömürü, açgözlülük, varını yoğunu satmak, metalaştırma, materyalizm, kapitalizm… üstelik bu listenin sadece başlangıcı. 

Buna rağmen, maddi hırs en övgüye değer ve onurlu taahhütlerden biriyle yakından ve tam anlamıyla bağlantılı olabilir. Kar, en nihayetinde, içgörüyle ilgilidir: başkalarının gerçek ihtiyaçlarını daha açıkça ve daha kısa zamanda tespit etmeyi ve onları rakiplerinden daha etkili bir biçimde karşılayabilmeyi gerektirir. Kar kişinin içgörüsünün doğru yolda olduğunun ve sunduğu ürünlerle hizmetlerin müşteriler ve tüketiciler tarafından gerçekten kıymetli görüldüğünün bir işaretidir. Dünyanın başkalarından bir nebze daha iyi anlamış olmanın bir belirtisidir. 

Para kazanma arzusu elbette açgözlülükle ya da yalnız kendini düşünmekle ilişkilendirilebilir. Fakat bu ilişki ne gerekli ne de kaçınılmazdır. Para yalnızca kendisine sahip olanın gücünü artıran bir kaynaktır. Zenginlik Aristotales’in ‘yönetici’ bir erdem diye adlandırdığı bir şeydir: tıpkı fiziksel güç ya da güzellik gibi bireyin dünyadaki hükmünü artırır. Para sayesinde, nezaketimiz artabilir, bilgeliğimiz daha önemli hale gelir ve uzun vadede azmimiz ehlileştirilir.

– Yaratıcılık

‘Yaratıcılık’ modern zamanların en saygı gören düşüncelerin biridir ve bunun sonucu olarak genellikle kendimizi yaratıcı hissederken hayatın bize bunun için yeterince fırsat tanımadığından şikayet ederiz. Fakat bu intiba yaratıcılığın kapsamına dair haksızca ve faydasızca çarpıtılmış bir kanıya indirgenebilir. Yaratıcılığın, ödül kazanan bir roman yazmak ya da Berlin veya Cannes’da övgülere boğulan bir film yapmak gibi kısıtlı, klişeleşmiş bir grup etkinlik içindeki en ilgi çeken dramatik yönlerine çok fazla odaklanırız. Bu standarda göre neredeyse hiç kimse yaratıcı olamaz ve yaratıcılık sıradan hayattan tamamıyla kopuk, seçkin ve hatta tuhaf bir anormallik olarak kalır.

 hayatn anlam 9

Pablo Picasso, Bull’s Head (Boğa Başı) (1942)

1942 yılında Pablo Picasso eski bir bilgisayarı parçalarına ayırdı ve gidon ile seleyi bir boğanın başını hatırlatacak şekilde bir araya getirdi. Bundan az da olsa etkilenmemek mümkün değil. Bu, bize yaratıcılığın ne olduğuna dair daha gerçekçi bir fikir veren bir hamledir. Picasso’nun kullandığı nesneler halihazırda herkes için tanıdık olan nesnelerdir. Asıl girişim her bir parçayı önceki rolünde olduğundan daha kıymetli hale getirecek şekilde yeniden düzenlemektir. Bu bir araya getirme işi yaratıcı eylemin merkezindedir. Bu bir araya getirme için en önemli olansa özgüvendir. Pek çok insan belki de daha önce gidonun boynuzlara, oturağında bir boğanın yüzüne benzerliğini fark etmiştir fakat ancak birkaç kişi kendi alglarını ciddiye alır. Ralph Waldo Emerson’ın dediği gibi: ‘Dehaların zihninde kendi ihmal edilmiş düşüncelerimizi yeniden buluruz.’ Yaratıcı insanların bizimkilerden tümüyle farklı düşünceleri yoktur. Yalnızca onları bu kadar kolay ihmal etmezler.

Güneşin altında pek de yeni bir şey yoktur. Oysa yaratıcı olmak açıkça alışılmadık unsurların yeni ve verimli bir düzenlemede birbirlerine uyabileceğini görmeyi öğrenmektir. Bilgisayar dünyasından bilginin düzenleniş biçimini ödünç alabilir ve onu bir spor salonunun yönetimine uygulayabiliriz. Anti Yunan tarihiyle ilişkili bir düşünceyi alıp modern bir okulun işleyişinde kullanabiliriz. Japonya’da popüler olan bir konuşma bicini alıp çağdaş İngilizce söyleyiş biçimiyle bir araya getirebilir.

Aslında, yaratıcılık yeniden düzenleme yoluyla bir şeyleri iyileştirme fırsatını tespit etmek anlamına gelir. Alman filozof Hegel bu düşünceyi en harika şekilde ifade etmiştir: bizler, diye yazmıştır, ‘dünyayı inatçı yabancılığından arındırıp kendi ihtiyaçlarımıza uydurduğumuzda yaratıcı oluruz.’ Genellikle, hüsran verici ya da hayal kırklığına uğratıcı durumlara katlanırız. Oysa yaratıcı olduğumuzda elimizdeki imkanları bir araya getirerek, yeniden düzenleyerek, yeniden başlatarak kendi faydamıza ve ideallerimize daha iyi uyum sağlayacak hale getiririz. Bu tıkanma ve vazgeçme duygusunun tam tersidir; statükonun reddidir. Yaratıcı insan bir şeyle uğraşmanın daha iyi bir yolu olması gerektiği fikrine kendini adamış olan kişidir.

Pek çok iş, ister ücretli olsun ister ücretsiz, sandığımızdan çok daha yaratıcıdır: banyoyu yeniden boyarken Hindistan’daki evler hakkındaki bir kitapta gördüğümüz çok hoş bir rengi seçtiğimizde; yemek yaparken kuşkonmazı servis tabağına bir filmde gördüğümüz şekilde koyduğumuzda; bir raporda ana fikirlerin daha açıkça iletilmesini sağlamak için bir dizi simge kullandığımızda; daha neşeli bir mekan yaratmak için bahçede bulduğumuz sardunyalarla dolu bir saksıyı pencere pervazının ortasına yerleştirdiğimizde ya da keskin farklılıklarına rağmen çok iyi anlaşacaklarının farkında olduğumuz iki arkadaşımızı birbiriyle tanıştırdığımızda… Her halükarda, yeniden düzenleme ve bir araya getirme eylemiyle bir iyileştirme yapma fırsatını yakaladığımız için yaratıcıyız.

Yaratıcılık ender ve çok çarpıcı bir etkinlik değildir; hayatımızın temel endişeleri arasında tesadüfen ortaya çıkan bir yan gösteri değildir. İdealde her zaman meşgul olduğumuz bir şeydir. Dünyayı her yönüyle olduğu gibi kabul etmeyi reddetmek, sahip olduklarımızla daha iyisini yapmaya kendimizi adamaktır. Yaratıcı insanlar olarak roman yazmamıza gerek yoktur, yalızca hayatı iyileştirmenin (bazen çok ufak) yollarını ısrarla aramız gereklidir.

iv. Dostluk

– Amaç

Dostluk önemli bir anlam merkezi olmalıdır ve buna rağmen bizi düzenli olarak hayal kırıklığına uğrattığı bir gerçektir. Arkadaşlık sorunun anahtarı kulağa tuhaf gelen bir yerde bulunabilir: bir amaçtan yoksun oluşumuzda. Arkadaşlık kurma girişimlerimiz akıntıya kapılmaya meyillidir çünkü arkadaşlığın aslında ne için olması gerektiğine dair daha net bir çerçeve çizme görevine toplum olarak direniriz. 

Soru şu ki bizle, arkadaşlığın açık bir amacı olduğu fikrinden haksız bir rahatsızlık duyarız çünkü amacı en itici ve en kötümser niyetlerle ilişkilendiririz. Oysa amaç, arkadaşlığımızı mahvetmek zorunda değildir ve aslında bir arkadaşlığın ne için olması gerektiğini ne kadar iyi tanımlarsak, hayatımızdaki her bir insanla ne yapıyor olmamız gerektiğine daha iyi odaklanabilir ve hatta bazen kimlerin yanında olmamamız gerektiğine daha faydalı bir biçimde karar verebiliriz. Tanıdığımız insanlarla birlikte izlememiz gereken bir dizi hedef vardır. Fırsatların neler olduğunu kavramak daha anlamlı bir sosyal varoluş kurabilmek için çok önemlidir.

– Networking

Networking kötü bir şöhrete sahiptir. Genellikle kendini yüceltme, egoizm ve züppelikle ilişkilendirilir. Oysa özünde yalnızca bir yardım arayışıdır. Her birimizin ne kadar kırılgan ve sınırlı olduğuna ve bu nedenle başkalarının desteğine ve gücüne ne kadar muhtaç olduğumuza dair aslında mütevazı bir farkındalıktan kaynaklanır. 

Networking ancak sebep olduğu sonuçlar kadar iyi ya da kötüdür. Tarihte, bu etkinliğin son derece etkileyici versiyonlarına rastlayabiliriz. Antik Yunanların Argonatus öyküsü kahraman kaptan Jason’un, efsanevi Altın Post’u bulmak için kendisine yardım edecek bir grup toplamak için ülkenin etrafını networking yaparak dolaşmasını anlatır. Nasıralı İsa sevgi, kurtarılma ve fedakarlıkla ilgili bir mesajı yaymak için kendisine yardım edecek havariler toplamak için geniş çaplı bir networking çalışması yürütmüştür.

Network kurmak, zekice süzgeçten geçirmek demektir; kişinin tek herkesi tanımaya çalışamayacağının hatta çalışmaması gerektiğinin farkında olması anlamına gelir. Dünyadaki yolunu bir misyonla çizmeyi gerektirir. Sınırsız vaktimiz olmadığını bilgece kabul etmek demektir. 

İdealde, networklerimiz geniş, çeşitli ve tümüyle züppelikten uzak olmalıdır çünkü faydalı bilginin, değerli becerilerin, bakış açılarının, fırsatların ve rehberliğin son derece beklenmedik yerlerde bulunabileceğini görebiliriz. Bu temel nokta casuslukta son derece iyi anlaşılmıştır: elçilikteki temizlik personeliyle bağlantı kurmak, en az mali ateşe ile bağlantı kurmak kadar verimli olabilir; barmen en az general kadar zengin bir bilgi kaynağı olabilir. Bu tazeleyici açık fikirliliği genel dünya görüşümüze de katabiliriz. İşletme hakkında başarılı bir CEO’dan öğrenebildiğimiz kadarını iflas eden birinden de öğrenebiliriz; sohbet sırasında taksi sürücüsü bize hayatla ilgili birkaç temel şey öğretebilir; otobüs durağındaki yünlü şapkalı adam yeni girişimsel bir fikir konusunda çok önemli bir başlangıç noktası sunabilir. Aklımızda bilinçli bir misyon olduğunda networking acımasız, ayrımcı bir etkinlik olmaktan çıkar. Yalnızca başkalarının içgörülerinden ve yardımlarından faydalanma fırsatını güvence altına almanın bir yoludur. 

– Kendini tanımak

İnsan olmaya dair en acayip ve en faydalı şeylerden biri de kendimizi gerektiği gibi tanımakta çok zorlanıyor olmamızdır. Teoride, bundan daha basit bir şey yok gibidir. Her zaman kendimizle birlikteyizdir ve kendi zihinlerimize doğrudan erişimimiz vardır. Oysa aslında kedin karakterimizin doğru bir resmini çıkarmakta zorluk yaşarız. Öfkeleniriz ama nedeninden emin olamayız. İşimizde yanlış olan bir şey vardır ve bunu tam olarak tespit edemeyiz. Biri hakkında neden bu kadar olumsuz hislerimiz olduğunu tam olarak fark etmeyiz. Kibirli ya da yağ çeken bir izlenim bıraktığımızı göremeyiz; zaman zaman ne düşündüğümüzü ya da bize bu kadar sıkıntı verenin ne olduğunu anlamakta zorlanırız. Zihin ürkek ve hassastır. Sonuç olarak, pek çok konu içimizde karmaşadan kurtulamadan kalır. 

Gerçek bir arkadaş bize dair pek çok şeyi fark eder ve duygularımızı ve güvenimizi o kadar güçlü bir şekilde kavrar ki sorunlarımızı bizim ele alamayacağımız şekilde gündeme getirebilir. (İzin verirsek) önemli bir noktayı yıkıcı bir eleştiri olarak değil bizi daha iyi olmaya cesaretlendiren anlayışlı ve cömert teşvik olarak ifade eder. Kendimizi sevmemize ve kim olduğumuza dair kusurlu yanlarımızı hoş görebilmemize yardım ederler. Stresimizi, heyecanımızı ya da öfkemizi ciddiye alır ama nazik ve sorgulayıcı sorularla kendi muğlak düşüncelerimizi ve hislerimizi anlamamıza yardımcı olurlar. Dikkatle dinler, bizim tarafımızda olduklarını belli ederler; aldatıcı bir noktaya odaklanıp detaylarına inmemize yardım ederler; önceden söylediğimiz bir şeyle bağlantı kurarlar; yüz ifadelerimizi, ses tonumuzu kaydederler; bir sessizliği doldurmak için fırsat kollamak yerinde daha fazlasını söylememizi beklerler. Daha derin benliğimizi tanımamıza ve ona dostça yaklaşmamıza yardım eden makul, şefkatli bir ayna gibi davranırlar.

