Eglenceyi Ciddiye Almak

Konu işimiz olduğunda neredeyse hepimiz son derece stratejik ve özenli davranırız. Yeteneklerimizi ve fırsatlarımızı keşfetmek adına çokça düşünür, eğitimimize uzun yıllar (ve bir servet) harcar, kariyer basamaklarını hızla tırmanmak için olağanüstü bir enerji (ve en genç zamanlarımızı) feda eder, rakiplerimizin ilerleyişini dikkatli ve biraz da kıskanç bir gözle takip ederiz.

 eglenceyi ciddiye almak 1

 

Buna karşılık ‘boş vakit’ diye nitelendirdiğimiz, dinlenmek ve eğlenmek için ayrılan zamanımızın daha basit olmasını bekleriz. Varoluşumuzun bu kısmının karmaşık olmasını istemeyiz. Yalnızca rahatlamak ve eğlenmek istediğimiz bu vakitte önümüze çıkan tek engelin para ve zaman olabileceğini düşünürüz. Hevesli ve şüphecilikten uzak bir tutum takınırız ve dikkatli bir incelemeye tabi tutma gereği hissetmeden tüm önerileri kabul etmeye yatkın oluruz. Bazen üzerine çok da düşünmeden kendimizi bir su parkında ya da bir barbekü partisine ev sahipliği ederken buluruz.

Oysa bu özensizliğin gerçek bedelini gözden kaçırırız. Aslında uzun uzun düşünmemiz gereken bir konuda gelişigüzel davranmakta ısrar ettiğimiz için hayattan alabileceğimizden daha azını aldığımızı unuturuz. Mantığa ve bağımsız düşüncemize kulak vermemiz gereken bir konuda kulaktan dolma fikirlerin ve muğlak sezgilerimizin bizi yönlendirmesine izin veririz. Eğlenme hakkımızı yeterince ciddiye almadığımız için sandığımızdan çok daha fazla zarar görürüz. Üstelik bunun sebebi bireyselliğimizden bihaber olmamız değildir: yalnızca başkaları için işe yarayan bir şeyin bizim için de işe yarayacağını zannederiz. Biricikliğimizi hesaba katmak kolay kolay aklımıza gelmez.

Bu alandaki umursamazlığımızın çaresini beklemediğimiz bir alanda bulabiliriz: sanat tarihinde. Büyük sanatçı dediğimiz kişi aslında her şeyden önce eğlencesini ciddiye almayı öğrenmiştir. Çoğu genç sanatçı bundan mahrumdur. Sanata gönül vermiş olsalar da son derece bireysel bir geçmişe, algıya ve karaktere dayanan eşsiz bir insan olarak bilhassa kendilerinin neden hoşlandığı konusunda yeterince derinleşmezler. Bu nedenle deneyimsiz bir sanatçının en temel özelliği türetilmişliktir: yani sanatı yakın çevresindeki ve yaşadığı dönemdeki başka herkesin nelerden hoşlandığını ve neler yaptığını yansıtır. Eğlencesini ciddiye alma kapasitesini henüz kazanamamış birinin sanatıdır.

Örneğin, İsviçreli sanatçı Alberto Giacometti’nin kariyerini ele alalım. 1901’de Graubunden kantonunda doğdu ve Geneva Güzel Sanatlar Okuluna başladı. İlk küçük işleri dönemin hakim etkilerini yansıtıyordu: bilhassa İtalyan sanatçı Segantini’nin ve İzlenimci ekolün, özellikle de Manet ve Fantin-Latour’un çalışmalarını. İlk akla gelenler kız kardeşi Ottilia’nın portresi ve Sils nehri ve çevresindeki dağların manzaralarıdır. Bu yapıtlarda elbette haz verici yönler var, ancak  bu yaratıcısının kişiliğinin derinliklerine inen köklerden yoksun bir haz.

 eglenceyi ciddiye almak 2 

Alberto Giacometti, Ottilia, 1920

 

 eglenceyi ciddiye almak 3

Alberto Giacometti, View on the Sils Lake Towards Piz Lizun, 1920

 

Giacometti İsviçre’den ayrılarak Paris’e yerleşti, ailesiyle ilişkisini kesti, kim olduğu üzerine derin derin düşünmeye başladı ve sonunda bugün bildiğimiz o büyük sanatçı, kendimizde daha önce açıkça fark edemediğimiz bir özlem ve yalnızlık duygusunu bize fısıldayan büyüleyici ve eşsiz uzun figüratif heykellerin yaratıcısı olarak yeniden ortaya çıktı.

 

eglenceyi ciddiye almak 4 

Alberto Giacometti, Man Pointing, 1947

 

Bu anlamda bir sanatçı olmak esasında bir teknik keşifle alakalı değildir; kim olduğumuza sadık kalabilme gücüyle alakalıdır.

