EVDE OTURMANIN AVANTAJLARI

 

Gece geç saatte yatakta uzanırken ya da istasyonda metro beklerken, bize çok daha iyi hissettirecek bir yerde olmayı hayal ederiz: Belki Hindistan’ın batı kıyısındaki Goa kumsallarında, Venedik’te kanalın yanında sakin bir restoranda, California’da Big Sur yakınlarındaki bir otoyolda ya da belki de İskoçya’nın en kuzeyindeki Faroe Adalarında. Seyahat etme arzusu, neredeyse her zaman, bir ya da iki resimle kıvılcımlanır:  Zihnimizde beliren ve bir mekana dair en çekici şeyleri bir arada sunan bir avuç fotoğraf. Saatlerce süren ve neredeyse küçük bir servete mal olan bir gezinti, zihnimizde beliren bir ya da iki kartpostal görüntüsü kadar küçük ve üzerine düşünülmemiş bir şeyle başlayabilir.

Elbette, bir manzaranın gerçeğinin; oraya gitmemize vesile olan, gelip geçici zihinsel bir imgeden daha güzel olacağı inancıyla seyahat ederiz. Fakat zihinlerimizin çalışma biçimi, bavul hazırlamaya başlamadan önce iyi bir araştırma yapmamızı gerektirir: Zihinsel imgeler anlıktır. Yani, en iyi ihtimalle üç saniye sürer. Biz bir manzarayı hatırlarken, bir film değil, çok daha kısa ve pek çok açıdan daha fazla detaydan fedakarlık eden bir araç, yani bir fotoğraf hayal ederiz. Oysa, hiçbir zaman bir yerde sadece bir an için kalmayız ve bu acımasız gerçek tek başına, bizi evden çok uzaklara götüren umudun baltalayıcısı olabilir. Sinemada kullanılan şu olguyu hepimiz gayet iyi biliriz. Bir hikayenin ilerleyişinde, ekran, kayalıklı bir buruna çarpan okyanus dalgalarının görkemli görüntüsüyle dolar. Böylesi bir ihtişam karşısında arzuyla iç çekebiliriz. Fakat eğer kamera bu sahnede takılı kalırsa, gerilmeye başlayabiliriz. Birkaç saniyelik süre için muhteşem olan bir şey, yarım dakika sonrasında tam anlamıyla delirtici bir hale gelebilir. İki dakika sonrasında ise, koltuklarımızdan kalkmaya hazır hale gelecek kadar rahatsız olabiliriz. Bizim kadir bilmezliğimizden ya da yüzeysel olmamızdan kaynaklanmaz bu durum. Güzelliği çabucak kendimize katarız ve sonra yolumuza devam etmek isteriz. Güzellik zekice bir espri gibidir: Kahkahamızı atarız, fakat komik olan unsurun sürekli olarak tekrarlamasına ihtiyaç duymayız. Bizi seyahat etmeye yönelten, zihnimizde beliren o güzel fotoğraflar, özünde, herhangi bir yerde esas olarak karşılaştığımız şeylerin fazlasıyla düzeltilmiş bir versiyonudur. Eninde sonunda bu resimleri gerçekten görürüz. Fakat aynı zamanda başka pek çok şey, çok daha acı verici ve sıkıcı, keyif kaçırıcı ya da oldukça sıradan şeyler de görürüz: önümüzdeki lekeli uçak koltuğunun saatler süren görüntüsü, taksi şoförünün ensesi, ucuz otelin duvarı, ufak bir restoranın duvarındaki çerçeveli Marilyn Monroe fotoğrafı…

Dahası, objektifte her zaman, varmak için yola çıktığımız nokta ile bizim aramızda başka bir şey daha olacak: En başta evden ayrışmış olma amacımızı tamamıyla küçümseyecek kadar baskıcı ve düzenbaz bir şey, yani kendimiz. Kaçınılmaz bir hata olarak, keyfini çıkarmak istediğimiz her yere kendimizi de götürmek zorundayız. Bu da, bizi gün be gün katlanılmaz derecede sorunlu kılan zihinsel yüklerin büyük çoğunluğunu da yanımızda götürmek anlamına gelecek: Tüm kaygılarımızı, pişmanlıklarımızı, kafa karışıklıklarımızı, suçluluklarımızı, rahatsızlıklarımızı ve ümitsizliğimizi. Benliğimizin bu yapışkan lekelerinden hiçbiri, biz evden uzağa bir geziyi hayal ederken orada değildir. Hayal dünyamızda, lekesiz görüntülerin tadını çıkarabiliriz. Fakat tam orada, altın tapınağın ayakları dibinde ya da çam ormanlarıyla kaplı dağın zirvesindeyken, manzarayla aramıza giren çok fazla ‘biz’ olduğunu fark ederiz. Kendimizi de götürmek gibi kaçınılmaz bir alışkanlık yüzünden seyahatlerimizi mahvederiz. Burada trajikomik bir ironi söz konusu: Kendimizi fiziksel olarak bir noktaya götürmenin gerektirdiği dev iş gücü, bizi, aramakta olduğumuz şeyin özüne hiç yaklaştırmayabilir. Havayolları, otel zincirleri ve seyahat dergileri, ideal bir konumu düşleyişimiz sırasında aldığımız hazzın, herhangi bir mekanın bize sunabileceğinden çok daha iyi olduğunu bize asla söylememek için söz birliği etmişlerdir. 

Recent entries