– Eğlence

Hazcılık ve anlık ödüllendirmekten söz etmemize karşın yaşam bize ciddi olma ihtiyacına dair öğütler vermeye devam eder. Başımızı önümüze eğmemiz, bir aptal gibi görünmekten kaçınmamız ve olgun bir yetişkin gibi geçip gitmemiz gerekir. Bu baskı çok zahmetli ve hatta tehlikeli olabilir. Bu nedenle yanlarında aptalca davranabilecek kadar güvendiğimiz insanlara ulaşabilmeye sürekli ihtiyaç duyarız. Zamanlarının büyük bir kısmını bir beyin cerrahı olmak için eğitim görerek ya da orta ölçekli şirketlere vergi yükümlülükleriyle ilgili tavsiyeler vererek geçiriyor olabilirler ancak bir araya geldiğimizde, birlikte iyileştirici budalalıklar yapabiliriz. Farklı şiveleri taklit eder, uçarı fantezilerimizi paylaşır ya da gazete üzerinde karalamalar yapar, devlet başkanına büyük bir burun ekleyip dişlerinden biri eksikmiş gibi gösterebilir ya da mankene kocaman kulaklar ve dağınık dalgalı saçlar çizebiliriz. 

Eğlenceli arkadaş, önemli ama saygınlık uyandırmayan yönlerimize dair utancımızdan kaynaklanan sorunu çözer. Daha ciddi ve vakur yönlerimizi görmezden geliyor ya da ciddiye almıyor değildirler. Onların gözünde aptalca davranmanın bir ayıp değil, yalnızca bir ihtiyaç olduğunu bize göstermektedirler.

– Eski Dostlar

Bazı insanlarla haksızlığa uğramış ya da gözden kaçmış temel bir sebepten ötürü arkadaşlık ederiz: onlarla eskiden arkadaş olduğumuz için. Bir zamanlar, bu on yıllar öncesi olabilir, çok fazla ortak noktamız vardı: okuldayken ikimiz de matematikte başarılı ama Fransızcada kötüydük; ya da üniversitede komşu odalarda kalırdık ve birbirimize ödevlerimizde yardım eder, barda kötü geçen randevulardan ya da çıldırtıcı ebeveynlerimizden dert yanardık; belki de aynı büyük şirkette, aynı tuhaf ve sert patronla çalışmak zorunda olan stajyerlerdik.

Fakat hayat bizi birbirinden çok farklı yollara taşıdı. Şimdi onun üç çocuğu var, bir balık çiftliğini işlettikleri Orkne’ye yerleşti; politikaya atıldı ve devlet bakanı oldu ya da belki Uludağ’da kayak hocalığı yapmaya başladı. Hayatlarımızın günlük gerçekliği birbirinden kilometrelerce ayrı olabilir; birbirimizin dünyalarına dair çok az şey biliyor olabiliriz. Belki de bugün tanıştırılsaydık birbirimizden hoşlansak da asla bu kadar yakın olmazdık.

Yine de baş başa bir akşam yemeği, ormanda bir yürüyüş ya da ara sıra atılan bir epostayla bu insanlarla arayı kapatmak son derece faydalı ve kurtarıcı olabilir. Bu arkadaşlar günlük hayatta bizim için ulaşılmaz olan ama çok önemli bir içgörü taşıyan eski kimliklerimize giden bir kanal görevi görür. Eski bir dostun eşliğinde bugüne dek kat ettiğimiz yolun değerlendirmesini yapabiliriz. Nasıl değiştiğimizi, biraz zamanlar bize acı verenleri, nelerin önemli olduğunu ya da son derece keyif aldığımızı unuttuğumuz şeyleri görme şansını elde ederiz. Eski dost, aksi halde tehlikeli biçimde zayıf bir şekilde tuttuğumuz hatıralarımızın gardiyanlarıdır.

İnsan doğasının zorunlu karmaşıklığı sebebiyle eski dostlara ihtiyacımız vardır. Gelişim aşamalarını tamamlarken eski endişelerimizi gözden çıkarır ve eski bakış açılarımıza dair bir empati yoksunluğu geliştiririz. On dört yaşındayken, ebeveynlerimizi kırmaya dair çok fazla şey biliyorduk. Yirmi yıl sonra bu fikir absürt ve nankörce gelmeye başlar. Oysa eski dost, o döneme özgü atmosferle yeniden ilişki kurmamızı sağlar ve bir romancı gibi normalde bize son derece yabancı görünebilecek bir karakterle, yani kendimizle, özdeşleşmemizi sağlar. Yirmi iki yaşında, yalnız bir hayatı son derece acı verici buluyorduk. O dönemler çok takıldığımız ve bir sürü özlem dolu, yabancılaşmış düşünceyi paylaştığımız bir arkadaşımız vardı. Kırk beş yaşımızda, çiçeği burnunda ailemizleyken kendimizi sık sık yalnız bir yaşamın gündelik zevklerini ve sıradan kaçamaklarını düşünürken bulabiliriz. Eski dostun bize bildireceği çok önemli haberler vardır. Yaşamı on yıllar boyunca gelişen çok farklı bakış açılarının sıralanışı olarak deneyimlesek de zihnimizin yalnızca şimdiki perspektifimizle meşgul olarak, daha önceki aşamalarda var olan kendine özgü, tamamlanmamış ama yine de önemli bilgeliği unutması anlaşılırdır. He yaş belirli bir alanda diğerlerinden üstün olan ve genellikle ardından gelen benliklere elini uzatmayı unutan türde bilgiye sahiptir. 

Şu anda olduğumuz kişi olmamanın nasıl olduğunu hatırlamak olgunlaşmamız ve bütünlüğümüz için hayatidir. En iyi profesörler geçmişleriyle dost kalanlardır. Çalıştıkları konuya dair hiçbir şey bilmemenin nasıl olduğunu hatırlar ve bu yüzden öğrencilerinin anlayamayacağı bir dilden konuşmazlar. En iyi patronlar düşük bir eleman olarak başlama deneyiminden kopmamışlardır; en iyi politikacılar hayalarında şimdi ifade ettiklerinde çok farklı görüşlere sahip oldukları dönemleri açıkça hatırlarlar ki bu da onların düşmanca davranan seçmen bölgeleriyle empati kurmalarını ve onları ikna etmelerini sağlar. İyi ebeveynler çocukluğun ilk yıllarında yaşadıkları haksızlığa uğrama duygusu ve hassaslıkla duygusal bir temas içindedirler. İyilik sever zenginler, pahalı bir yemek dükkanına girmeye cesaret edememenin nasıl olduğunu hatırlarlar. Sevgilimizle ilk tanıştığımız zamanlar kim olduğumuzu, minnettarlığın ve mütevazılığın doruklarında oluşumuzu hatırlatan sadık bir yola sahipsek uzun vadede daha sevgililer oluruz.

Eski dostlar benliğin ihtiyaç duyduğumuz ama dar görüşlü şimdiki zamanda her zaman ihtiyacımızı unutma riskini taşıdığımız büyüleyici ve değerli yanlarını harekete geçiren anahtarlardır.

– Çeşitlilik 

Farklı arkadaşlar kimliğimizin farklı yönlerini öne çıkarır: bizi etkiler, cesaretlendirir ve bizi çok farklı biçimlerde rahat hissettirirler. Bir arkadaşımızlayken normalden daha entelektüel olabilirken bir başkasıyla daha maceracı ya da politika konusunda daha ciddi veya ailemize karşı daha yumuşak olabiliriz. Ulaşabildiğimiz ne kadar çeşitli arkadaşlarımız varsa kendimizin o kadar tam, çok yönlü bir versiyonunu ortaya çıkarabilir ve onunla bağ kurabiliriz.

Her arkadaşın bize öğretebilecekleri vardır; resmi dersler vermiyor olabilirler ama bakış açıları ve değerleri bize incelikle aktarılır. Onları severek onların dünyası bize daha az yabancı gelmeye başlar. Bu yüzden normalde korkacağımız ya da göz ardı edeceğimiz tutumlarla ve sosyal gruplarla temasımızı sağlayan arkadaşlarımızın olması özellikle ilginç ve faydalıdır.

Eğer muhafazakarsak son derece radikal bir arkadaşımızın olması çok faydalıdır. Onun fikirlerine katılmayız ama onları sevdiğimiz için fikirlerini hor görmeyiz. Ya da eğer kişisel olarak dini bir inancımız yoksa inanan biriyle yakın olmanın çok büyük bir faydası vardır. Haklı olduğunu düşünmesek de onunla birlikteyken karşı taraftan birinin ne kadar sevecen, esprili ve zeki olabildiğini görürüz.

Karşıt görüşten biriyle arkadaş olamıyorsak muhtemelen kendi görüşlerimizin de asla iyi bir savunucusu olamayız çünkü birini bizim karşı çıktığımız fikirlere çekenin ne olduğunu asla tam olarak kavrayamayız ve fikirlerini değiştirmenin neyi gerektirdiğini asla anlayamayız. 

Arkadaşlar aksi halde sıla tahmin edemeyeceğimiz zafiyetlerden haberdar olma şansı tanır ve böylece kendimizden daha az utanmamıza ve daha az yalnız hissetmemize yardımcı olurlar. CEO olan arkadaşımızın hedeflerine ulaşmazsa işini kaybetmek korkusuyla yaşadığı endişeyi ve telaşı bir an için görebilir, on beş dövmesi olan minibüs şoförünün ebeveynleri ve çocuklarından bahsederken duygulandığını duyabiliriz. Varlıklı bir arkadaş sorunsuz olduğunun düşünülmesi konusunda yaşadığı içsel sıkıntıyı dışa vurabilir; çok güzel bir arkadaşımız hor görülme ve yeterince takdir edilmeme korkusunu itiraf edebilir. Normalliğin daha gerçek bir resmini elde edebiliriz: zayıf görünenler sandığımızdan daha güçlü ve güçlüler de sandığımızdan daha zayıf olabilir. Kendi kaçınılmaz başarısızlıklarımız ve budalalıklarımız duygudaşlarımızdan oluşan geniş arka planın önünde daha az telaşlandırıcı görünür.

v. Kültür 

– Ev

Gerçekleştirdiğimiz en anlamlı uğraşlardan biri de kendimize bir yuva yaratmaktır. Uzun yıllar boyunca, çok fazla düşünerek ve bir hayli kendimizi adayarak mobilyalar, mutfak eşyaları, tablolar, halılar, vazolar, musluk başlıkları, kapı kolları ve diğerlerini yuva kelimesiyle bezeli bize özgü bir görünümde bir araya getiririz. Odalarımızı yaratırken, müzeler ya da sanat galerileri gibi daha seçkin bağlamlarda bile ender görülebilecek bir şekilde kültürle tutkulu bir ilişki kurarız. Bir tablonun atmosferi üzerinde uzun uzadıya düşünür, bir duvardaki renkler arasındaki ilişkiye kafa yorar, bir kanepenin sırt açısının ne kadar ciddi sonuçları olabileceğini fark eder ve hangi kitapların sürekli dikkatimize en çok değdiğini özenle kendimize sorarız. 

Evlerimiz içinde zaman geçirebileceğimiz en çekici ya da en ihtişamlı ortamlar olmak zorunda değildir. Her zaman çok daha etkileyici oteller ya da kamusal alanlar olacaktır. Fakat uzun bir süre seyahat ettikten sonra, otel odalarında ya da arkadaşlarımızın yataklarında, kendi mobilyalarımıza dönmek için kuvvetli bir sızı, fiziksel rahatlıkla birebir ilgisi olmayabilen bir sızı hissetmek tipiktir. Kim olduğumuzu hatırlamak için eve gitmeye ihtiyaç duyarız. 

Evlerimiz hatırlatıcı bir işlevi vardır ve bize tuhaf olsa da kendimizi hatırlatmaya yardımcı olurlar. Kimliği maddeye sabitlemek konusundaki bu ihtiyacı dinler tarihinde de bulabiliriz. İnsanlar en başından beri tanrıları için evler inşa etmek için muazzam bir özen ve yaratıcılık sarf etmişlerdir. Tanrılarının öyle herhangi bir yerde, vahşi doğada ya da (deyim yerindeyse) otellerde yaşamayacağını hissetmiş, onların daha özel yerlere, belirli özelliklerinin sanat ve mimari sayesinde sabitlenebileceği tapınak evlere ihtiyaçları olduğuna inanmışlardır.

