GUVEN DUYGUSUNUN KOKENLERI UZERINE

Üzerine çok sık düşünmüyor ve başkalarıyla konuşmuyor olabiliriz ama konu meslek hayatımızda yüzleştiğimiz sorunlara tepki vermek olduğunda, bu konuda pek çoğumuzun kafasında dolanan sesler vardır. Zihnimizde, arzularımız ve başardıklarımız üzerine durmadan yorum yapan, mırıldanıp duran bir düşünce akıntısı vardır. Bu sesler bazen sıcak ve yüreklendiricidir; bizi daha fazla kuvvet bulmaya ya da bir inisiyatifi harekete geçirmeye teşvik ederler: “Neredeyse vardın, dayan”, “Seni alt etmelerine izin verme; dinlen, yarın yeni bir savaşa hazır olacaksın.” Yine de bazen, sesler daha acımasız ve daha kınayıcıdır; daha yenilmiş ve cezalandırıcı, panik içinde ve aşağılayıcı bir tonları vardır. Ne en iyi kavrayışlarımızı ne de en olgun kapasitemizi temsil ederler. Bunlar, doğamızın daha iyi olan yönüne ait sesler değildir. “Seni aptal, güçlüklerin üstesinden gelmenin yolunu bildiğini sandın.” “Sen her zaman kendinle ilgili gerçeklerden kaçtın...”

Kendimizle böyle müsamahasız şekilde konuşmak doğal hissettirebilir ama aynı durumda başka birinin zihninde çok daha farklı bir içsel monolog geçiyor ve o kişi, bunun sonucunda hedeflerine çok daha etkin bir biçimde ulaşıyor olabilir. Başarılı olmak, neticede, kritik bir seviyeye kadar bir güven meselesi, başarının bizim olmaması için hiçbir sebep olmadığına dair inançtır. Büyük başarılardan ne kadar çoğunun üstün yetenek ya da teknik bilgi becerinin değil; yalnızca, güven duygusu dediğimiz, ruhun o garip canlılığının bir sonucu olduğunu fark etmek kibrimizi kırar. Üstelik bu güven hissi sonuçta başka insanların bir zamanlar bize duydukları güvenin içselleştirilmiş bir versiyonundan daha fazlası değildir.  Bir iç ses her zaman, özümsediğimiz ve kendimize mal ettiğimiz, önceleri dışarıdan olan bir sestir. Pek de farkında olmadan, bebekliğimizden beri bizimle baş etmiş olan pek çok insanın seslerini içselleştirdik. Bir büyükannenin sevgi dolu, bağışlayıcı sesini, bir babanın telaşsız bakış açısını, bir annenin mizah dolu metanetini özümsemiş olabiliriz. Fakat bu yolda, yorgun ya da kızgın bir ebeveynin ses tonunu, bizi kontrol altına almaya kararlı bir kardeşin göz dağı veren tehditlerini, memnun etmenin imkansız olduğu bir öğretmen ya da okul bahçesindeki bir zorbayı da özümsemiş olabiliriz. Böyle faydasız sesleri özümsedik çünkü geçmişteki belli başlı kilit anlarda bu sesler kulağa çok ikna edici ve kaçınılmaz gelmişti. Mesajları dünyamızın öyle bir parçasıydı ki kendi düşünce biçimimize saplanıp kaldılar.

