Hayata adapte olmakta neden zorlaniyoruz?

Pek çok açıdan gerçek birer mühendislik harikası olan insan zihnine ve bedenine sıklıkla övgüler dizeriz. Haksız da sayılmayız; zira beynimiz, kesirli denklemler çözmeye, Fince’den Bengal diline tercüme yapmaya, La Traviata operasını icra etmeye kadirken bedenimiz Matterhorn’u ölçebilir, bir tenis topunu fileden öteye 263 kmh hızla fırlatabilir ve 100 yıl kadar hayatta kalmayı başarabilir. Tüm bu olağanüstü becerilere rağmen pek çok açıdan  kusurlarımız da vardır.

Hepimiz pek çok açıdan hiç de ideal olmayan bir evrimsel sürecin ürünüyüz. Anatomimiz lüzumsuz ya da işlevini yitirmiş organlarla dolu: Örneğin bize bel ağrılarından başka bir faydası olmayan kuyruğun bir kalıntısı olan kuyruk sokumumuza ihtiyacımız yok. Benzer şekilde yirmilik dişimize, erkek meme ucuna ya da apandisite de ihtiyacımız yok.

 hayat adapte olmak 1

Tıpkı bedenimizde olduğu gibi, zihnimizin de işlevini kaybetmiş pek çok yükü var. Satürn’ün hızını bulabilen ve bir sonattaki en ufak detayı fark edebilen beynimiz, varoluşun tekdüze gerçeklikleriyle cebelleşmekte zorlanıyor. Düzen, mantık, ahenk ve güzelliğe yönelik yoğun bir arayış kapasitesi taşımamıza rağmen günlük hayatın angaryalarına, karmaşa ve kaosuna katlanmakta zorlanabiliriz. Pek çoğumuzun iyi bir uyku çekememesinin sebebi budur.

Adaptasyon sorunu yaşadığımız meseleleri basitçe sıraladığımızda, aşağıdaki sonuçlarla karşılaşırız:

– Kendi kişisel geçmişlerimize karşı tuhaf denecek ölçüde hassas yaklaşırız. Pek çoğumuz geç yaşına rağmen çocukluk meselelerini aşamamıştır.

– Kendimize karşı faydasız ölçüde kaba olabiliriz. En kötü düşmanlarımıza bile kendimizden daha iyi davranırız.

– Kolayca panikleriz; dikkatimiz dağıtacak şeyler ararız ve kendimizi yorumlamak konusunda gereğinden fazla titiz olabiliriz. Hangi işi yapabileceğimizi, en iyi yönlerimiz nasıl ortaya çıkarabileceğimizi ve bizi neyin harekete geçirdiğini bulmak konusunda sıkıntı yaşarız.

 hayat adapte olmak 2

– Tehlike ihtimalleri söz konusu olduğunda gereğinden fazla telaşlanırken, hali hazırda sahip olduklarımızı görmezden geliriz. Gerçek tehlikeleri fark edemez, ödememiz gereken bedelleri doğru tespit edemeyiz.

– Başkalarının bizim hakkımızdaki görüşleri konusunda fazla kaygılıyızdır. Hala her bir dedikodunun büyük önem taşıdığı kabilelerde yaşıyormuş gibi davranır, bizi zerre kadar umursamayan yabancıların gözlerindeki imajımızı iyileştirmek için yıllar harcarız.

– Mutluluk şansımızı abartırız. Bunun doğal bir sonucu olarak da yaşadığımız hüsrana katlanmak zorunda kalırız. Hayalimizdeki kadar zengin olamama ya da mutlu bir evlilik yapmama ihtimalimizin ne kadar yüksek olduğunu kabul etme zarafetini gösteremez ve istatistiksel olarak son derece normal sayılan durumumuzun adaletsizliğine söylenip dururuz.

– Yemek, alkol, pornografi ve tüm gün koltukta oturmak gibi kısa vadeli hazlara bağımlı yaratıklarızdır.

– Diğer önceliklerimize kıyasla seksi çok sık düşünürüz.

– Ve son olarak, elbette mutsuz olmaya yazgılıyızdır. Biyolojimizin çok küçük bir kısmı mutlulukla alakalıdır. Huzursuz ve diken üstüne oluşumuz ise açıkça evrimsel bir avantajdır: Öyle ya, yeterince endişeli olmayanlar hep av olmuştur.

Sorunlu, adapte olamamış bedenlerimizle takviye gıdalar, egzersiz ve ilaçlar sayesinde bir nebze baş edebiliyoruz. Aynı ölçüde adaptasyon sorunu yaşayan zihinlerimizin de hayatla başa çıkabilmek için felsefe, terapi ve psikoloji bilimine sandığımızdan çok ihtiyacı olabilir.

 

Recent entries