Antik Yunanlar için Athena bilgeliğin, mantığın ve uyumun tanrıçasıydı ve MÖ 420 yılında onun için Akropolis’in yamaçlarında bir ev inşa ettiler. Bu çok büyük bir ev değildi– ortalama bir Amerikan mutfak boyutlarındaydı - fakat istisnai ölçüde uygun ve güzel bir evdi. Titizlikle dengelenmiş, mantıklı, sakin ve dengeliydi. Mermere ustalıkla oyulansa içinde ikamet eden Athena’ydı.

 hayatn anlam 8

Yunanların Athena’nın tapınak evine bu kadar özen göstermelerinin nedeni insan zihnini anlıyor olmalarıydı. Mimari olmadan neyi önemsediğimizi ve daha geniş anlamda kim olduğumuzu hatırlamak için çaba göstermemiz gerektiğini biliyorlardı. Athena’nın zarafeti ve dengeyi temsil ettiğini sırf sözcüklerle ifade etmek yeterli olmayacaktı. Bu düşünceyi etkili bir biçimde ve devamlı olarak bilince getirecek bir eve ihtiyaç vardı. 

Heybetli ya da doğaüstü bir öğe taşımasa da evlerimiz de birer tapınaktır; bize ait tapınaklardır. Bize tapınılmasını bekliyor değilizdir elbette ancak tıpkı bir tapınak gibi manevi değerlerimizi ve erdemlerimizi yeterince yansıtan bir yer yaratmaya çalışırız. 

Bir yuva yaratmak genellikle çok zorlu bir süreçtir çünkü eşyaların kimliklerimizi doğru şekilde iletebilmesini sağlamanın bir yolunu bulmamızı gerektirir. Belirli işlevler için ‘doğru’ eşyaların neler olması gerektiğini bulmak için muazzam bir çabaya girip, kim olduğumuza dair doğru mesajları sadakatle iletebilecek olanlar uğruna materyal anlamda mükemmellikle sunulabilecek yüzlerce alternatifi reddetmemiz gerekebilir. 

Zor beğeniriz çünkü tüm eşyalar kendilerince son derece etkili ve güzel bir ifade biçimi taşırlar. Aynı fiziksel rolü sergileyen ili sandalye tümüyle bambaşka yaşam tarzlarını ifade edebilirler.

 hayatn anlam 9

Le Corbusier sandalyesi; William Morris sandalyesi

20. yüzyılın İsveçli mimarlarından Le Corbusier’nin tasarladığı sandalye verimliliği, geleceğe dair bir heyecanı, uluslararası bir ruhu, nostaljiye duyulan tahammülsüzlüğü ve mantığa adanmışlığı yansıtır. 19. yüzyılın İngiliz tasarımcılarından William Morris tarafından tasarlanan diğeri ise, sanayileşme öncesi dünyanın üstünlüğünü, geleneğin güzelliğini, sabrın çekiciliğini ve yerel olanın etkisini yansıtacaktır. Kafamızda böyle net ifadelerle dolaşmıyor olabilir; ancak bilinç eşiğinin hemen altında, böyle eşyaların istikrarla ve durmadan dünyaya yaydıkları mesaja son derece duyarlı olmaya mecburuzdur.

Bir nesne cazibesine kapıldığımız ama günlük hayatlarımızda yeterince güçlü dozlarda sahip olmadığımız özellikleri çekicilikle yansıtıyorsa ‘doğru’ hissettirir. Arzulanan eşya bizde mevcut ama zayıf olan değerlere daha güvenle tutunmamızı sağlar; bizdeki önemli temalar destekler ve teşvik eder. Evlerimizdeki en ufak eşyalar bile biz kahvaltı yapmaya ya da akşam vakti hesaplarımızı gözden geçirmeye giderken bize fısıldar, cesaret verir, hatırlatır, bizi teselli eder, uyarır ya da düzeltirler.

Hepimiz böyle farklı şeyler duymayı istediğimiz ve buna ihtiyaç duyduğumuz için, hepimiz çok farklı türde eşyaların cazibesine kapılırız. Güzellik duygusunun son derece öznel bir yanı vardır. Buna rağmen, zevke dair tartışmalarımız ne keyfi ne de rastlantısaldır. Bunlar, maruz kalmanın işimize yarayacağı mesajların hayatlarımızda neyin geçici ve neyin tehdit altında olduğuna bağlı olarak farklılık göstereceği gerçeğine dayanırlar. 

Bir ev inşa etme talebi karmaşık benliklerimize istikrar kazandırma ve düzenleme ihtiyacıyla ilişkilidir. Kim olduğumuzu zihinlerimizde bilmek yeterli değildir. Kimliklerimizin muhtelif ve intizamsız yönlerini saptamak için daha elle tutulur, maddi ve duyulara hitap eden bir şeye ihtiyacımız vardır. Bizi olduğumuz ve olmak istediğimiz kişiyle uyumlu kılması için belirli türde çatal-bıçak takımına, kitap raflarına, çamaşır sepetlerine ve koltuklara güveniriz. Bu kendimizi övmek değildir; kimliklerimiz bir haznede toplamaya çalışarak kendimizi aşınmadan ve dağılmadan koruruz. Ev, ruhumuzun gerçek fiziksel barınağını bulduğunu hissettiği, arasında yaşadığımız eşyaların bize her gün sessizce en hakiki bağlılıklarımızı ve sevgilerimizi hatırlattığı yerdir. 

– Müzik 

Müzik çoğumuz için çok önemlidir ancak yalnızca ne tür müzik dinlediğimiz konusunda değil aynı zamanda ne zaman dinlediğimiz konusunda da son derece seçiciyizdir. Belirli bir anda, Bach’ın bir kantatını dinlemeyi çok isterken başka bir anda Supremes dinlememiz gerektiğini hissederiz; akşam, Robbie Williams’ın bir şarkısı bizi çağırırken başka bir akşam Mozart’ın aryalarından birini duymak için sabırsızlanırız. Bu farklı geçişler ve sıralamalar neden başka anlarda değil de ancak bazı anlarda bize bu kadar önemli görünür?

Nedenini anlamak için kendimize dair tuhaf ama çok önemli bir gerçeğe odaklanmamız gerekir. Bizler son derece duygusal varlıklarız ancak duygularımızın tamamı ihtiyaç duyduklarında tümüyle ve gerektiği gibi bilinçli dikkatimize ulaşamazlar. Oradadırlar fakat örtük, susturulmuş, gelişmemiş bir haldedirler. Hem dışsal hem de içsel olarak çok fazla gürültü vardır: işte baskı altındayızdır; evde yapılması gereken çok iş vardır; bir yanda haberler açıkken bir yandan da arkadaşlarımızla arayı kapatmaya çalışırız.

Oysa arka planda, bir dizi etkili ve çok önemli olması olası duygular için gerekli malzemeyi toplamaktayızdır: kederin, yasın, insanlığın geneline duyulan şefkatli bir cömertlik duygusu, alçakgönüllülüğün güzelliğine duyulan sessiz bir hayranlık ya da istemeden yaptığımız tüm hatalar, en iyi potansiyelimi harcamak için başvurduğumuz tüm yollar ve karşımıza çıktığında aşka yanıt vermeyişimiz yüzünden kendimize duyduğumuz acımanın hammaddelerini… Bu hisler ve başkaları sağlam bilgeliğimizin duygusal taşıyıcılarıdır. Fakat hayatımızda idealde sahip olmaları gereken kontrole sahip değildirler çünkü gelişmek için gereken devamlı ilgiyi ve fırsatı bulamazlar. İçimizde zar zor duyulabilen, kolayca duymazdan gelinebilen duyu yankıları, henüz cisim bulmamış ham malzemeler; karmaşık, zayıf sinyaller olarak varlıklarını sürdürürler. Bu yüzden bize kazandırabilecekleri güzellik, iyilik, teselli ve güç hiçbir zaman ortaya çıkamaz; içimizde yaşanmamış duyguların mirasını taşırız. 

İşte bu yüzden müzik önemlidir: duygularımızı güçlendirir ve teşvik eder. Belirli müzik parçaları bize kıymetli ama belirsiz duygusal yatkınlıklarımız için güç ve destek sağlar. Coşku verici bir şarkı herkesi sevebileceğimiz ve hayat olmaktan gerçek bir tat alabileceğimize dair belirsiz ama mest edici bir hissi güçlendirir. Bu duygular her gün bizimledir ama sınırlı, temkinli ve saklı olma baskısıyla gömülü haldedirler. Şimdi şarkı onları yüzeye itiyor ve onlara özgüven sağlıyor; onlara büyüyebilecekleri bir alan veriyor; ve bu teşvikle birlikte biz de onlara hayatlarımızda daha fazla yer verebiliyoruz. 

Ağırbaşlı, nazik bir şarkı üstü örtülmüş olan üzüntümüzü yüzeye çıkmaya ikna edebilir. Onun cesaretlendirici himayesi altında başkalarını incittiğimiz için duyduğumuz üzüntüyü daha kolay hissedebiliriz; içimizdeki acıya daha çok dikkat edebiliriz (ve bu sayede başkalarından gelen ufak, nezaket gösteren davranışları daha iyi takdir edebiliriz); evrensel ıstırabı, herkesin sevdiklerini kaybettiği, herkesin pişmanlığın yükünü taşıdığı gerçeğini daha canlı hissederiz. Belirli akorlar sayesinde normalde erişilmesi güç olan şefkatli bir yanımız belirginleşir.   

Farklı türde bir müzik, sönük dürtülerimizi ve kendimizi dönüştürme isteğini harekete geçirebilir: bizi uyandırır; hızımızı artırır. Onun ritmine yetişmek ve hala vakit varken enerjimizi en iyi şekilde kullanmak isteriz. Ya da başka şarkılar bazı şeylerin gerçekten o kadar da önemli olmadığına dair kırılgan bir duyguyu pekiştirebilir: toplantı iyi geçmediyse ne olmuş? Sonuçta, o kadar da önemli değil; mutfak belki biraz dağınıktı ama evrensel bir açıdan bakınca o kadar da büyük bir mesele değil. Perspektif kaynaklarımız harekete geçer; normalde bizi zayıflatacak olan sıkıntılarla baş edebilme kapasitemiz güçlenir.

Müzik duyguyu icat etmez, tıpkı bir hoparlörün ses sinyaline yaptığı gibi var olanı alır ve sesini yükseltir. Bir duyguyu pekiştirmenin kimi zaman riskli olabileceğinden endişeleniyor olabilirsiniz. Ne de olsa hissettiğimiz her şey teşvik edilmeye değer değildir. Müziği nefret duygusunu büyütmek ya da saldırgan dürtüleri şişirmek için kullanmak mümkündür ve faşist diktatörlüklerin kültür bakanlıkları bunu yapma konusunda son derece becerikliydiler. Fakat müzik konusunda neredeyse her zaman çok farklı bir durumla karşı karşıyayız: bizim cesaretimizi toplama nedenimiz medeniyetin kökünü kazımak değildir. Biz, sakinlik, affedicilik, sevgi ve takdir etme kapasitemizi güçlendirmeyi istiyoruz. 

Müzikle olan ilişkimizde hayatımız için doğru film müziğini ararız. Bir film müziği belirli bir sahneye uygun duygusal tınıya uyum sağlamamıza yardımcı olur. Bir durumdaki, yalnızca sözcüklere ya da görüntülere bağlı kalsaydık kaçırabileceğimiz gerçek duyguyu kaydetmemize yardımcı olur; bir anın kimliğini tümüyle fark etmemize yarar. 

Bu hayatlarımız için de aynı şekilde geçerlidir: neredeyse durmadan önemli bir şeyin gerçekleştirdiği durumlarla karşılaşırız; zihnimizin gerilerinde bize yardımcı olacak duygusal tepki vardır ancak varoluşun gürültüsü tarafından zapt edilmiş ve bastırılmış haldedir. Müzik ise gürültünün tam tersidir: gürültünün çaresidir. Doğru zamanda doğru müziği bulmak daha güçlü hissetmemiz gereken duyguları vurgulayan bir film müziğinin bize eşlik etmesini sağlar ve en iyi tepkilerimizin daha belirgin ve güvende olmasına olanak tanır. Böylece bize uygun olan duyguları hissederiz. Gerçekten hissetmeye ihtiyaç duyduğumuz şeye göre yaşarız.