Sevebileceğimiz bir meslek dalında uzmanlaşmak iç seslerimizle uzlaşmayı da gerektirir. Karakteristik bir şekilde zihnimizde en çok iş gören sesleri, bize ne söylediklerini ve nereden gelmiş olabileceklerini ayırt etmemiz gerekir. Sesleri dinlememiz ve daha az yararlı olan bazılarını atmamız gerekir. Bunun için, ağırladığımız seslerle ilgili bir seçimimiz olduğunu kendimize hatırlatmakta fayda vardır. Kendimizle konuşma biçimimizin daha bilinçli hale geldiğinden, daha az kaza ürünü olduğundan ve bundan böyle karşı karşıya kaldığımız zorluklara karşılık olarak kullandığımız tonu planladığımızdan emin olmalıyız. Kendimizle konuşma biçimimizi iyileştirmek, aynı derecede ikna edici ve güven sahibi ama aynı zamanda faydalı ve yapıcı alternatif iç seslerle karşılaşmak ve onları hayal etmek demektir. Bunlar bir arkadaşın, bir terapistin ya da bir yazarın sesleri olabilir. Böyle sesleri yeterince sık ve yeterince aldatıcı sorunlar hakkında duymalıyız ki bize doğal tepkiler gibi gelmeye başlasınlar, böylece, en sonunda kendimize söylediğimiz şeyler gibi hissettirmeye başlayacaklar, bizim kendi düşüncelerimiz haline geleceklerdir.

En iyi iç ses türü bizimle nazik, düşünceli ve acelesiz bir biçimde konuşandır. Sanki uzun bir ömür sürmüş ve pek çok zorluk yaşamış ama onlar tarafından örselenmemiş ya da paniklememiş biri tarafından, halden anlayan bir kol omzumuza dolanıyormuş gibi hissettirmelidir. Bu konuşmacı acele etmemiş, zorluklar arasında yavaş yavaş ilerleme kaydetmiş ve en sonunda ya başarılı olmuş ya da kendinden nefret etmeden başarısızlığı kabul etmiş birisi olacaktır. İş hayatında bazı küçük düşme durumlarında, karşılaştığımız zorlukların bizi sevgiden haklı olarak mahrum bıraktığı hissi pek çoğumuzda vardır. Başarıyı empatiden ayıran bir sesi işin içine katmamız gerekir: bize yenildiğimizde bile şefkate değer olabileceğimizi ve kazanan olmanın kimliğimizin yalnızca bir parçası ve o kadar da önemli olmayan bir parçası olduğunu hatırlatan bir ses.

Bu, geleneksel olarak annenin sesidir ama ayrıca bir sevgiliye, sevdiğimiz bir şaire ya da iş yerindeki stres hakkında annesi ya da babasıyla sohbet eden dokuz yaşında bir çocuğa da ait olabilir. Bu, başarıdan bağımsız olarak, sizi siz olduğunuz için seven birinin sesidir. Pek çoğumuz sinirli insanların etrafında büyüdük: Park cezası makbuzunu bulamadıkları anda öfkeye kapılan ve tabi ki nispeten küçük idari aksilikler (elektrik faturası gibi) yüzünden yerle bir olan insanlar. Bu insanların kendilerine inançları yoktu ve bu yüzden - bize zarar verme niyetinde olmasalar da - bizim kabiliyetlerimiz konusunda da pek inanç sahibi olamadılar. Ne zaman bir sınavımız olsa, bizden çok daha fazla endişeye kapıldılar. Dışarı çıkarken yeterince sıkı giyinip giyinmediğimizi defalarca sordular. Arkadaşlarımız ve öğretmenlerimiz konusunda endişelendiler. Tatilin bir felakete dönüşeceği konusunda emindiler.

Şimdi bu sesler bize mal oldular ve neler yapabileceğimiz konusunda doğru bir yargıya varma kapasitemizi gölgeliyorlar. Usdışı korku ve kırılganlığın seslerini içselleştirdik. Belli başlı anlarda, kontrolden çıkan korkularımızı durdurabilen ve panik cereyanının bizden gizlediği, içimizde saklı olan kuvveti hatırlatabilen alternatif bir sese ihtiyaç duyarız. Kafalarımız geniş, mağara gibi alanlardır; bugüne dek tanıdığımız tüm insanların seslerini içerirler. Faydasız olanları susturmayı ve meslek hayatlarımızdaki zorluklarda bizi yönlendirmesine gerçekten ihtiyaç duyduğumuz seslere odaklanmayı öğrenmemiz gerekir.

Recent entries