Acik Sözlülük Sanati

Hem psikolojik hem de politik bir düzlemde, dolaylı olmayı pekiştiren bir geçmişe sahibiz. Yalnızca birkaç nesil önce neredeyse hepimiz önceliğimizin sessiz ve kurnaz olmayı gerektirdiği son derece otoriter rejimlerin altında yaşıyorduk. Açık sözlü olmamak bir hayat memat meselesiydi. İmparatora duyduğunuz gerçek hisleri dile getiremezdiniz: İçinizden geçenler feodal bir lordun umurunda olmazdı. Bu yüzden tiranlık yapan patronun yakınlarındayken söylediklerinize dikkat etmeyi öğrenmeniz gerekirdi. 

Bunun yanı sıra, psikolojik bir düzlemde de deneyimimizi gizlememiz yönünde bizi eğiten yetişkinler ve çocuk arasındaki muazzam statü farkı her çocukluğa damgasını vurur. Yetişkinlerin müthiş gücüne maruz kalan çaresiz çocuklar olarak hayata başlıyoruz. Hayatta bize 30 yıl fark atmış, her şeyi biliyor gibi görünen, televizyon kumandasının ve bilgisayarının kontrolünü elinde tutan ve de nasıl biri olmamız gerektiğine dair son derece kesin bir fikre sahip olan birinin karşısında sesimizi çıkarabilmek pek de kolay değildir. Yetişkinler kalplerinde bizim için en iyisini istiyor olsalar da cezalandırılmaktan korkmadan ihtiyaçlarımızı serbestçe ifade edebileceğimiz koşulları her zaman sağlayamazlar: açık sözlü olma sanatını her zaman öğretemezler. Belki de çocukluğumuzda temel bakımımızı verenler doğamızda olmayan ölçüde ‘iyi’ davranmamız beklentisi içindelerdi ya da belki de bağımsızlığımızı ortaya koyan sinyaller onları fazlaca endişelendiriyordu. Sorunlu görülen davranışların katı bir disiplinle ortadan kaldırıldığı ailelere kıyasla ne  hissettiğinizi açıkça söyleyebilmenin bir erdem olarak görüldüğü aileler günümüzde hala son derece ender görülüyor. 

Böylece duygularımızı içe atmakta, sorunların etrafından dolaşmakta, hissettiklerimizi ya da bizi rahatsız eden şeyleri söyleyememekte ya da kendimizden emin bir şekilde sorunlarımızı kesin, sakin, ikna edici ve olgun bir şekilde ifade etmektense öfkeden deliye dönmek ya da surat asmakta uzmanlaşıyoruz. 

Sessizliğimiz ve savunmalarımız kötü biri oluşumuzdan değil kendi iç sesimizi ciddiye almayışımızdan kaynaklanıyor. Çünkü aslında içeride bir yerlerde hala tiranların altındaki köylüler ya da ebeveynlerinin karşısındaki çocuklar gibi hissediyoruz. İyi bir işbirliğinin en büyük düşmanı içimize işlemiş olan düşük öz saygımız. 

Olgunlaşmak için yeterli bir öz-sevgi, esneklik ve dayanıklılık kapasitesi geliştirmeye ihtiyacımız var: kendimizi var etmeye, duyulmaya ve konuşmaya hakkımız olduğunu, dürüst davranırsak karşılaşabileceğimiz sonuçlarla başa çıkabilecek güce sahip olduğumuzu hissetmeliyiz. Başka birinin hoşuna gitmeyen bir şey yapsak da hayatta kalacağımız hissini benimsemeliyiz. Açık sözlü olamamak bir günah değil; erken dönemde yaşadığımız kırılganlık dolayısıyla daha dolaylı iletişim yollarına mecbur kalmamızın doğal bir sonucu. Oysa artık birer yetişkiniz, hayal kırıklığı karşısında hayatta kalabilir, dayanılmaz gelen durumlar karşısında hayatımıza devam edebiliriz. Artık ebeveynlerimiz bize bakmaktan vazgeçer diye korkarak zorla dize getirilen çocuklar değiliz. Seçeneklerimiz var. Kendi hayatta kalma becerilerimizi biraz daha gözden geçirebiliriz. Arındırıcı bir yüzleşme uğruna hoşa gitmeme riskine katlanabiliriz. İçsel esnekliğimizi ve dayanıklılığımızı artıracak zihinsel egzersizler yapmalıyız: 

İşten atılabilirim ama başka bir iş bulacağım

Beni burada sevmeyebilirler ama bana daha olumlu yanıt verecek başka yerler olacak.

Hissettiğim şey her zaman kötü ya da tuhaf olmak zorunda değil: duyulmayı hak ediyor.

Zamanında yeterince yüksek sesle duyamadığımız bazı faydalı ve önemli şeyleri kendimize söylemeliyiz:

Ne olursa olsun, her şey yoluna girecek.

… olsa bile seni sevmeye devam edeceğiz

Dünyada omuzlarımız gergin, gözlerimiz yorgun dolaştığımız yeter. Utanmamızı gerektiren hiçbir şey yok. Geçmişten gelen seslerle yorgunluğa ve korkuya battığımız anlarda bizi çekip çıkaracak bir özgüvenin sesinden faydalanabilmeliyiz.

 

Recent entries