– Kitaplar

İnsanlık tarihinde 130 milyona yakın kitap yayımlanmıştır; iyi bir okuyucu bir ömür boyunca en iyi ihtimalle 6 bin kadar kitap okuyabilir. Bunlardan çoğu çok eğlenceli ve çok hatırlamaya değer olmayacaktır. Kitaplar da insanlar gibidir; pek çoğuyla tanışır ama çok azına aşık oluruz. Okuduğumuz kitaplardan belki de sadece 30 tanesi bizde bir iz bırakır. Bunlar her birimiz için farklı olsa da bizi etkileme biçimleri benzerdir.

Kitapların bizim için yaptığı en temel ve belki de beklenmedik şey basitleştirmektir. Bu kulağa tuhaf gelebilir çünkü edebiyatı sofistike bir şey olarak düşünürüz. Oysa kitaplar bizim endişelerimizi düzenleme ve açıklığa kavuşturma ve bir anlamda basitleştirme konusunda etkili yollara başvururlar.

Bir hikaye anlattığı için kitap yaşanan bir deneyimden çok daha basittir. Yazar eklenebilecek (ve hayatta her zaman bir zorunluluk olarak orada olan) pek çok şeyi dışarıda bırakmayı seçer. Olay örgüsünde doğrudan bir önemli olaydan hemen bir sonrakine geçeriz – oysa hayatta dikkatimizi dağıtan ve kafamızı karıştıran sayısız alt olay örgüsü vardır. Bir öyküde bir evliliğin temel olayları birkaç sayfada gelişir. Hayatta ise uzun yıllara yayılır ve yüzlerce iş toplantısı, tatil, televizyon izleyerek geçirilen saatler, aileyle yapılan sohbetler, alışveriş gezileri ve dişçi randevuları ile bölünür. Bir olay örgüsünün sıkıştırılmış mantığı varoluşun karmaşasını düzeltir: olaylar arasındaki bağlantılar çok daha açık hale gelir. Nihayet neler olup bittiğini anlayabiliriz. 

Yazarlar genellikle kitap boyunca çok sayıda açıklama yaparlar. Bir karakterin neden o şekilde davrandığına ışık tutar, insanların gizli düşüncelerini ve niyetlerini açığa vururlar. Karakterler hayatta tanıdığımız insanlardan çok daha açıkça betimlenmiştir. Sayfalar arasında çok daha saf kötülerle, daha cesur daha becerikli kahramanlarla, çektikleri acı çok daha bariz olan ya da erdemleri gerçekte olabileceğinden çok daha fazla göze çarpan insanlarla karşılaşırız. Onlar ve eylemleri duygusal yaşamlarımız için çok daha basitleştirilmiş hedefler sunar. Onları ya sever ya kötüler, ya onlara acır ya da etrafımızdaki insanlara yapabileceğimizden çok daha düzgün bir biçimde ayıplarız.

Basitleştirmeye ihtiyaç duyarız çünkü zihinlerimiz karmaşık hayatlarımızın bozgununa uğrar. Yazar ender ama son derece önemli anlarda uzun zamandır bizden kaçan hisleri kelimelere döker, bizi bizim kendimizi tanıdığımızdan daha iyi tanır. Sanki bizim hikayemizi anlatıyor gibidir hem de bizim asla başaramayacağımız bir açıklıkla. 

Edebiyat bizim doğal dilsizliğimizi düzeltir. Çoğunlukla söyleyecek söz bulamadığımız hissederiz; alacakaranlık gökyüzünde daireler çizerek süzülen bir kuşun görünüşünden etkileniriz; günbatımına has atmosferin farkına varırız, birini biraz fırtınalı ama şefkatli duygularla severiz. Hislerimizi kelimelere dökmek için uğraşırken kendimizi şöyle söylerken bulabiliriz: ‘ne kadar güzel. Hislerimiz dile getirmek için fazla karmaşık, örtük, muğlak ve tarifi zor görünür. İdeal bir yazar birkaç çarpıcı şeyi hedefler: kanadın açısını; ağacın en büyük dalının yavaş hareketini; gülümseyen bir ağzın yaptığı açıyı. Basitleştirme hayatın detayına ihanet etmez, hayatı daha görünür kılar.

Büyük yazarlar normalde olanaksızca tuhaf ya da itici bularak göz ardı edeceğimiz insanlarla aramızda köprüler kurarlar. Deneyimin ortak özüne giden kısa yolu kullanırlar. Paylaştığımız önemli şeyleri seçerek ve vurgulayarak ortaya koyarlar. Nereye bakmamız gerektiğini bize gösteriler. 

Ayrıca hissetmemize de yardım ederler. Genellikle iyi olmak, umursamak, sıcak ve şefkatli hissetme isteriz ama başaramayız. Sıradan hayatlarımızda duygularımızın kendilerini dışa vurabilecekleri bir elverişli bir hazne yok gibidir. İlişkilerimiz çok tehlikeli ve endişe vericidir. Karşılık vermeyebilecek birine çok iyi davranmak fazlaca riskli gelebilir. Bu yüzden hislerle pek uğraşmayız; kalplerimiz buz tutar. Fakat sonra, bir öykünün sayfaları arasında, belki çok güzel, ince, duyarlı, genç ve ölmekte olan biriyle karşılaşırız; ve onun için ve dünyadaki tüm acımasızlık ve adaletsizlikler için gözyaşı dökeriz. Ve yıkılmış değil, yenilenmiş bir halde hikayenin içinden çıkıp geliriz. Duygusal kaslarımız biraz egzersiz yapmıştır ve onların gücü hayatlarımızda şimdi erişilebilir hale gelmiştir.

Bütün kitaplar ihtiyaç duyabileceğimiz basitleştirmeleri içermeyebilir. Çoğu zaman, bir kitabın sunabileceği bilgiyi kullanmak için doğru yerde değilizdir. Doğru kitabı doğru kişiyle doğru zamanda tanıştırma görevi henüz hak ettiği dikkati çekemedi: gazeteler ve arkadaşlarımız bize kendilerinde işe yaradığı için kitap önerirler, bizim için de işe yarayıp yaramayacağı üzerinde fazlaca düşünmeden. Fakat bizim için ideal kitaba rastlayacak olduğumuzda, kendi kaygılarımızın ve deneyimlerimizin olağanüstü açıklıkta, çok daha canlı, daha iyi düzenlenmiş bir ifadesi bize sunulmuş olur: en azından bir süreliğine zihinlerimiz daha az bulutlu hale gelir ve kalplerimiz daha doğru bir hassaslığa kavuşur. Kitapların ince ruhlu basitleştirmeleri sayesinde kendimiz olmayı daha iyi başarabiliriz. 

– Kıyafetler 

Bir zamanlar hepimiz bir başkası tarafından giydiriliyorduk. Tişörtümüzü ebeveynlerimiz seçer; pantolonlarımızın renginin ne olması gerektiğine okul karar verirdi. Fakat bir noktada, kıyafetler dünyasındaki kimliğimizi keşfetme fırsatına kavuştuk. Artık yakalara,  ölçülere, kalıplara, dokulara ve hangi kıyafetin hangisiyle gittiğine (ya da gitmediğine) biz karar vermeliydik. Giysiler dilinde kendimizden söz etmeyi öğrendik. Moda endüstrisinin olası saçmalığına ve mübalağalarına karşın bir kıyafet dolabı oluşturmak ciddi ve anlamlı bir uygulamadır. 

Görüntümüze, özgeçmişimize, işimize ya da davranışlarımızdaki kimi eğilimlere dayanarak başkaları her zaman kim olduğumuza dair hızlı ve biraz da eksik kanılara varırlar. Üstelik çoğu zaman yargıları bizi pek de doğru tanımlayamaz. Nereden geldiğimize dayanarak çok kendini beğenmiş ya da alıngan olmamız gerektiğini sanabilirler; yaptığımız işe dayanarak asık yüzlü ya da sığ olarak etiketlenebiliriz; çok sportif oluşumuz insanların bizi pek zeki görmemesine neden olabilir; ya da belirli bir politik görüşe olan bağlılığımız korkutucu derecede hırslı ya da acımasız olmakla ilişkilendirilebilir.

Kıyafetler bu varsayımlardan bazılarını düzeltmemiz için büyük bir fırsat sunar. Giyinirken aslında bir anlamda insanlara kendimizi gezdiren bir tur rehberi gibi davranırız. Kişiliğimize dair ilginç ya da çekici yönlerimizi vurgular ve bu süreçte yanlış algıları ortadan kaldırırız.

Oto-portresini çizerek kendisinin kim olduğuna dair seyircinin algısını kasıtlı olarak yönlendiren bir sanatçı gibi davranırız.

 hayatn anlam 10

Peter Blake, Self-Portrait (1961)

1961’de, İngiliz ressam Peter Blake kendisini kot bir ceket, kot pantolon ve spor ayakkabılarla resmetmişti. Çağdaşlarının pek çoğunun, başarılı ve hatta entelektüel bir ressam olduğu bilgisiyle ona dair taşıyor olabilecekleri görüşlerin detaylarıyla kasıtlı olarak oynuyordu. Belki de bir miktar mesafeli ve son derece incelikli biri olduğu düşünülüyordu. Oysa kıyafetleri onun kişiliğinin çok farklı yönlerini yansıtıyor: kendilerince onun son derece mütevazı olduğunu; pop müzikten bahsetmekten hoşlandığını; sanatı büyük ölçüde bir zanaat gibi gördüğünü. Onun kıyafetleri, tıpkı bizimkiler gibi, bel benliğe dair çok önemli bir ders verir.

Bu yakın arkadaşlarımızla yaşadığımızda, ne giyeceğimiz sorusunun bize başka zamanlarda yaşattığı kaygıya kıyasla, kıyafetlerimiz konusunda çok daha az endişeleniyor oluşumuzu açıklar. Bir sabahlıkla otururuz ya da alelacele eski bir kazağı üzerimize geçiriveririz. Kim olduğumuzu zaten biliyorlardır; ipucu için kıyafetlerimize bakmalarına gerek yoktur.

Bazı kıyafetlerin bizi heyecanlandırabilmesi tuhaf olsa da sağlam bir gerçektir. Onları giymek ya da başkalarının giydiğini görmek bizi tahrik eder: Belirli bir tarzdaki ceket, doğru ayakkabılar ya da mükemmel gömlek öyle erotiktir ki birinin onları giyiyor olması bile bize yetebilir.

Bu tip bir fetişizmi basitçe hayal dünyasına kapılmış olarak görmek çekici gelir ancak bu, aslında bizi çok daha genel ve normal bir fikre, bazı kıyafetlerin bizi gerçekten mutlu ettiği fikrine, karşı uyarmanın abartılı bir yoludur. Bu kıyafetler, cazibesine kapıldığımız ve daha yakınında olmak istediğimiz değerleri yakalarlar. Erotik unsur daha genel ve anlaşılabilir bir sempatinin bir uzantısıdır yalnızca. Fransız romancı Stendhal şöyle yazmıştır: ‘Güzellik bir mutluluk vaadidir’ ve cazibesine kapıldığımız her kıyafet parçası mutluluğun farklı bir türüne dair bir yanılgı içerir. Özel bir çift botta çok arzu edilir bir özgüven ve yetkinlik görebiliriz; bir yün paltoda cömertliğe ya da bir etek ucunda dokunaklı bir masumiyete rastlayabiliriz; bir saat kayışı itibarı özetleyebilir; bir yakanın boynu çevreleyişi çekici buyurganlığı ve otoriterliğiyle bizi çarpabilir. 

Klasik fetişist kendine has bağlılıklarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor olabilir ve tercih ettiği nesnelerde seçim şansı daha kısıtlıdır fakat genel bir temayı kavrarlar: kıyafetler bizi büyüleyen ve cezbeden değerleri temsil ederler.

Belirli türde kıyafetleri tercih ederek daha kırılgan veya daha ürke özelliklerimizi destekleriz. Hem başkalarına kim olduğumuzu iletir hem de stratejik bir biçimde kendimize hatırlatırız. Kıyafet dolaplarımız otobiyografimizin en özenle yazılmış satırlarından bazılarını içerir.

– Seyahat

Seyahat doğru şekilde yaklaşıldığında gelişmemize yardımcı olmakta çok önemli bir rol oynar; doğamızdaki dengesizlikleri ve toylukları düzeltebilir, gözlerimizi açar, bakış açımızı yeniden kurar ve olgunlaşmanın en anlamlı aracı olarak görev yapar.

Yine de onun iyileştirici etkisini harekete geçirmek için, varış yerimizi nasıl seçtiğimizden başlayarak seyahat etme biçimimizi değiştirmemiz gerekebilir. Genellikle dünyayı iç benliklerimizin, ya da daha ağır bir ifadeyle ruhlarımızın, ihtiyaçlarına hiç de uymayan maddesel sınıflara ayıran seyahat endüstrisi bize kötü bir servis sunar. Endüstri ‘açık havada keyifli vakit’ ‘aile macerası’ ‘kültür hafta sonları’ ya da ‘ada kaçamağı’ gibi seçenekleri önümüze serer ancak ruhlarımızın bakış açısından bakıldığında bütün bunların ne anlam taşıdığı sorusunu cevapsız bırakır.