Çoğumuz sanatla uğraşmıyoruz ancak hepimiz, tıpkı bir sanatçının yapması gerektiği gibi, kendimizi tanıma ve bir şeylerden keyif alma uğraşıyla haşır neşiriz. Hayatımızın büyük bir kısmında herkes gibi biri olabileceğimizi sanırız. Oysa zamanla, tabi eğer şanslıysak, özel olarak bize keyif veren şeylerin (bu ister doğa olsun, ister kitaplar, filmler, akşam yemekleri, kıyafetler, seyahat ya da bahçecilik vb.) bireyselliğimizin izini ve bize özgü bir tınıyı taşıdığını görmeye başlarız. İlişkili olabilecek bir örnekten faydalanmak gerekirse, hepimiz kendi fetişimizi keşfederiz. Büyük bir sanatçı bir acemi için ne ise cinsel fetişi olan kişi de sıradan bir sevgili için odur: her ikisi de bilhassa kendisinin neden hoşlandığını iyi bilen ve de az görülen bir sadakat ve azimle ona tutunan biridir. Çoğumuz iyi bir cinsel hayatı nelerin oluşturduğu konusunda genel önerilere uyum sağlasak da fetişi olan kişi kendi eğilimlerinin farkına varır. Belirli bir çiçekli malzemeyi ya da bir deri saat kayışını, suyun sesini ya da bir altın zincirin bıraktığı hissi, bir çift çorabı ya da siyah monogramlı bir evrak çantasını sevebileceğini fark eder. Fetişi olan kişi, ana akımdan ayrı olduğunda bile, hatta bilhassa o zamanlarda, kendi zevkini inatla savunması bakımından büyük bir sanatçıyla kıyaslanabilir. Bu anlamda akla gelenlerden biri de Le Corbusier’nin tasarımın getireceği tüm zorluklara ya da müşterilerin itirazlarına rağmen tasarladığı yapılara rampalar dahil etme konusundaki bağlılığıdır. Bir kişinin partnerinden yatak odasına girmeden önce bir çift beyaz soket çorap giyip gelmesini isteme cesaretini göstermesi de bundan farklı değildir. Büyük fetişistler, tıpkı büyük sanatçılar gibi, detayların, mutluluğu elde etmekteki gücünün farkına varan kişilerdir.

 

eglenceyi ciddiye almak 5 

 

 eglenceyi ciddiye almak 6

Detayların bizi mutlu etme gücü

 

Bu örneklerin aksine çoğumuz hoşumuza giden şeyler konusunda son derece muhafazakarız. Kendi keşiflerimizi öne çıkarma cesaretini gösteremiyoruz. Bu yüzden boş vakitlerimizde yaptıklarımız cesaret kırıcı bir tekdüzelik taşıyor. Kayak yapmaya gidiyoruz çünkü bunun eğlenceli olması gerektiğini duyuyoruz. Akşam yemeğine arkadaşlarımızı çağırıp, başka herkesin konuştuğu konular konuşuyor ve başlangıç olarak kavun ikram ediyoruz. Hafta sonlarımız aşağı yukarı meslektaşlarımızınkine benzer şekilde geçiyor. Kendimize özgü arzularımızı ve yoğun heyecanlarımızı hiç keşfedemediğimiz bir ömrü trajik bir şekilde tüketiyoruz.

Bundan kurtulmak için sanatsal atılımlara benzer bir süreçten geçmemiz gerekiyor. Boş vakit aktivitelerimizin tamamında tuhaflıklara ve garipliklere açık olmalıyız. Kendi Çobanyıldızı’mız olsaydık, yalnızca kendimizi referans alsaydık bir akşam yemeği partisi nasıl bir şey olurdu? Ne yerdik? Nelerden konuşurduk? Nereye otururduk? Birkaç on yıl içerisinde ölmüş ve neredeyse hiç var olmamış gibi olacak olan biz, geçmişte nelerden hoşlanmıştık ve gelecekte bunları yeniden yaratabilir miyiz? Sırf bizim zevklerimize ve eğilimlerimize göre belirlenmiş bir tatil nasıl olurdu? Standart turist rehberlerinin hangi kısımlarından kurtulmak isterdik? Şimdiye dek sahipsiz kalmış ya da suçlulukla özdeşleşmiş zevklerimizi nasıl yeniden odağımız haline getirebilir ve gündelik hayatımıza katabiliriz?

 eglenceyi ciddiye almak 7

 

Bencil olduğumuz ve toplumun iyiliği için kendi menfaatlerimizden vazgeçmemiz gerektiği düşüncesi o kadar sık aklımıza sokulur ki çok daha korkutucu bir olasılığı gözden kaçırırız: pek çok alanda yeterince bencil değiliz. Kendi kırılgan, sıra dışı ve az bulunur doğamıza gerektiği gibi dikkat göstermeyi başaramayız. Heyecan duyduğumuz şeyleri doğrudan dışa vuramayız. Hafta sonlarımızı ve boş zamanlarımızı benliğimizin izini sürmeye ayırmayız. Partnerimizden bizi içimizden geldiği şekilde baştan çıkarmasını talep etmeyiz. Kibarlık ve tuhaf görünme korkusuyla kendi biricikliğimizi öldürüyoruz. Kısa hayatlarımızı imkansız bir idealin peşinde koşarak, herkese benzemeye çalışarak harcıyoruz.

 

Bağımsız ve keyifli bir benlik geliştirmek için:

Ne yemeyi seversiniz? Hangi sırada, nasıl ve ne zamanlar?

Nelerden konuşmayı seversiniz ve nelerden çok sıkılırsınız?

Nereye seyahat etmek istersiniz? Ve neleri yalnızca suçluluk duyduğunuz için yapmaya devam ediyorsunuz?

Neler okumaktan hoşlanırsınız?

Kısa ömrünüzde, siz, yatakta nelerden hoşlanırsınız?

Kimi bir daha hiç görmek istemiyorsunuz?

Yalnızca beş hafta sonunuz kalmış olsaydı ne yapmak isterdiniz?

 

Recent entries