Bununla hiçbir şekilde mistik bir anlam kast etmemekle birlikte, hepimiz öyle ya da böyle ‘içsel yolculuk’ diye adlandırılabilecek bir sürece dahilizdir: yani, belirli bir biçimde gelişmeye çalışırız. Nasıl daha sakin olabileceğimizi ya da hedeflerimizi yeniden gözden geçirmenin bir yolunu nasıl bulabileceğimizi arıyor olabiliriz, daha fazla özgüven duygusu hissetmeyi ya da bizi zayıf düşüren kıskançlık duygusundan kaçabilmeyi arzuluyor olabiliriz. İdealde,  gittiğimiz yer bu arzulanan psikolojik gelişim parçalarını başarma girişimlerimize yardımcı olmalıdır. Dışarıdaki yolculuk içimizdeki konusunda bize destek olmalıdır.

Bu düşünce sıra dışı bir kaynaktan gelir: dini hac yolculuğunun tarihinden. Dinler geleneksel olarak seyahat etme dürtümüze şaşırtıcı derecede anlayış göstermiştir. Sırf evde oturarak ruhlarımızı geliştiremeyeceğimizi kabul etmişlerdir. Bir gezi yapmanın önemi konusunda, bugün biraz tuhaf bir görünebilecek kadar yoğun şekilde, ısrarcı olmuşlar ve çekip gitme konusundaki ham dürtümüzü incelendiğinde kendi alışkanlıklarımız üzerinde düşünmeye itecek bir dizi gelenek ve ritüele aktarmışlardır.

Orta Çağlarda, Katolik inancında, zihin ya da bedenin her türlü hastalığının uzun zaman önce ölmüş olan bir azizin bedeninin bir parçasına dokunmak için uzun bir yolculuğa çıkarak iyileştirilebileceğine dair kulağa oldukça tuhaf gelen bir düşünce vardı. Kilise her durumda sorunlarla çözümleri eşleştirdiği hac mekanları sözlüğü vermek zorunda kalıyordu. Örneğin, eğer emzirme konusunda sorun yaşıyorsanız, sırf Fransa annelere Meryem’in Kutsal Anne Sütü ibadethanelerine 46 hac yolculuğu seçeneği sunuyordu (‘Bakire Meryem bir inek olsaydı,’ demiştir 16. Yüzyıl Protestanlarından John Calvin nezaketsizce, ‘böyle bir miktarı yine de üretemezdi’). Azı dişi acısı çeken inananlara, dişlerin koruyucu azizi Aziz Apollonia’nın koluna dokunabilecekleri Roma’daki San Lorenzo Bazilika’sını ziyaret etmeleri öneriliyordu,  ya da eğer böyle bir gezi çok tuhafsa Antwerp’teki Cizvit kilisesine giderek onun çenesinden kalan parçaları, Brüksel’deki St. Augustine’s’de saçlarından bir kısmını ya da Cologne’da birbirinden alakasız yerlerde ayak başparmaklarını bulabilirlerdi. Mutsuz evlilikleri olan kadınlar ailevi sorunların (ve ümitsiz vakaların) koruyucu azizi Cascia’lı Aziz Rita’nın mabedine dokunmak için Umbria’ya yolculuk etmeye yönlendiriliyorlardı. Bir muharebeden önce cesaret bulmak isteyen askerler Fransa’nın güney batısındaki Conques’ta bulunan bir manastır kilisesindeki altın kaplamalı kutsal emanet sandığında duran Aziz Foy’un kemikleriyle konuşabilirlerdi. Yıldırımlardan dehşete düşen insanlarsa Almanya’daki Bad Muenstereifel’deki Cizvit Kilisesi’ne yolculuk ederek rahatlayabilirlerdi. Aziz Donatus’un kalıntılarına el sürmenin ise her tür yangın ve patlamaya yardım edeceğine inanılıyordu.

Her ne kadar çoğumuz artık yolculukların diş ağrısını dindirmek ya da safra kesesindeki taşları iyileştirmek gibi ilahi güçleri olduğuna inanmasak da, hacıları motive eden sorunlardan çoğu bugün kolaylıkla bir kliniğe giderek çözülebilse de, hala dünyanın bazı kısımlarının ruhlarımızın şikayetlerine değinebilecek ve yatak odalarımızdan çıkmasak asla mümkün olmayacak bir değişim yaşamamızı sağlayabilecek gücü taşıdığı düşüncesine tutunabiliriz. Uzaklıkları, büyüklükleri, iklimleri, karmaşık enerjileri, akıldan çıkmayan melankolisi ya da memleketlerimizden düpedüz farklı oluşuyla yaralarımıza merhem olma yetişini ortaya koyabilen yerler vardır. Bu yerler, kutsal değilse de değerlidirler, bakış açımızı düzeltmemize, hırslarımızı yeniden ele almamıza, paranoyalarımızı yatıştırmaya ve hayata olan ilgimizi ve hayatın yardıma hazır beklenmedikliğini bize hatırlatmaya yararlar.

Bu konuda genel düzeyde hemfikir olsak bile, seyahate gerektiği gibi terapötik bir perspektiften yaklaşma ve aynı şekilde manzaraları iç dünyamıza olan katkılarına göre analiz etme geleneğinden hala yoksunuz. Kendimizi iyi edebileceğimiz varış noktalarını gösterecek bir atlasımız yok. Benzer bir biçimde ne psikoterapötik seyahat acentelerimiz, ne de hem nevrotik bozukluklarda hem de turizmde, hem ruh sağlığında hem de doğa gezilerinde, müzelerde, sıcak su kaynaklarında ve kuş barınaklarında uzmanlaşan birileri vardır.

Bunun olabilmesi için hem iç dünyamızda ne aradığımız hem de dışarıdaki dünyanın bize ne verebileceği konusunda zihinlerimizi netleştirmemiz gerekir. Bu kısmen, dünyaya yeni bir gözle bakmamızı gerektirir. Varacağımız her nokta, içsel yolculukta şu ya da bu adımı destekleyebilecek kendine özgü bazı nitelikler, erdemler de denebilir, taşıyacaktır. Bazı yerler utangaçlığımıza yardım ederken diğerleri kaygımıza iyi gelebilir. Bazı yerler egoizmi azaltma konusunda iyidir, bazıları ise kariyerlerimiz konusunda daha net düşünmemize yardımcı olurlar.

Anlamlı bir hayatta, ideal olarak çok daha bilinçli gezginler olurduk. ‘Sakinlik’ ya da ‘derinlik’, ‘şehvet’ ya da ‘özen’ gibi psikolojik erdemler kazandıracak yerlerin arayışında olduğumuzun farkında olurduk. Monument Vadisi’ni ziyaret eden biri yalnızca tanımsız bir ‘macera’ için, tadını çıkarıp sonra zamanla unutabileceği bir şey için orada olmazdı; oraya gitmek özünde kişiliklerinin yönünü değiştirmek için olurdu. Farklı bir insan olmak için bir seferberlik çağrısı; karakter gelişimine odaklanmış seküler bir hac yolculuğu olurdu.

Yolculuk hayatın ciddiyetinden bir kaçış değil onunla baş etmenin bir yolu olmalıdır. Dışarıdaki dünyada, bizi iç yolculuğumuzda ileri götürebilecek yerleri hedeflemeliyiz:

vi. Politika

Politikaya derin ve yeterince istikrarlı bir ilgi duyuyormuş gibi görünmediğimiz sürece zeki ve iyi bir yetişkin olarak görülmenin çok zor olduğu toplumlarda yaşıyoruz. Parlamentodaki, mahkemelerdeki, bürokrasideki, çatışma alanlarındaki ver piyasadaki en son gelişmeleri hakkında bir dizi güvenilir ve etkileyici bülteni takip etmek zorundayız. ‘Neler olduğunu’ bilmemek ya da umursamamak gibi bir seçenek mümkün değil.

Buna rağmen, kalplerimizin derinlerinde bazılarımız pek de umursamıyoruz. Ya da gerektiği kadar umursamıyoruz. Süregiden politik kavgaları yeterince yakında takip ediyor olabiliriz. Karakterleri anlarız, esas oyunculara dair bazı kanılarımız vardır, sağ ve sol arasındaki çekişmeden haberdarızdır ve buna rağmen en azından çoğu zaman tüm bunlar çok uzak ve bizim otantik olarak anlamalı bulduğumuz şeylerden çok uzak hissettirebilir. Bir sebeple politika geninin bizi es geçtiğini sanırız (belki bir nebze de suçluluk duyarak).

Bu son derece haksız bir sonuç olabilir. Neredeyse hepimiz son derece politik varlıklarız yalnız çoğu zaman öyle olduğumuzu fark etmiyoruz çünkü politikanın yanlış bir tanımını biliyoruz. Bize ‘politik olmanın’ sağ-sol ekseninde bir konum almak ve medya haberleri tarafından politik olarak belirlenen konulara gündelik bir merak duymak demek olduğu öğretildi. Oysa bu, politikanın doğru anlaşıldığında içerdiği kapsamın ancak bir kısmını yakalayabiliyor.

Politik olmak yalnızca ya da prensipte bir sonraki seçimleri hangi partinin kazanacağını umursamak anlamına gelmez; politik olmak tanımadığımız insanların mutluluğunu umursamak anlamına gelir. Elbette, bu başlık altında bir partinin ya da ekonomik sistemin destekçileri de politik sayılırlar (her ne kadar niyetleri gürültüde kaybolsa da aslında başkalarının iyiliği için seçimi kazanmak ya da vergi değişliklerine dikkat çekmek isterler). Ancak yabancıların mutluluğunu destekleme görevine yakından dahil olmanın ve dolayısıyla doğru anlamıyla politikada yer almanın pek çok başka yolu daha vardır.

Peloponez savaşındaki karanlık bir anda, antik Atinalı devlet adamı Pericles Atina toplumunu bu kadar hayranlık verici, bu kadar uğrunda savaşmaya ve ölmeye değer kılanın ne olduğunu tanımlamaya çalıştığı  (Cenaze Oratoryosu olarak bilinen)  bir konuşma yapmıştı. Bugün bize tanıdık gelmeyebilecek konulara değiniyordu. Yurttaşlarını güzelliğe olan tutumlarından, spora karşı yaklaşımlarından, misafirperverlik adaplarından, kamusal alanlardaki açık, nazik tavırlarından ve etraflarındaki doğaya karşı duyarlılıklarından dolayı övüyordu. Pericles’in gözlerinde tüm bunlar son derece politik konulardı çünkü toplumsal yaşamın karakterinin tanımlıyorlardı: bir politik ama kulağa politik gelmese de bu ismi sonuna kadar hak edebilir.

Periclesçi politika tanımını daha fazla aklımızda tutarak ilkesel olarak orman çiçekleriyle, psikoterapiyle, sokak lambası tasarımıyla, kendini tanımakla, noktalama işaretlerini doğru kullanmakla, nezaketle, ağız sağlığıyla, kendini anlamakla, doğa yürüyüşüyle, mizahla, mimariyle, meditasyonla, kuş cıvıltısıyla, bisiklet kasklarıyla, yerel tarihle ve bunlar dışındaki başka pek çok güzel konuyla ilgilenirsek politik bir insan olmanın mümkün olduğunu görebiliriz. Politikanın toplumsal iyinin ne olabileceğine dair kısıtlı bir kanıya sahip insanlar tarafından rehin tutulmasına izin vermemeliyiz.

Politikayla ilgilenmenin geleneksel olarak yüksek saygınlık uyandıran bir şey olmasının nedenlerinden biri de kısmen, bireysel çıkarlardansa toplumsal çıkarlara asaletle öncelik veren, bencil olmayan bir eylem olarak görülmesidir. Fakat bu da faydasız bir başlangıç noktası olabilir çünkü çok azımızın güvenilir bir biçimde deneyimlediği bir özveri dürtüsüne ayrıcalık tanır. Gerçekte ise politik olmanın kendinden feragat etmekle hiçbir ilgisi yoktur. Yabancıları mutlu etmek son derece keyiflidir ve hatta kendimizi ya da en sevdiklerimizi memnun etmekten çok daha kolaydır.

Kendi zihinlerimizde süregiden bir yetersizlik ve güçsüzlük yaşarız. Bunun çok benzeri bize yakın olanlarla ilişkimiz için de geçerli olabilir. Çoğu zaman inisiyatiflerimizin hiçbir yere varmadığını, planlarımızın bozulduğunu, iyi niyetlerimizin yerle bir olduğunu biliriz. Politika kendini ve sevdiklerini güldürmeye çalışmanın doğurduğu sorunlara karşı bir sığınak sağlar. Bencilliğin mümkün olan en iyi türüdür.

Politik davranarak en yetkin, en amaca yönelik benliklerimizi yabancıların hayatlarındaki görece sınırlı bir dizi sorun üzerinde etkili olmaları için ortaya koyabiliriz ve bu yüzden başarılı olma şansımız olur. Neyse ki başkalarının tüm sorunlarını çözmeye çalışmıyoruz; bir ya da iki hedeflenmiş alanda çalışıyoruz ve bu yüzden bu işin üstesinden gelecek iradeye, hayal gücüne ve zekaya sahip insanlar olarak kendimizle kıymetli bir karşılaşmayla ödüllendiriliyoruz. Kendi zihinlerimizin keşmekeşinden çıkarılırız. Nasıl mutlu olunacağını merak etmek gibi çok daha zorlu bir görevle durmadan güreşmektense dünyayı değiştirmeye çalışmanın hazzına sahip oluruz.

vii. Doga

– Başkalık

İşten normalde olduğundan çok daha geç bir saatte eve döndük. Zor bir gündü: bir istifa tehdidi, öfkeli bir tedarikçi, kayıp bir belge, iki rötarlı tren… Fakat bu kargaşa kapıda bizi gördüğüne sevindiği açıkça belli olan bir arkadaşımızı hiç mi hiç ilgilendirmiyor: Pippi, sönük bir futbol topunu çenesiyle yakalamak konusunda doymak bilmeyen bir iştaha sahip iki yaşında bir Border Terrier. Her zaman olduğu gibi, saat dokuzu geçiyor olsa da biz sandalyede otururken o mutfak zemininde kayarak koşuşturarak oynamak istiyor ve beklenmedik bir şekilde, biz de öyle. Onun bizimle bütünüyle ilgilenmiyor olmasına kırılmadık. İşte, nihayet, top fırlatmadaki çevikliğimiz dışında bize dair neredeyse her şeye karşı kayıtsız biri, Brüksel toplantısını umursamayan, vergi iadeleri konusunda maliye departmanını zamanında uyarmadığımız için bizi affedebilecek ve Singapur konferansını hayal bile edemeyecek biri var.

Doğal olguların, bu bir köpek, bir koyun, bir ağaç ya da bir vadi olabilir, en teselli edici yanlarından biri de anlamlarının bizim korkutucu ve işkenceye benzeyen önceliklerimizle hiçbir ilgisinin olmayışıdır. Olduğumuz ve istediğimiz her şeyle kurtarıcı bir biçimde ilgisizdirler. Bizim kendimizi önemseyişimizle ve yalnız kendimizle ilgilenişimizle içten içe dalga geçerler ve böylece bize gezegendeki rolümüze dair daha adil, daha alçakgönüllü bir anlayış kazandırırlar.

Bir koyun kıskançlık duygularını bilmez, bizim üniversite yıllarından aşağılanmış ve alay edilmiş oluşumuzla ilgilenmez. Hiç eposta göndermemiştir. Tepelerde gezinirken, salınarak bizim yürüdüğümüz patikada yürür ve merakla bize bakar, sonra tembel tembel bir ağız dolusu ot koparıp bir sakızmış gibi ağzının kenarıyla çiğnemeye başlar. Arkadaşlarından biri yaklaşır ve yanına oturur ve bir saniyeliğine anlarmış, hatta biraz da eğlenirmiş gibi görünen bir bakışa birbirlerine bakarlar.

Koyunların ardında bir çift meşe ağacı vardır. Son derece asil bir duruşla aşağıda kalan dallarını sıkıca alt taraflarında toplarken üstte kalan dalları küçük düzenli adımlarla, neredeyse mükemmel bir dairesellikte zengin yeşil yapraklar üreterek büyümeye devam ederler. Yaklaşan bir seçim olması ya da borsanın durumu veya finaller umurlarında değildir. Aynı şeyler Napolyon ordularını Avrupa’ya sürerken ya da ilk göçmen kavimler Apalaş tepelerine doğru yol alırlarken de yaşanıyor olabilirdi.

Doğayla olan karşılaşmamız bizi sakinleştirir çünkü sorunlarımızın, hayal kırıklıklarımızın ya da umutlarımızın hiçbirinin onunla hiçbir ilgisi yoktur. Başımıza gelen ya da yaptığımız hiçbir şeyin, köpeğin, koyunun, ağaçların, bulutlar ya da yıldızların bakış açısından hiçbir sonucu yoktur; onlar, bizim endişelerimizi merhametli bir şekilde önemsiz gösteren bambaşka bir perspektifin son derece önemli temsilcileridirler.

– Spor

Hayatlarımızın uzun bir süresince, bedenlerimiz bizim bedenimize uymayı kararlılıkla reddeder. Bebekken kaşık elimizden kayıp giderdi. Sütü ağzımıza götüremezdik. Bacaklarımız bizi taşımazdı. Başımız kendi kendisini destekleyemezdi. Daha sonra, küçük çocuklar olarak, kağıttan timsahın başını düzgünce kesmek için makası tutamazdık, bağcıklarımızı bağlamak son derece zordu ve havuzda ilk kez boy verdiğimizde boğulacağımızı sanmıştık. Daha sonra, yaşımız büyüdükçe yeni koordinasyon başarısızlıkları peşimizden gelmeye başladı: kendi ayak parmaklarımıza dokunamıyorduk. Belimiz sürekli ağrıyordu. Bir reçel kavanozunu bile açamıyorduk; duş alırken devrilmeye başladık. 

Ancak ortadaki yıllarda, belirli bağlamlardaki fiziksel benliklerimiz üzerinde hayranlık uyandırıcı derecede hakimiyet gösterebiliyorduk. Bazı yakından düzenlenmiş zorluklar bakımından bedenlerimizi irademize boyun eğmeleri için tümüyle eğitebiliyorduk. Spor, maddesel dünyanın başa çıkılmaz ve dağınık güçlerine karşı insan ruhunun verdiği büyük metafizik mücadeleyi somut hale getirir. Bir bedene sahip olmanın küçük düşürücülüğüne karşı alına intikamın en sofistike ve en etkileyici biçimlerinden biridir.

Dışarıdan ne kadar farklı görünürse görünsün tüm sporların hedefi bedenin iradeye boyun eğmesini sağlamak konusunda ustalaşmaktır. Yunan heykeltıraş Myron’ın MÖ 5. Yüzyılda meydana getirdiği disk atıcı ya da diskçi bedenine tümüyle hakim bir adamı gösteriyor: baldırları, omuzları, boynunun dönüşü, bilekleri ve parmakları diski sahanın öbür ucuna, mümkün olduğunca uzağa atmak için uyumla çalışıyorlar.

 hayatn anlam 10

Benzer bir mükemmel koordinasyon ve kontrolü tüm atletik pozlarda görebiliriz: çıkış noktasındaki koşucuda, yarı-kulaç atmış yüzücüde ya da vuruşunu yaptıktan sonraki golfçüde. Kendimizi hakimiyet içinde deneyimlemek için tuhaf ve etkili bir andır bu. Neredeyse inanılmaz kesinlikte bir eylem içinde, bir golf sahasında, neredeyse her yere, havuzun içine, ağaçların üstüne, kulüpteki satıcıya doğru, gidebilecek olan küçük beyaz bir top havada 300 metre uçtuktan sonra tepenin karşı tarafındaki son derece iyi biçilmiş çimenlik alandaki küçük, zar zor görülebilen bir deliğe girebilir. 

Genellikle sakar ve zayıfızdır: kendi bacaklarımız bize itaat etmezler, parmaklarımız bardakları düşürür, gizli buz üzerinde kayıp düşeriz. Fakat spor ile ilgili yaşantımızın doruklarında tam tersi bir deneyim yaşarız: tenis smacı tam da niyetlendiğimiz gibi sol köşeye isabet eder. Adımımız havadayken ani bir hedef alırız ve uzun mesafe vuruşumuz tam da planladığımız gibi kaleciyi geçerek ağlara ulaşır.

Spor izleyicisi olmak da hayatımızdaki bazı kökleşmiş, güçlü sorunlardan bazılarını düzeltme olanağı sunar bize. Örneğin, aksiyonu sıkıştırarak doğal sabırsızlığımız ve çözüm ihtiyacımızla uyumlu şekilde belirli bir zaman dilimi içinde bize bir sonuç verir. Genellikle, spor dışında, olaylar rahatsız edici ölçüde dağınık, karmaşık ve çeşitli biçimlerde gelişir. İpin ucunu kaçırırız ve dolayısıyla da umursama yetimizi kaybederiz. Bir proje ancak üç yıllık bir sürede tamamlanıyor olabilir. Eğer şanslıysak işletmemiz bir sonraki Nisan ayında bir karar alabilir. Ekibimizde beş farklı zaman diliminden 2,000 insan vardır. Oysa spor bu dramayı hızlandırır ve düzenler: sonuçlar tam olarak zamanında belli olur: yüz metre koşuda on saniye içinde, bir futbol maçında ise 90 dakikada. 

Spor ayrıca duygusal olarak tedbirli, empati kurabilen ve çelişki duygular besleyebilen zeki insanlar olmak konusunda normalde hissettiğimiz baskıyı da düzeltir. Sırda hayatta, bu kadar güçlü bir biçimde taraf tutmayız. Her zaman karşı görüşte bir miktar haklılık payı olabileceğini kabul etmemiz gerekir. Fakat en azından kısaca, spor konusunda, tümüyle ve vahşice partizanlık yapabiliriz. Masumane bir şekilde düşmanı yok etmeyi arzu edebiliriz. Kimseyi kırmak ya da tartışmanın bir detayını kaçırmak gibi bir kaygımız yoktur. Nihayet inanmak için saf, iyi ve basit bir şey bulmuşuzdur.

Çoğunlukla, ekonominin gidişatından tatilleri nasıl geçirmemiz gerektiğine kadar pek çok konuda neredeyse herkesle fikir ayrılığı yaşarız. Çatışmanın ve birbirine uymayan görüşlerin sonu yoktur. Fakat sporda tuttuğumuz tarafa kendimizi adamak tanımadığımız kalabalık bir grup insanla birlikte bir güçlü bir hemfikir olma deneyimi yaşatır. Artık bireysel kavgalarımızı sürdürmeyiz: hepimiz aynı fikirde oluruz. Aynı anda, heyecanlanırız; hakemler şüphe uyandıran bir karar verdiklerinde aynı haksızlık duygusuyla öfkeleniriz. Son derece alışılmadık yabancı insanları severiz. 

Ortak heyecanımızda statü farkları silinir. Hepimiz aynı ekibin destekçileri ve izleyicileriyizdir. İş tanımımız (kim olduğumuzun acı verici biçimde çarpıtılmış bir yansımasıdır) unutulabilir. Hayatın geri kalanı beklemeye alınmıştır; CEO aile babasıyla aynı anda tezahürat eder; ürkek birinin en sevdiği orta saha oyuncusu müthiş, korkusuz bir dönüş yaptığında; şirket şefinin en sevdiği takım da hezimete uğramıştır.

Modern yaşamın tüm asabiyeti gerçekten önemli tek bir kişi olduğunu hissettirir: siz. Sizin kariyeriniz, sizin görünümünüz, sizin maddi gücünüz, sizin eviniz, sizin arabanız, sizin çocuklarınız ve de sizin partneriniz. Sonra birden, büyük bir spor karşılaşmasında sahadaki ya da yarış pistindeki, kayda değer ölçüde yükseğe atlayan ya da topu çılgınca bir el çabukluğuyla birbirine atan kaslı hemşerilerinizden oluşan bir grubun kaderiyle sıra dışı bir yoğunlukla ilgilenirken bulabilirsiniz kendinizi. Bu, üzerimizdeki baskıyı kaldırır. Normalde hayatlarımızın yıldızlara yaraşır olmasını güvence altına almak için hissettiğimiz ezici sorumluluk duygusunu hafifletir. Olabilecek en basit şekilde ilham verici kolektif bir girişime ait olmaktan gurur duyabiliriz. Spor yoluyla, hayatlarımızın daha beceriksizce, daha kötü ruhlu, daha belirsiz ve daha ayrık yönlerini aşma şansını elde ederiz.

viii. Felsefe

Aramızda kimi zaman uzaklaşıp normal kabul edilenden biraz daha fazla düşünme ihtiyacını düzenli olarak duyalar vardır. Bu düşünme işi bize yaptığımız en anlamlı şeylerden biri gibi görünebilir. Bir şirkette çok uzun zaman geçirdikten sonra, kendi zihinlerimizle yalnız kalmayı arzulayabiliriz (bu kadar güçlü bir kelimeyle ifade edilmeyebilir). Ham deneyim bunaltıcı, yoğun, karmaşık, kafa karıştırıcı ya da heyecanlandırıcı olabilir ve düzenli olarak bunları ayıklamak isteriz. Geç saate kadar oturur, banyoda uzun uzun düşünür, erken kalkar, bir kitap yazar, bir yürüyüşe çıkarız ve duygularımıza hükmetme ve düşünceleri fikirlere dönüştürme süreciyle kendimizi aydınlanmış ve tazelenmiş hissederiz. Bu kelimeyle çok büyüklenmeci bir şeyi kast etmeden, çözümlenmemiş bir hayatın yaşanmaya değer olmadığını (ya da en azından rahat olmadığını) söyleyen Sokrates’in tarafını tutarak felsefe yapma isteğiyle harekete geçeriz.

Kendimizi uzaklaştırmamız ve düşünmemiz gerekir çünkü bazı günler üzgün hissederiz ama zihnimizde bilincin henüz ulaşamadığı bir yerlerde, güçlü bir biçimde süzülen moral bozukluğunun sebebini belirleyemeyiz. Üzüntüyü ne kadar ihmal edersek, uğraştığımız her şeye o kadar bulaşır. Deneyimlerimiz tatsızlaşır bilincimize sessiz bir sis çöker. Ya da kaygıdan kafamız karışmıştır. Düşüncelerimiz durmayı reddediyordur. Telefonlar ya da bir oyunla kendimizden kaçarak rahatlamaya çalışırız. Göz kapaklarımız seğirmeye başlar, parmağımızdaki sert bir deriyi dişleriz; zihinlerimiz odaklanıyor olmamız gereken konular olduğunu bilir ancak bunlar anlayışımızdan kaçar ve endişeli elektriklerini bütün düşüncelerimize yayarlar. Veya sinirli hissederiz; bir anda çıkışır, öfkeye kapılırız, bunun yerdeki çoraplar ya da hiddetimizi doğrularcasına alışılmadık şekilde gıcırdayan giriş kapısı olmadığını bilsek de daha fazlasını anlamak için gururumuz ya da savunmacı bir inkar tarafından engelleniriz. Ya da, olumlu olarak, bir arkadaşımızın geliştirdiği son derece orijinal bir projeyi duyduğumuz ya da yeni bir girişim hakkında bir yazı okuduğumuz veya ufuk açıcı bir belgesel izlediğimiz için, gizemli bir heyecan hissediyor olabiliriz. Heyecanımızda bir şey bizi hissedilebilir ama sözsüz bir şekilde yeni bir yöne çağırıyordur. Heyecan bizi yalnız bırakmaz ama ne istediğini de açıkça söylemez.

Böyle durumlarda, düşünmek için çekiliriz. Evdeki bir koltukta hazır buluna bir kağıt ve kalemimiz vardır ya da geniş manzaralı bir trende kendimizle iki saatlik bir sohbet ederiz. Zihnimizin içeriklerine döner ve sabırla bir mantığa havale ettiğimiz karmaşık sinyallerle uğraşırız. Kaygılı hislerimize dair, hangi adımların atılması gerektiğini, başkalarının ne yapmaları gerektiğini, ne olması ve ne zaman olması gerektiğini sorarız. Kalp kırıklı, üzgünlük ve kızgınlık hislerimiz için, süregiden, şaşırtıcı kırılganlığımız üzerinde düşünme cesaretini gösteririz. Belki de havaalanındaki sırada beklerken kısa süreliğine gördüğümüz yüz nazik ve anlayışlı göründü ve bizde şimdiki ilişkimizde eksik olan ince, hayati bazı hisler uyandırdı. Belki de bir arkadaşımızdan aldığımız pek de hoş olmayan bir mesajda alaycı ve yaralayıcı bir rekabet sezdik. Ya da belki de bir pencereden bakıp gördüğümüz güneşli manzara, hayatlarımızın ne kadar kısıtlı ve rutin hale geldiğini düşündürerek bizde pişmanlık duygusu uyandırdı. Bunlar üzerine düşündükçe, alışıldık ve tehlikeli cesaret gösterimizi bırakır ve üzüntümüzün doğal, kendiliğinden olan biçimini almasına izin veririz. Yaralarımız üzerinde uzun uzun düşünürüz. Nostalji duygumuza alan tanırız. Kederimize hemen bir çözüm bulamasak da dış hatlarını belirlemek ölçülemez bir rahatlama sağlar ve göğüs gerebilmemize yardımcı olur. Acılarımızın duyulmaya ihtiyacı vardır. Sonra heyecanlarımıza da benzer bir ilgi gösteririz: onların canlı çağrılarını duymak için hafifçe eğiliriz. Onları rehberliğinde hayatımızı yenilemeyi hayal ederiz. Önümüzde hala ne çok fırsat durduğunu ve statükonun ne kadar değişebileceğini ve değişmesi gerektiğini kabul etmekten doğan olumlu gerekli kaygıyı dikkate alırız.

Ne kadar çok düşünürsek, korkularımızı, kırgınlıklarımızı ve umutlarımızı adlandırmak o kadar kolay hale gelir. Zihnimizin içeriklerinden çok daha az korkmaya başlarız. Daha sakin, daha az kırgın ve yönümüz konusunda daha net hissederiz. Felsefe yapmaya, yani doğru, açık ve yönetilebilir bilgiyi aramaya hiç bilmeden ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuzu fark ederiz.

 

III. Anlam Bulmaya Engel Olanlar

Hayatlarımızın son derece anlamlı olmasını isteriz. Fakat çoğunlukla niyetlerimiz ve gerçeklikler arasında bir uçurum vardır. Anlamın önündeki bazı engeller dışsaldır (savaşlar, maddi çalkantı vb.).Fakat kendi zihinlerimizde de daha anlamlı bir varoluşa erişimimizi engelleyen birkaç sorun vardır.

i. Kendini Yeterince Anlayamama

Anlamlı deneyimler yaşamanın farkında olsak da onların kaynağını ve yapısını belirlemek için gereken soruşturmacı dikkatten yoksunuzdur ve dolayısıyla onları nasıl yeniden yaratacağımızı ve hayatımızı nasıl daha güvenilir bir biçimde katacağımızı bilemeyiz.

Örneğin bir arkadaşımızla özellikle ilginç bir akşam geçiririz. Sohbetine hayran kalırız, daha sık gerçekleşmesini isteriz ancak tatmin edici bir sosyal yaşamı nasıl daha düzenli olarak sürdürebilmek konusunda ne yapacağımızı bilemeyiz. Ya da ailemizle bir kereliğine iyi geçen bir tatile çıkabiliriz ama deneyim üzerine kafa yormayız ve bir sonraki sefere tartışmalar ve doyumsuzlukların her zamanki gibi tekrar etmesiyle kötü bir şekilde ayrılırız. İş yerinde güçlü yanlarımızın sınırlarını zorlayan bir proje olabilir ancak neden böyle olduğunu çözümleyemeyiz ve daha sonra bir daha asla bununla kıyaslanabilir bir yaratıcılık sergilemediğimiz başka bir departmana alınırız. Evde ara sıra partnerimizle nazik, şakacı ve katarsise yol açan bir sohbet edebiliriz ancak yürek ısıtan bu olayın ardında yatan detayları anlayamayız.

Anlamlı anlarımız, yabancı bir şehirde bir gece vakti rastladığımız ama gün ışığında yeniden bulamadığımız güzel bir meydana benzer. Onları nasıl keşfedeceğimizi bilmesek de kıymetleriniz anlarız. Onları keşfetmemiz ve kendi hayatlarımızın labirentini geçerken tutunmamız gereken zengin bir dokunun iplikleri olarak yorumlayabiliriz. Anlama çoğunlukla şans eseri rastlamaya devam ederiz. Sistemli bir şekilde ürünleri toplamak yerine didikleriz.

ii. Geleneklere Bağlılık

Anlam kazandıran şeylerden geri durmamızın sebeplerinden başka biri de son derece anormal görünebilmeleridir. Değerli olduklarını bilsek de onların peşinden gittiğimiz için tuhaf görülmekten korkarız. Sabahın 3’ünde uyanmak, karanlıkta uzun bir banyo yapmak ve çocukluğumuz hakkında saatlerce düşünmek. Toplumsal hayatlarımızda, gerçek tercihimiz insanları gündemin soyut olacağı ve önceden bildirileceği birebir sohbetlerde görmek olmalıdır. İşimiz söz konusu olduğunda, insanların beklediği gibi ofisteki bölmemizde değil bir tren istasyonunun kafesinde daha iyi düşünebildiğimizi biliriz. Tatillerde, kumsalları ya da müzeleri değil yerel dikiş atölyelerini ve elektrik santralini görmeyi istiyor olabiliriz.

Fakat anormal olmaktan korktuğumuz için otantik eğilimlerimizden çok azına uyarız. Neyin normal olduğu konusundaki ipucunu spesifik ve hiç de temsil edici olmayan bir grup insandan, o sırada yakınımızda olan insanlardan alıyor olmamız üzücüdür. Okulu özellikle cesaret kırıcı bir yer haline getiren okul çetesinin ezici etkisiydi. On dört yaşındakilerin neyin ‘normal’ sayıldığına dair çok katı fikirlere sahiptir. Okulun geleneklere bağlı mikro toplumunda, birinin rüküş ayakkabıları varsa teneffüste aşağılanması gerektiğini, çalışma azminin küçümsenecek bir şey olduğunu ya da bir futbol oyuncusu olmanın varoluşun zirvesini temsil ettiğini düşünmek normal olabilir. Okuldan ayrılır ayrılmaz, orada normal sayılanın elbette normal falan olmadığının farkında vardık. Eski sınıf arkadaşlarımızın aslında son derece geleneksel yani ukala bir biçimde kendi dar inançlarının neyin doğru ve değerli olduğu konusunda evrensel belirleyici olduğundan emin ve son derece yanılgı içinde olduklarını öğrendik.

Geleneksel düşünce kalıplarından çabuk etkilenebilmemizle ilgili asıl sorun okul kapılarının ötesinde de peşimizden gelebileceğidir. İşte, insanlar tatilin güneşli bir yerde yapılması gerektiğini sorgulamadan kabul ediyor olabilirler: eğer bir haftayı Hollanda’da gri bulut kümelerini izleyerek geçireceğimizi duyuracak olursak bizimle alay edip dalga geçebilirler. Ya da sosyal çevremizde Pazarları şirkette uzun bir öğle yemeği yemenin bir erdem göstergesi olduğu ve tek başına günlük tutarak vakit geçirmeyi tercih eden birinin açıkça tuhaf ve şüphe uyandıran biri olduğu konusunda güçlü bir fikir birliği olabilir.

Oysa aslında normalliğe dair pek çok fikir ne gerçekten evrensel ne de sorgulanamazdır. Birbiriyle hiç de uyuşmayan fikirlere sahip çok sayıda etkileyici insan bulabiliriz. 17. Yüzyıl Flemenk manzara ressamlarının eşliğinde gri bulutları izlemek başlıca erdemlerden biri olurdu. Balzac’ın, Baudelaire ya da Proust’un yakınlarında yaşasaydık bizim hafta sonunu yatakta düşünerek geçinme konusundaki acayip tercihimiz sorgulanmadan normal kabul edilirdi.

Anlamlı bir hayat arayışımız aslında normal olmayan normallik düşüncesi yüzünden ciddi şekilde raydan çıkabilir. Uyum sağlama kavramını terk etmek yerine kime uymak istediğimizi yaratıcılıkla yeniden şekillendrimemiz gerekir ve o kimseler en yakınımızdaki insanlar olmayabilir. Bizi komşularımızın engelleyici ve boğucu varsayımlarından kurtaracak kendi hayali toplumlarımızı yaratma cesaretini göstermeliyiz.

iii. Diğerkâmlık

Bizler bencilliğin taşıyabileceğimiz en kötü karakter özelliklerinden biri, açgözlülükle, her şeye hakkı olduğunu düşünmekle ve acımasızlıkla ilişkilendirilen bir davranış biçimi olduğu düşüncesine son derece uyum sağlarız. Yine de sahip olmamız gereken hayatlara sahip olamamamızın sebeplerinden bazıları tam tersi bir karakter özelliğinin fazlalığından kaynaklanır: bizim mağrur tevazuumuzdan, başkalarının arzularına karşı aceleci bir ilgiden, tehlikeli ve verimsiz bir bencillik yoksunluğundan.  

Risk altındayız çünkü bencilliğin iyi ve kötü biçimlerini birbirinden ayıramayız. İyi, arzu edilir bencillik belirli anlarda kendimize ve kendi tasalarımıza öncelik verme cesaretini içerir; başkalarını incitmek ya da reddetmek için değil, onlara uzun vadede daha derinlikli, daha sürdürülebilir ve bağlılık gösteren bir biçimde faydalı olabilmek için ihtiyaçlarımızı doğrudan ifade etme özgüvenidir. Öte yanda kötü bencillik daha iyi bir niyetle hareket etmez. Başkalarına en sonunda daha büyük bir yardım sunabilmek amacıyla kaynaklarını iyi kullanmak için değil yalnızca umursamadığı için yardım etmez.

Ne yazık ki, bu fark konusundaki kafa karışıklığından sarsılmış halde genellikle ihtiyaçlarımızı olması gerektiği kadar açıklıkla ifade edemez, özellikle yardım etmeye çalıştığımız insanlar için felaket verici sonuçlara yol açarız. İyi bir ebeveyn olmak için, her gün yalnız kendimize bir saat ayırmaya ihtiyacımız olabilir. Olaylar üzerinde kafa yormak için sıcak bir duşta uzunca vakit geçirmeye ihtiyaç duyuyor olabiliriz. Belki de çizim ya da klarnet dersleri almak gibi biraz daha lüks görünen bir şeye ihtiyacımız vardır. Fakat bu arzuların beklentilere ne kadar aykırı görünebildiklerini hissettiğimiz için taleplerimiz konusunda sessiz kalmaya ve dolayısıyla bize güvenen insanlara karşı gittikçe daha dağınık, kızgın ve alaycı olmaya mahkum oluruz. Bencillikten yoksun olmak bizi yavaş yavaş verimsiz olduğu kadar son derece geçimsiz insanlara dönüştürebilir.

Başka bir örneği ele alacak olursa, zihnimizin akşam yemeğinden hemen sonra en iyi şekilde çalıştığını keşfetmiş olsak da yemekten sonraki yirmi dakikayı birlikte mutfağı toplayarak geçirdiğimiz aile geleneğini biliriz. Bu noktada sıyrılmanın başkalarına çok bencil görüneceğini, alay edilip dışlanacağımız kabul ederiz ve böylece yerleri paspaslar, patates tenceresini yıkar ve şirketteki para akışını nasıl yeniden düzenleyeceğimizi düşünmek ya da konferansta yapacağımız konuşmanın provasını yapmak gibi uzun vadede sevdiklerimize içerlemiş ve bunalımlı ev içi çabalarımızdan çok daha fazla faydası olacak inisiyatifleri almayız. 

İyi bencillik başkaları için faydamızı en üst düzeye çıkarmak için neye ihtiyacımız olduğunu doğru bir şekilde anlayarak gelişir. Yeteneklerimizi geliştirmemiz, zihinlerimizi doğru çerçeveye oturtmamız, en faydalı güçlerimizi toplamamız ve düşüncelerimizle duygularımızı nihayet dünyaya yardımcı olabilecekleri şekilde düzenlememiz gerektiğini utanmadan sezebilmekten doğar. Kimi anlarda, görev bilinciyle gülümseyen ve sonra bir gün kindar, bitkin bir öfkeyle patlayan diğerkâm kişinin aksine, insanların yapmamızı istedikleri bazı şeyleri yapmaktan cayacağımızı ve bunu zamanında kibarca açıklamaktan vicdan azabı duymayacağımızı kabul ederiz. Nazik benciller olarak kötü kalpli bencillerle karıştırılabileceğimizi biliriz ama kendi samimiyetimize olan içten inancımız hedeflerimizi kendi bildiğimiz yoldan takip etmemiz için bizi sakinleştirir.

Burada ustalık, niyetlerimizin daha iyi elçileri olarak tembel ya da duygusuz olmadığımızı ama bizden beklenenleri bir süre yapmayarak onların ihtiyaçlarını daha iyi karşılayacağımızı etrafımızdakilere daha ikna edici bir şekilde iletmeyi öğrenmektir. Ancak yüzeysel bakıldığında iyi bir fikir gibi görünen bir şeyi yaparak, yani her zaman başkalarına öncelik vererek etrafımızdaki insanlar için bir bela olmaktan kaçınacağız.

iv. Ölümsüzlük

Haklı olarak korkunun iyi yaşanmış bir hayatın düşmanı olduğunu düşünürüz.  Fakat korku tam tersi ve daha yapıcı bir rol de oynayabilir: bizi daha anlamlı bir varoluşa sevk eden olumlu psikolojik güç olabilir.

Anlam arayışının önündeki en büyük engellerden biri önemli şeyleri bir yolunu bulup atlatmak için daha zamanımız olduğu hissidir. Anlam kaynaklarının nerede olduğunu fark etsek de onlara odaklanacak aciliyet duygusunu taşımayız çünkü onlarla yarın, ay sonunda ya da gelecek sene de uğraşabileceğimizi sanırız. Zamanın aslında sınırsız olduğuna dair çapraşık bir sanrımız vardır.

Korkunç ama kaçınılmaz ölümlülük gerçeğini kendimizden uzak tutmamız anlaşılabilir bir sebepten ötürüdür: varoluşumuzun kısalığıyla baş edemeyiz. Oysa bunu yaparak, hayatlarımıza hak ettiği gibi anlamlı bir yön vermeyi başaramayız. Daha yerel, küçük çaplı engellere teslim oluruz: bir şeyin bir miktar sıkıcı olabileceği endişesi; bir miktar aptal görünme korkusu; reddedilmenin acısı; uyum sağlayamamanın tuhaflığı; her zamanki yönde bir çaba daha göstermek zorunda olmanın sinir bozuculuğu. Zorlukları yüzünden zahmete değer şeylerde ısrarcı olmayız ve en sonunda yavaş yavaş kalan zamanımızı da mahvederiz.

Aradığımız daha anlamlı hayatların önündeki belirleyici bir bariyer de ölümsüz olabileceğimize dair tam biçimlenmemiş, gizli ve son derece tehlikeli bir şüphe duymamızdır. 

v: Hikaye Anlatma Sanatı

Keder ve yorgunluk anlarında geçen yıllara bakıp hayatımızın özünde anlamsız olduğunu hissetmek çok kolaydır. Ne kadar çok şeyin ters gittiğinin hesabını yaparız: ne çok hata yaptık; ne çok yerine getirilmemiş planımız ve hüsrana uğramış hayallerimiz olmuş. Karısının ölümünden sonra insanın nasıl da lanetli bir yaratık olduğunu acıyla haykıran çılgına dönmüş, talihsiz Macbeth gibi hissedebiliriz:

[İnsanoğlu...] ; zavallı bir kukla ki sahnede salınıp çırpınarak

Saatini dolduruyor, sonra bir daha adı duyulmuyor:

Bir aptalın anlattığı bir masal bu;

Sırf gürültü, patırtı; bir anlama geldiği de yok.

Shakespeare, Macbeth, Perde 5,  Sahne 5 (Çeviren: Orhan Burian)

Hiçbir yaşam yüksek derecede ‘gürültü patırtıdan’ kaçınamaz. Asıl soru ayrıca, hiçbir anlama gelmemesi de gerekip gerekmediğidir. Macbeth’in satırlarının da ipucunu verdiği gibi bu, kimin anlattığına bağlıdır. Shakespeare’in (kendi ifadesiyle) ‘aptalının’ ellerinde, bir hayatın öyküsü anlaşılamaz ve cesaret kırıcı bir zırvalamaya dönüşebilir. Fakat yeterli merhamet ve anlayış ile aynı malzemeden farklı ve çok daha anlamlı ve kurtarıcı bir şey yaratabiliriz.

Çok az insan kendi hayat öyküsünü kendini bilerek yazmıştır. Bu ünlülerle ve çok yaşlı insanlarla ilişkilendirdiğimiz bir görevdir ancak arka planda evrensel bir etkinliktir. Öykülerimizi yayımlamıyor olabiliriz ancak onları yine de kendi zihinlerimizde yazarız. Her gün kim olduğumuz, nereye gittiğimiz ve olayların neden böyle geliştiğine dair bir hikaye kurarız.

Pek çoğumuz bu hayat öykülerinin çarpıcı derecede acımasız bir üslupla yazarız. Başarılarımızı önemsiz gösterir, hatalarımız için kendimize kızar, kişiliğimizin yalnız olumsuz yanlarını görürüz. Avantajı hep karşı tarafa veririz. Tarafsız davrandığımız hissetsek de aslında son derece şiddetli bir hayali davanın provasını yapıyor gibi görünürüz.

Yine de yöntemlerimiz ya da hükümlerimiz konusunda gerekli olan hiçbir şey yoktur. Aynı gerçeklerden çok farklı, çok daha nazik ve daha dengeli öyküler anlatmanın yolları olabilir. İyi – yani adaletli ve makul– anlatıcılar, adaletsiz, taraflı ve özgüveni yok eden saldırgan satırları uzakta tutacak anlatım becerilerini sergilemeyi bilirler.

İlk olarak bu iyi anlatıcılar hayatların çok sayıda başarısızlık ve aşağılanma içerse de anlamlı olabileceğini kabul eder. Hatalar dönülmez yollar değil, faydalanılabilecek bilgi kaynaklarıdır ve daha etkili bir sonraki adım için rehber olarak kullanılır. Gürültü ve patırtı bizi son derece önemli kavrayışlara götürebilir.

İyi hikaye anlatıcısı hayatın ilk bakışta vakit kaybından başka bir şey değilmiş gibi görünen uzun bölümler içerse dahi anlamlı kalabileceğinin farkındadır. Meslek hayatımızda ne yapmak istediğimizi bilemeden, farklı işleri deneyerek, hiçbirinde karar kılamadan, ebeveynlerimizin sabrını sınayarak ve arkadaşlarımızın şüpheciliğine katlanarak on yılımızı harcamış olabiliriz. Kafamızı karıştıran ve bizi inciten başarısız ilişkiler atlatmış olabiliriz. Fakat bu deneyimlerin tümüyle anlamsız olarak görülmesi gerekmez. Deneme ve keşfetme bizim gelişimimiz ve olgunlaşmamızla yakından bağlantılı olabilir. Çalışma hayatındaki kimliğimizi anlamak için bir kariyer krizine ihtiyacımız vardı; kalbimizin derinlerine inmek için aşkta başarısız olmamız gerekiyordu. Tek seferde asla önemli bir yere varamayız. İlk eskizlerimizdeki hatalar için kendimizi affetmek zorundayız.

İyi bir hikaye anlatıcısı da her zaman bir kişinin hayatındaki negatif olaylardan sorumlu olan (yaygın izlenimlerin aksine) en az birkaç kişi olacağının farkındadır. Zaferlerimizin de yenilgilerimizin de asla tek faili biz değilizdir. Bu nedenle tüm suçu üstlenmek de en az tüm övgüyü üstlenmek kadar haksızdır (ve benmerkezlidir). Bazen, gerçekten bir başkasının ya da başka birisinin hatası olabilir: ekonominin, ebeveynlerimizin, hükümetin, düşmanlarımızın ya da sırf kötü şansın. Yaşadığımız tüm zorlukların yükünü kendi omuzlarımıza yüklememeliyiz. 

İyi anlatıcılar merhametlidir. Pek çok noktada, olacakları öngöremezdik. İstisnai bir akılsız değildik, tıpkı tüm insanlar gibi sınırlı bilgiye sahiptik, dünyayı duygularımızın durmak bilmeyen salınımı altındaki hatalı ve görüşü sınırlı zihinlerimizle yorumlamaya çalışıyorduk, kendi geçmişimizin yaralarını taşıyorduk ve ancak kısıtlı ölçüde mantık yürütebiliyor ve sakin kalabiliyorduk.

Son olarak, iyi anlatıcılar olayların, dünya çağında güçlü otoriteler tarafından tanınmasalar da anlamlı sayılabileceklerinin farkındadırlar. Kral dairesinde değil de bir çadırda tatil yapıyor olabiliriz, bir pop grubu yerine büyükannemizle vakit geçiriyor olabiliriz, şirket alıp satmak yerine çocuklara bir şeyler öğretiyor olabiliriz ve yine de meşru bir şekilde anlamlı bir hayat talep edebiliriz. Saygınlığa dair yanlış fikirlerin hayat öykülerimizde bizi gerçekten tatmin eden kısımlara odaklanmamıza engel olmasına izin vermemeliyiz.

Ölüm döşeklerimizde, pek çok şeyin iyi sonuçlanmadığını, gerçekleşmeyen hayallerimiz olduğunu, sevgimizin reddedildiğini, asla onarılamayan arkadaşlıklarımızı ve asla üstesinden gelemediğimiz felaketleri ister istemez bileceğiz. Fakat aynı zamanda bizi ayakta tutan değerler olduğunu, bazen izleyebildiğimiz daha yüce bir mantık olduğunu, acılara rağmen hayatlarımızın gürültü ve patırtıdan ibaret olmadığını; kendimizde, en azından bazı anlarda, hayatın anlamından gerçekten faydalandığımızı ve onu anladığımızı da bileceğiz.

.

 

 

 

 

Recent entries